1300 METREDE ZEUS TAPINAĞI: UZUNCABURÇ

0 Yorum

Uzun yola çıktığım vakitlerde veya gittiğim her hangi bir yerde kahverengi tabelaları yani tarihi yerleri ve o yerlerin hikâyelerini keşfetmeyi severim. Tarihi alanların ve geçmişten günümüze uzanan yaşam öykülerinin köprüleridir bu kahverengi tabelalar. Bu defa yolum Mersin’in Silifke ilçesine bağlı, Uzuncaburç yaylasına düştü. Yerli Yörük halkın tam 1200 metre yükseklikteki yaylada tarih ve doğayla muhteşem bir uyum içinde nesillerce nasıl yaşadıklarına şahit olmakla birlikte, sessiz ama çok şey anlatan tarihi eserlere ‘kayalara, taşlara’ tercüman olabilecek, Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencileri ve naif hocaları Doç.Dr. Ümit Aydınoğlu ile tanıştım. Gezim daha da renklendi. Ümit hoca, iki tarafın da hazırlıksız olduğu röportaj teklifimi sağolsun, geri çevirmedi. Öyle ya bilgi paylaşıldıkça güzel…

Röportaj: Özlem Doğan

ÖZLEM DOĞAN (ÖD) : Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

ÜMİT AYDINOĞLU (Ü.A.): Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde görev yapıyorum. Uzun zamandır da Kültür Bakanlığı ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile birlikte, Erdemli ve Silifke bölgesinin arkeolojik araştırmalarını sürdürüyorum. Aynı zamanda bölgede birkaç kazı birden yürütüyorum. Bu yıl itibari ile de Uzuncaburç’ta, Cumhurbaşkanlığı kararıyla kalıcı bir kazı yürütmeye başladık.

TOPRAĞI İŞLEMEYE YÖNELİK BİR KÖLELİK SİSTEMİ VAR

Ö.D :Projeniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Ü.A: Burası çok büyük bir antik kent. Bizim 3.yüzyıl Helenistik dönem diye adlandırdığımız dönemden itibaren, burası bölgenin başkenti ve özel bir bölge. “Rahip Kralla” diye adlandırdığımız bir krallık var burada. Onların bütün bölgeyi yönettikleri başkentleri ve aynı zamanda dini merkezleri burası. Dini merkezden kastım şu; Helenistik dönem için Hac merkezi. Burada, bölgenin baş tanrısı Zeus Olbios yani “Dağ Tanrısı Zeus” adında bir tapınak var. Birçok sütunu ayakta kalmış. Çok önemli bir yapı. Sadece bölge için değil Anadolu Arkeolojisi için, Dünya Arkeolojisi için de. Dünya Arkeolojisi; çünkü bazı özellikleri açısından o yapı birçok erken uygulamanın Anadolu’daki örneklerini gösteriyor. Üstelik iyi korunmuş durumda. Büyük bir Temonos’la ‘Kutsal Alanla’ birlikte. Bu sistem şöyle işliyor: Bir Rahip Krallık bölgenin tüm tapınaklarına hâkim ve Rahip Krala bağlı bir kölelik sistemi var. Ama bugün ki düşündüğümüz anlamda bir kölelik sistemi değil. Toprağı işlemeye yönelik bir kölelik sistemi.

Ö.D: Tarıma yönelik yani.

Ü.A: Tarımsal, kırsal anlamda bir sistem. Bu krallık, dönemin egemen güçlerine karşı, Büyük İskender’in generalleriyle birlikte işbirliği yapıp, bu bölgede egemenliğini birkaç yüzyıl boyunca devam ettiriyor. Bu kenti de onlar kuruyorlar. Burada bir de onlara ait kule var. İdari merkez olarak beş katlı ve yirmi küsur metrelik bir yapı. Çok iyi korunmuş durumda, o dönem için Anadolu’da neredeyse örneği yok böyle bir yapının. Bir de Helenistik döneme ait anıt mezar var. Piramidal çatılı erken bir yapı. Bu kent, bu kadar önemli bir konumdayken, Roma’nın Anadolu’yu işgali ile birlikte karakter değiştiriyor. Roma burayı daha da görkemli hale getiriyor. Sütunlu caddeler, sütunlu caddelerin kenarına anıtsal çeşmeler, görkemli giriş kapıları ekliyor. Kentin birkaç tane giriş kapısı var.

Ö.D: Kent tahmini olarak ne kadarlık bir bölgeyi kapsıyor?

Ü.A: Surun içinde kalan bölge buradaki yapıları alıyor. Yaklaşık beş yüz metreye, beş yüz metrelik bir alan ama bu sur içi tabi. Yani teknik olarak kentin korunaklı alanı ama kent hiçbir zaman bunun içinde kalmıyor.

UZUNCABURÇ; ZENGİN BİR NEKROPOLE SAHİP

Ö.D: Buraya gelirken yol üzerinde çok dağınık yerlerde olağanüstü yapılar gördük. Bu kent ile bağlantılı mı bu yapılar?

Ü.A: Tabi hepsi bunun içinde. Surun dışında da yaşam alanları var.

Ö.D: Uzuncaburç’a yaklaşık 30 hatta 40 km bir alan içerisinde oldukça fazla yapı var.

Ü.A: Hinterlandıyla birlikte öyle olabilir ama kent merkezi olarak aldığımız zaman o kadar geniş değil, birkaç kilometrelik alana yayılan bir kent. Ama şu da var; surun dışından itibaren kentin nekropolleri yani ‘ölüler kenti’ mezarlıkları yayılmaya başlar. Mesela Uzuncaburç; buranın dini idari merkezi olduğu için o kadar zengin bir nekropole sahip . Birden fazla nekropol var. Binlerce mezar var. Ve hepsi görkem açısından birbirinden zengin. Torosların bu kadar yüksek bir seviyesinde beklenmedik bir şey. Sahildeki kentlerde deniz ticaretiyle beraber alırsınız bu zenginliği, görürsünüz, takip edersiniz. Ama 1200-1300 metrelerde ve aşağıdan 30 kilometre içerde antik dönem için ciddi bir mesafedir bu. Bu kadar zenginliği göremezsiniz.

Ö.D: Deniz seviyesi daha yüksek olabilir mi o dönemlerde?

Ü.A: Hayır. Deniz seviyesini kalıntılardan takip edebiliyoruz.

Ö.D: O kalıntılar mesela Kız Kalesi gibi aynı dönem mi yoksa daha eski yapılar mı?

Ü.A: Kız Kalesi buranın Roma dönemi ile birlikte bir yerleşim ya da helenistiğin sonuna ait bir yerleşim. Sınırı belli deniz çok değişmemiş.

ADAM KAYALAR ÖZEL BİR YERLEŞİM

Ö.D: “Adam Kayalar” diye adlandırılan bir bölge var. Orası da oldukça yükseğe kurulmuş bir yer. Uzuncaburç ile bir bağlantısı var mı?

Ü.A: Adam Kayalar da özel bir yerleşim. Bölgedeki kırsal yerleşimlerden biri. Şöyle bir özelliği var; burası Rahip Kralların başkenti. Krallar, buradaki gibi bütün bölgeye kuleler yapıyorlar. Buradaki tüm toprakları kontrol edebilsinler, korsan işgaline karşı topraklarını koruyabilsinler. Adam Kayalar aslında ilk kuruluşu bir kule ve kale yerleşim. Denizden Kız Kalesinden gelebilecek tehdidi ilk tespit etmeye yönelik bir yerleşim. Fakat o kadar güzel bir yer ki; sonra ki dönemlerde, kurulduğu dönemlerden başlayıp, Roma’nın içlerine kadar orası hep kutsal alan olarak kullanılıyor ve çok sayıda kabartma yapılarak, mezar yapılarak kullanımı devam ediyor. Çünkü aynı zamanda içi vadi yolu. Vadiden gelen ziyaretçiler o kabartmaları görüyor. Antik dönemin böyle bir propagandası var.

ÜÇ BİN KİŞİLİK TİYATRO

Ö.D: Uzuncaburç’a girişte çok görkemli bir tiyatro gördük.

Ü.A: Buranın iyi korunmuş ve en görkemli yapılarından bir yapı. Milattan sonra 2.yy da kurulmuş olduğunu düşünüyoruz. İki katlı bir sahne binası var ve ilk hesaplamalarımıza göre yaklaşık 3000 kişilik bir kapasiteye sahip. Çok iyi bir rakam. O dönemde dağın tepesindeki bir yerleşim için. Bugün bile köyde neredeyse yazları bin-bin beşyüz kişi yaşıyor ve kışları belki iki yüz kişi kalıyor iken, o dönem için üç bin kişilik nüfuslu bir yer.

Ö.D: Müthiş bir şey. Biz arabayla çıkmaya zorlanmışken, nasıl bir düşünüş, yapı ve kararlılıkla buraya gelip yerleşmişler akıl alır gibi değil. Buradaki kayaları işlemek, yerleştirmek, bu sanatsal yapıları yapmak hiç kolay bir şey değil.

KENTİN BURAYA KURULMASI, KÜLTÜREL BİR GELENEK

Ü.A: Hiç kolay değil. Çok büyük bir mimari. Bu durum tabi ki, tamamen buranın öneminden kaynaklı. Bir de buranın dinsel merkez olması, kutsal alan olması. Bütün bu bölgeyi kontrol edebilecek merkez olması. O yüzden bu yatırımları yapmışlar.

Ö.D: Neden dinsel merkez? Şuan bize bir şey çağrıştırmıyor belki ama neden burası?

Ü.A: Bakın bu Antik Dönem düşüncesi, mantığıyla alakalı. Siz birden bire bugün burada bir cami kurup, kutsal bir yermiş diyemezsiniz. Kültürel bir gelenektir. Antik Dönem kentlerinde dinsel merkez kurulması için belli şartlar aranır. Mesela yüksek yerlerde Dağ Tanrılarına tapınılır. Uzuncaburç’a baktığınız zaman, bütün bu Toroslar’da, şu kayalık ve dik coğrafya da bu kadar yüksekte, tek dümdüz arazi burasıdır. Bu kadar imkân sağlayan düz bir arazi göremezsiniz. Her yer dağlıktır, yürüyemezsiniz bile. Ben yıllardır çalıştığım için biliyorum. Burası inanılmaz, hektarlarca düz arazi var. İşte tam o düz araziye kenti kurmuşlar. Gelenek çok eskiden geliyor. Mesela Yunanlılar’da şöyle bir gelenek var; yüksek yerlere tapım kuruyorlar. Dağ Tanrılarına tapımda bulunuyorlar. Her zaman kendisinden önce ki gelenekle alakalı. Hitit Döneminde Tarhund diye bir Tanrı var. O da Dağ Tanrısı ve kaynakların bize gösterdiğine göre Uzuncaburç’ta tapımının olduğunu biliyoruz. Yani Zeus Tapınağını buraya kurmaları kendilerinden önce ki binlerce yıl süre gelen kutsallıkla alakalı. Günümüze kadar gelmemiş. Mesela Efes’te San Juan Efes tepesinde Efes Artemis Tapınağı var. Ondan biraz sonra San Juan Kilisesi var ki; Anadolu’nun en büyük kilisesi ve Hristiyanlığın en kutsal kiliselerinden biri. Üzerine bir bakıyorsunuz ki Aydınoğlu Beyliği döneminde bir sürü cami, mescit yapılmış. Yani tepe hala kutsal. Peki diyorsunuz burası niye kutsal? Bir dibine iniyorsunuz, bir bakıyorsunuz Miken Tapınakları, Miken malzemeleri çıkıyor ki, Mikenler gelmiş orayı kutsal kabul etmişler. Üzerine Yunanlılar gelmişler, Bizanslılar gelmişler, Osmanlılar gelmişler.

Ö.D: Hititlerden söz ettiniz, Yozgat Hattuşaş Harabeleri geldi aklıma oralarda da böyle kutsal alanlar var. Buralara kadar uzanan bir bağlantı kurmaya çalıştım.

Ü.A: Tabi tabi dediğim gibi, Hititlerin buralara kadar etkisi var. Kutsallık her dönemde kutsallık, o değişmiyor ve bir yerde Romalılar da bunu kullanıyor. Kutsallığı kullanmak ayrı bir siyaset bilimi halinde o yüzden buraya bu yatırımları yapmış.

BU BÖLGEDE, UZUNCABURÇ GİBİ BAŞKA ANTİK KENT YOK

Ö.D: Taşların üzerinde işlemeler gördüm. İçinde bulunduğumuz çağ ve teknoloji ve cihazlarla bile yapılması belki çok zorken, o günün şartlarında nasıl yapmışlar sorusu aklı kurcalıyor. Birçok tarihi yer gezdim ama Uzuncaburç ta, burada çok daha ayrıntılarını var. Bir kartal oyması gördüm mesela bunların hikâyesi nedir?

Ü.A: Meselenin bir boyutu da bu. Bakın tekrar aynı şeye dönüyorum. Toroslardayız, Toroslar’da 1.200-1.300 metre yükseklikteyiz. Çok ücra bir yer gibi gözüküyor. Bu kadar yüksekte, kocaman bir kent var ve bu kadar ayrıntılı bir taş işçiliği ile karşılaşmakta çok şaşırtıcı aslına baktığınızda. İşte bu da buranın önemiyle alakalı. Sıradan bir antik kent için uğraşmazlar, yapmazlar. Çok ciddi bir işçilik harcanmış, ciddi bir yaşam sürdürülmüş burada. Çok önemli bir mesele daha eklemek isterim, bu bölge de bunun gibi bir antik kent yok. Bu kadar iyi işlenmiş, bu kadar görkemli yapılar yok. Sahilde Kız Kalesi yapılmış ama Kız Kalesinde görebildikleriniz bunlar gibi değil. Tapınakları göremiyorsunuz mesela.

Ö.D: Taş yapısı da benzer gibi görünse de aynı değil sanki?

Ü.A: Değil biraz farklı. Burada Mısır’dan gelme taşlar da var mesela. Tapınakta Mısır’dan getirilen mermer var.

Ö.D: Evet mermer sütunlar gördüm, pürüzsüzdü.

Ü.A: Yukarıda mermer yatakları var ama buraya özel getirildiğini biliyoruz.

KÜLTÜRLER ARASI ETKİLEŞİM

Ö.D: O kadar pürüzsüz kesilmesiyle ilgili şunu merak ediyorum o dönem ve bugün arasında kaç yıl var?

Ü.A: 2000-2200 yıldan bahsediyoruz.

Ö.D: 2200 yıldan bahsediyorsunuz, peki o mermeri nasıl böyle pürüzsüz kestiler?

Ü.A: Olaya başka bir açıdan bakın, biz bugün ki teknoloji de bina yapmayı, taş kesmeyi, beton dökmeyi nereden öğrendik. Bu geçmişte ki adamların tecrübesinden, üstüne koya koya. Bu 2000 küsur yıl onlarda kendilerinden önce ki birkaç bin yıldan, üstüne koya koya mermer kesmeyi öğrendiler, taş işlemeyi öğrendiler. Kültürler arası etkileşim dediğimiz böyle bir şey. Bizim mühendisliğimiz de böyle gelişti.

Ö.D: O döneme baktığımızda; bizde şimdi bağlayıcı demirler, taşıyıcı sistemler var ama onların yaptıkları daha zor görünüyor gözümüze. Çünkü ciddi anlamda bir fizik kanunu ve matematik kullanmışlar. Örneğin orada gördüğüm kapı bir kilit taşı bağlantısıyla ayakta duruyor.

Ü.A: İnsan gücü gerektiriyor. Bunların hepsi taş işçiliği. Bu bölgenin antik dönem için özellikle İzaura bölgesinde özellikle. İzaura dediğim Silifke‘nin yukarılarına doğru giden bütün bu bölgede, dağlık bölge olmasından dolayı taş işçiliği, taş ustaları çok ünlü. Hatta biraz ilginç bir örnek vereyim; Bizans İmparatoru Leon, İstanbul’a gidip imparator olunca bu bölgeden taş işçilerini de yanında götürüyor ve İstanbul’da ki birçok yapıyı, taş işçilerine yaptırıyor.

“ANTİK DÖNEMİN EKONOMİSİ SANAYİYE DAYANMIYOR”

Ü.A: Antik dönemler boyunca taş işçiliği ve taş işleri çok meşhur. Antik dönemin, temel ekonomisi bizim gibi gideyim fabrika kurayım, üretim yapayım gibi sanayiye dayanmıyor.

Ö.D: O dönemlerde güç göstergesi bir sonra ki döneme adını bırakmak için görkemli yapılar bırakmak gibi bir yarışta varmış sanırım. Özellikle İstanbul için duymuştum bunu.

Ü.A: Her başa geçen ismi devam etsin ister. Antik dönemde bankalar yok yani zenginliğinizi bankaya yatıramıyorsunuz. Antik dönemde zenginliğinizi göstermenin yolu ne? Antik dönemde insanlar, zenginliklerini göstermek için yapılar yaptırıyorlar ve halka adıyorlar. Kentin ileri gelenisiniz, zenginsiniz, namınız yürüsün ve bunu göstermek için kente kendi adınızla yapı diktiriyorsunuz. Mesela şurada bir tapınağın üzerindeki yazıtta kente adını diktirmiş bir kadının adı iki bin yıldır orada.

Ö.D: İsim nedir merak ettim?

Ü.A: Yazıtta aynen şöyle söylüyor; ‘Obrimosun oğlu Oppius, Oppiusun karısı ve Leonidasın kızı Kyria şehre adadı’. Yaklaşık 2000 yıldan bahsediyoruz. İki bin yıldır isim halen orada kalıyor. Yani zenginlik böyle dağıtılıyor antik dönemde.

İLK AMAÇ KENTİ ORTAYA ÇIKARABİLMEK

Ö.D: Peki burada ki kazı çalışması tahmini ne kadarlık bir zamanı kapsayacak ve amaç ne?

Ü.A: Şimdi burada yeni bir proje başlattık ama aslında yeni değil. İki yıldır Silifke müzesiyle birlikte bir takım çalışmalar sürdürüyoruz. Fakat bu seneden itibaren projeyi Mersin Üniversitesi adına ben yürüteceğim. Proje büyük bir proje, çok sayıda bilim insanını kapsıyor, çok sayıda disiplinden insanı kapsıyor. Arkeologların haricinde mimarlar var, şehir planlamacıları var, restaratörler var, jeologlar var, yazıt bilimciler var, adli bilimciler var, harita mühendisleri var. Birkaç etaptan oluşuyor, tabi ki ilk amaç bilimsel anlamda kenti ortaya çıkarabilmek, bizim kendi bilimsel problemlerimize çözüm bulabilmek. Ama bunu yaparken aynı zamanda görünür anlamda ortaya bir şeyler koyabilmek. Ki burası ülkenin hem ekonomisine katkı sağlasın, hem de kültürel bilince katkı sağlasın, eğitime katkı sağlasın, önemli amacımız bu. Projemizin bir diğer boyutu burayı bir alan yönetimi şeklinde yönlendirebilmek, çevirebilmek. Yani şunu söylemeye çalışıyorum; Burası hem bir antik kent, çok önemli bir antik kent ama aynı zamanda günlük yaşamın olduğu bir kırsal yerleşim. Bu kırsal dokusu hiç bozulmamıştır buranın. Bozulmamasının nedeni neredeyse bölgenin tamamının birinci dereceden sit alanı olmasıdır. Bozulmamasını da istiyoruz zaten. Uzuncaburç, Mersin için çok önemli bir bağcılık merkezidir aynı zamanda. Kendine özgü tescilli bağ üzüm cinsleri vardır. Köyde çok fazla sayıda yerel ürün üretilir. Biz bu kırsal dokuyu bozmadan, bu kırsal dokuyu öne çıkararak bu antik kentle birlikte bir çevre düzeni yapmayı planlıyoruz. Bu konudaki çalışmalarımızda sona yaklaştık, iki yıldır uğraşıyoruz. Biz bunu yapabilirsek, burası hem gelen ziyaretçiler için çok rahat gezilebilir bir yer haline gelecek, hem de biz çalışmalarımızı daha güvende ve rahat sürdürebileceğiz.

Ö.D: Doğal alanı koruyarak ve daha çok canlandırarak diyorsunuz. Birçok tarihi alanın çevresinde, genelde bozulmuştur o doğal doku.

Ü.A: Kesinlikle amaç o. Burada yaklaşık 16 tane köy evi bu sit alanının içinde kaldığı için kamulaştırıldı. Biz bu evlerin hepsini restore edeceğiz. Kırsal evlerin hepsini.

TEMEL KAYGIMIZ, DOĞA BOZULMASIN

Ö.D: Peki ya tarlalar, üzüm bağları aynen korunacak mı yoksa bozulacaklar mı?

Ü.A: Bu sit alanının merkezinde ki birçok yer kamulaştırıldı. Tarlalar dâhil olmak üzere. Fakat biz kazı ekibi olarak tarlaların bakımına devam ediyoruz ki doğa bozulmasın temel kaygımız o. Evleri de en kısa zamanda restore etmeyi planlıyoruz. Projemizin içinde, onları ziyaretçi merkezi yapacağız. Yerel ürünler için müze yapacağız, satış ofisleri yapılacak, ayrıca Yörükler için müze yapacağız, idari ofisler yapacağız, ziyaretçiler için eski evlerin içinde kafeteryalar kurgulanacak bu eski köy evlerinin içinde. Bu dokuyla beraber bu antik kenti insanlara sunacağız.

Ö.D: Birçok yerde ticari satış dükkânları ve ürünleri o kadar öne çıkar ki; tarihi eserleri ve dokuyu kapatır göremezsiniz. Örnekleri vardır.

Ü.A: Burada olmaz o. Plan ve projemiz o yönde. Genel bir kabul gördü zaten. Bir tek ülkenin mali durumu ile ilgili sorunları çözebilirsek en kısa zamanda bunları da yapmayı istiyoruz. Bütün bunlar olunca tabi, dediğim gibi burası bir eğitim merkezi haline gelecek.

Ö.D: Öğrenciler için çok güzel bir avantaj.

Ü.A: Üniversiteden çok sayıda öğrenci getirebiliyoruz. Şuan 15 kişilik bir ekibimiz çalışıyor, iki gün sonra 20 kişiye çıkacak. Bayramdan sonra 30-35 kişiye çıkacak burada ki ekip. Tüm bunlar birçok insana, gence çalışma alanı sağlıyor. Onlar çalıştıkça da ülkenin tarihi aydınlanıyor. Sadece onlar değil ama kentten de bir sürü gelen çocuk var, genç var, meraklı var. Onlar için de burası eğitim merkezi gibi. Sadece antik dönemde değil günümüze kadar nasıl yaşandığını katman katman görme şansları olacak ki bu bence büyük bir kazanç.

TARİHİ ESERLER KORUNSUN DİYE EĞİTİM VERİYORUZ

Ö.D: Peki birçok yerde mesela böyle alanlarda, bu tarz resmi kazılar başlamadan önce suistimal eden hırsızlar oluyor. Uzuncaburç böyle bir yıpratmaya maruz kalmış mı öncesinde?

Ü.A: Kaçakçılık, definecilik bizim günümüze özgü bir problem değil maalesef. Antik dönemde mezar yapıyorlar, mezarın üzerinde “Bu mezarı kazan lanetlensin, kente de şu kadar dinar ceza ödesin” diye yazıtlar var. Yani gömdüğü dönemde kaçakçılık var. Bunun önüne nasıl geçeriz? Mersin Üniversitesinde bizim araştırma ekibimiz ve arkeoloji topluluğumuz var. Tam on iki yıldır köy köy dolaşıyoruz. Gitmediğimiz okul kalmadı. Sürekli tarihi eserleri korusunlar diye çocuklara eğitimler veriyoruz. Bir noktaya geldiğimizi düşünüyoruz, teknik olarak. Çünkü bir nesil yetiştirdik on iki yılda. Kültür Bakanlığından bir teşekkür aldık bu çalışmalarla. Uzuncaburç’ta ki okula kazıdan önce defalarca geldik, buradakilere de anlatıyoruz kendi tarihlerini. Bu bir nesil bilinçli geldi. Onun dışında adli tedbirlerimiz var, sürekli jandarma ve polisle görüşüyoruz, işbirliği yapıyoruz. Uzuncaburç’ta yıpratma olmuş mu? Olmuş tabi. Ama bu yapılar bu kadar ayaktaysa burada yaşayan insanların sahiplenmesiyle olmuş. Bu yapıların yapılması ile bugün arasında iki bin yıl var. Korumuşlar ilginç bir şekilde ve hala koruyorlar. ‘Burası bizim’ diyorlar. Biz de kendileri ile çok iyi anlaştık. Bizim mimarlarımız iki yıldır tek tek, ev ev dolaştı. Herkesle konuştular. Çevre düzeni projelerinin planları, alan yönetimi projelerinin planları yapıldı. Köylülere anlattık durumu, ne istediğimizi, ne yapacağımızı, onların ne kazanacağını. Herkes şimdi burada ki çalışmaları destekliyor, sahipleniyor bu sevindirici.

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş