2023’te bu kitaba daha ne ekler yapılacak?

0 Yorum

Ülkemizin önemli tarihçilerinden, gazeteci-yazar Orhan Koloğlu yeni bir kitaba imza attı. 85 yaşında olan ve hala üretmeye devam eden usta kalemin kitabının adı “Hain’name”.

Orhan Koloğlu’yla oldukça geniş bir yelpazeye sahip olan “hainlik” kavramını bütün tarihsel yönleriyle ve yerli-yabancı örnekleriyle anlattığı yeni kitabı üzerine konuştuk. İşte o röportaj:

-Hainlik, ihanet yüzyıllardan kalan bir alışkanlık olduğunu belirtiyorsunuz. Bu kavramları incelemeye nasıl ve ne zaman karar verdiniz?

Tarih çalışmalarımda, ilk çağlar medeniyetleri gibi, İslam’ın belirişi ve de insanlığa sunduğu yol konuları üzerinde yoğun çalıştım. Hatta Hazreti Peygamber dönemini Arap kendi çağının kaynaklarına -erişebildiğim oranda- inceledim. Özellikle O’nun “Allah’la Kul Arasına Kimsenin giremeyeceği” temeline dayanan kuralı beni etkiledi. Hain deyiminin, bundan sıyrılıp kişiler arası çıkarcı niteliğine bağlandığı fark ediliyordu. Tabii ki hain denilenlerin hepsi tertemiz ya da tüm kirli değildir. Ancak siyasetin, çıkarın bu damganın yaygınlaşmasına yol açtığı da belliydi. Osmanlı’nın ilk ve son dönemleri üzerinde ayrıntılı incelemeye girince daha da dikkat gerektiğini fark ettim.

-Sizin de belirttiğiniz gibi sitemden, dostça uyarıdan en şiddetli -ölüm cezası getirebilecek- cezaya kadar her amacı içeriyor. Hain sözcüğü ve hainlik konusunda yelpaze hayli geniş değil mi?

Hain deyiminin iki yönlü nitelik taşıması, insanların düşünüş sitemindeki doğal olan bir durumdur. Geleceğe yönelik tahmininde arzuladığı hedefleri öne çıkaranın hiç beklemediği ters bir oluşumla karşılaşması doğaldır. Bunda tarihin, geçmişte yaşananların etkisi vardır. Geçmişten aldığı dersle yargıya yönelenin beklentisinin aksi sonuç çıkması mümkündür. Belki kendisinin beklediği çözüm daha sonra gerçekleşecektir. Yaptığı bir hata kendisini hainleştirirken daha sonrakini öne çıkaracaktır. Burada dikkati çeken olayları “Geçmiş / Tarih” çerçevesinde değerlendirmekle “Gelecek Beklentisi” -hayali ya da umudu- çerçevesinde değerlendirmenin farkını dikkate almak gerektiğidir. Geleceğe insanların hep kendisine mutluluk getirecek çözüm arayışıyla bakması doğaldır. Basit bir örnek Şampiyonluk iddiasındaki Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’dan verilebilir. Geçmişteki başarılardan değil sadece başarılar ağızlarda, ama üçü de yenilgiler karşısında hain arıyorlar.

-Hainlik bütün dinlerin mezheplerin kendi aralarında da savaşlara yol açmıştır. Her devrin içinde rastlanan karşıtlıklarda bir hain karalaması var değil mi?

İnançların içinde zamanla karşıt düşüncelerin belirdiği hatta birbirleriyle savaşa giriştikleri bilinir. Hazreti Peygamber’in “Meşveret’e” (İmanlı düşünür kesim içinde tartışmaya) bağladığı danışma sisteminin bir nesil sonra Muaviye tarafından babadan oğula aktarılan Hilafet -Ki Kur’an’da bahsi yoktur- sistemine dönüşmesi tarihten kopuşun örneğidir. Tabii ki tarih geçmişin aynen kopyası demek değildir. Tarihe “Tekerrür” deyimi ekleyene çok rastlanır ama, insanlığa ağır tempolu da olsa giderek hızlı değişim gelir. Ancak inancına aynen bağlı olanın karşıt görüşle birbirini hain ilan etmesi de kaçınılmaz bir gerçek. Emevi-Abbasi çekişmesi gibi Sünni-Şii çekişmesi de böyle belirir. 12-13. yüzyıldaki Haşhaşi kimi hain saymıyordu ki…

-Devrim görüşlerinin damgalanmasında da ‘hainlik’in kullanıldığını belirtiyorsunuz. Biraz açabilir misiniz?

Özellikle devrim nitelikli oluşumlarda buna yoğun şekilde rastlanır. Yakın çağdan örnek olarak Marksizm’i gösterebiliriz. Çalışan fakir insanın haklarını korumak açısından son derece önemli bir düşünceydi. Ama, serbest piyasa ve kapitalizm tutkusu içinde yoğunlaşmış Avrupa’da tam etkili olamazken, doğru dürüst ne sanayi ne de işçi sınıfı bulunmayan, sömürgeci Çarlık Rusya’sında iktidara gelir. Bütün dünyayı etkiler. Ama sosyal yapısı sebebiyle işçi sınıfını tam özgürlüğe kavuşturamayan Bolşevik rejimi sonuçta kendi içinde hainler arası tartışmalar yaşar. Ve 1990’da 73 yıl süren bir yaşamdan sonra yok olur. Rus İmparatorluğu dağılır. Devrim olarak dünyaya sunulan Faşist/Nazi rejimlerine de ne umutlarla bakanlar vardı, değil mi?

-Osmanlı’da hain damgalamalarına değinebilir misiniz? Sultanla uzlaşanın hain sayılması, bu bir Osmanlı geleneği midir?

Osmanlı’nın, yukarıda bahsettiğim İslamın kuruluş dönemi Araplarının anlayışından farklı bir bakışı vardı. Orta Asya’dan göçebe olarak çıkan Türkler azınlıkta oldukları, özellikle Hıristiyan cemaatlerin çoğunluk oluşturduğu bölgelerde son derece geçerli uzlaşmacı bir politika izlemiştir. Yönetimine el koydukları Abbasilerden hain damgası yemez, ne Anadolu ne de tek bir Türk ve Müslüman’ın bulunmadığı Balkanlarda dışlamaya yönelir. Hıristiyan’ın Müslüman’ı Haçlı Seferi mantığıyla lânetlediği ortamda hiçbir zorlama yapmadan inancına katılmalarını sağlar. Oysa aynı sırada Papalık en büyük düşmanı olarak İslamı ve Türk’ü hedef gösteriyordu. Osmanlı’nın büyük başarısı Avrupa’yı öylesine etkiler ki, aşırı tutucu Katolik Kilisesi’ne karşı Protestan akımını başlatan Luther propaganda kampanyasında “Türk’ü Dinimizi Düzeltmesi İçin Allah Gönderdi” sloganını kullanır. Kendisine hain denmemesi için de “Sonra Allah onları Hıristiyan yapacak “ yakıştırmasını ekler.

Anımsamak gerekir ki Osmanlı’nın Avrupa’yı en çok şaşırtan politikası, ordusu için Yeniçeri Ocağı’na Hıristiyan kökenli çocukları almasıydı. Yönetime karşı ayaklananı da hemen dışlamaz, uzlaşmacı bir tutumda anlaştığını hemen devletin bir görevine atar. Bu ortamda bir ayaklanan olursa anlaşma yapıp liderini yüksek bir makama atama uygulaması vardır. Açıkça hemen hain değildir. İdam kararları ancak, bu görevde başarısızlık durumunda verilir. İsmail Hami Danişmend “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” isimli kitabında, Osmanlı’nın 215 sadrazamından 122’sinin gayri Türk kökenli olduklarını, Arnavut, Boşnak, Sırp, Hırvat, Rum, Gürcü, vs. belirtir.

‘DİKTATÖRCE DAVRANDIĞI İÇİN ABDÜLHAMİT HAİN SAYILMALI MIDIR’

-Abdülhamit döneminde neler yaşandı?

Sultan II. Abdülhamid’i bizde meşrutiyet karşıtı diktatör olarak ve de özgürlüklere, tabii Jöntürklere karşı çıkan hain diye ananlar da var. Oysa tahta çıktığında, Meşrutiyet’in ilanını da Meclisin Rusya Savaşı kararını da onaylamıştı. Yenilgide hiçbir rolü yoktur, başkenti Rus ordusunca işgal edilince Avrupalılara ve de onlarla Meclisin içinde işbirliği yapan ayrılıkça akımlara, Rum, Ermeni, Arap, baş eğmek zorunda kalınca devletin son nefesi verme dönemine geldiğini fark eder ve Meclisi kapatır, ama Anayasa’nın var olduğunu hep tekrarlar. 600 yıllık devletini kurtarmak için başta eğitim -hem de kadın eğitimi dahil-, her alanda çağdaşlaşma girişimlerini destekler. Yüzde 90’nından fazlası Osmanlı toplumundan sağlanan bağışlarla kutsal nitelikli Hicaz Demiryolu’nu yerli kadrolarla gerçekleştirmeye kalkışması, diğer birçok alanda olduğu gibi teknoloji alanında da ileri adım atma yolunu başlattığını gösterir. Ancak, devleti bölücü akımları önler. Yurt dışına kaçıp kısmen sömürgeci Avrupalılarla işbirliği yapan Jöntürk’leri elde etme tezgâhları kurar. Örneğin bunların en önde gelen liderlerinden sayılan Mizancı Murat da dahil bir çoğunu aylığa bağlayıp etkisizleştirir. İşin ilginci Osmanlı hanedanı ile bağı bulunan Prens Sabahattin de aynı zamanda hem Abdülhamit’e hem de İttihatçılara karşı olan, İngilizlere sömürgecilere yakınlığı bilinen ayrılıkçıların da katıldığı bir Jöntürk hareketi oluşturuyordu.

Diktatörce davrandığı için Abdülhamit hain sayılmalı mıdır?.. Ülkesinin her bölgesinin başına uluslararası anlaşma ile Avrupalı müfettişler yerleştirilmiş, ondan çok evvel sistemleştirilmiş Kapitülasyon uygulamasıyla yabancılara karşı en ufak hukuki yetkisi kalmamış bir yönetici, yok olmamak için başka nasıl davranabilirdi? Kurtuluşun tamamen çökmüş olan askeri gücü canlandırmaya bağlı olduğunu fark eder, ama ihtiyatlıdır, bu konuda henüz sömürgeciler arasında tam yer almamış olan Almanya ile işbirliği yapmaya yönelir. Alman subaylarının yetiştirdiği kadro 1897 Yunan zaferini sağlar, neredeyse Atina’ya gireceklerdi. Abdülhamit bunları tutuklatıp Libya’ya sürer, ancak hapse atılmazlar. Bölgeyi ele geçirmeyi hedeflemiş Avrupalılara karşı yerli halkı hazırlamak için çoğu devlet memuru olarak görevlendirilir. Bu yapılaşma yeni bir siyasi güç oluşturma yolunda İttihat ve Terakki’nin örgütlenmesine yol açar. Balkanlardaki ayrılıkçı Komitacı eylemlerini etkisizleştirmekte önemli rol oynadıklarını da fark etmiştir. Sonuçta İttihatçılar Meşrutiyeti ilan edince, hepsini paraya bağladığı Devletlu’lar’ın “hainlere=İttihatçılara” savaş açılması kararını dikkate bile almaz, meşrutiyeti bütün ülkeye kendisi ilan eder.

Yüzyıldan beri durmadan sömürgeciler arasında paylaşım planları yapılan, “Türk Asya’ya geri dönmelidir” sloganı okul kitaplarına kadar giren Avrupa’da “Hasta Adam” diye nitelenen Osmanlı’nın son nefes süreci Abdülhamit’in 30 yıl ertelettiği Meşrutiyetle gündeme gelir. Sömürgecilerle işbirlikçi cemaatlerin çabası 1908-1913 arasındaki beş yıllık sürede Balkanların, Girit’in, Libya’nın, Yemen’in devletten kopmasına zemin hazırlar. Mısır, Suriye, Irak, Hicaz’da da ayrılış hazırlıkları iyice gelişir. Kurtuluş’u, askeri gücün de kendi içinde beliren “Hâlâskâr Zabitan” isimli ayrılıkçı ve sömürgecilerle -İngiltere, Fransa, Rusya- işbirliği yanlısı gruba karşı Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmekle sağlama arayışı hain damgalamasını büsbütün karıştırmıştır.

-Milli mücadele dönemi, iç çatışmalar, ayaklanmalar… Bu dönemden kısaca söz edebilir misiniz?

Mondros ateşkesiyle devletin yenilgiyi ve tam esirliği kabul etmesiyle hainliğin tamamen Avrupa’ya kaçan İttihatçı paşalara yüklenmesi doğaldı. Bu ortamda yaşamı boyunca siyasete hiç karıştırılmamış olan ve 57,5 yaşında tahta çıkmasından sadece 5 ay sonra başkenti İstanbul da işgal edilen VI. Sultan Mehmet Vahidettin’in “700. Yılına girmiş devleti sen kurtarırsın” yakıştırmasının yapılması çaresizliğin yansımasından başka bir şey değildi. İktidara, kaçan hainlerin yerine onların 1908-1913 döneminde hain ilen ettiklerini getirmesi doğaldı. Sadrazamı Ferit Paşa kız kardeşiyle evliydi ve İttihatçılara karşı hep İngilizci politika izlemişti. Onun hükümeti Sevr’i imzalar, bu arada Anadolu’da örgütlenen Milli Müdafaa’ya karşı iç ayaklanmalarla dış kışkırtmaları destekler. Meşihat’ın fetvasıyla Milli Mücadeleciler hain ilan edilir. İngilizlerin hilafeti Araplara devretme çabalarının öğrenildiği bir dönemde son kalanı onlarla işbirliği yaparak kurtarmaya çalışıyorlardı. Buna Ankara Müftüsü ve din adamları tarafından yayınlanan fetva ise Hilafeti kurtarma amacını ve bağımsızlığı savunuyordu.

‘20. YÜZYILIN EN BÜYÜK DEVRİMCİSİ DAMGAYI YİYECEKTİ’

-30 Ağustos’ta yenilsek kim haindi, zafer kazanana ne denir?

Kurtuluş Savaşı süresince M. Kemal’in hedefine Vahidettin’in yerine, Bâbıâli ve İstanbul’un ona bağlı düşünür kesimini koyduğu bilinir. İnönü ve Sakarya savaş başarıları sonucu Vahidettin sadarete Ankara’yla uzlaşma yanlısı Tevfik Paşa’yı getirmiştir. Oğlu İsmail de Vahdettin’in yaveri ve damadı bir subaydı ve Ankara’ya geçip İstiklal Savaşına katılır. Bu ortamda Anadolu’daki ayrılıkçı eğilimleri frenlemeye özen gösterildiği fark edilir. Milli Mücadele’nin bir başarı sağlayamayacağı Ankara Meclisinde gündeme getirilirken Yunan Kralı da İstanbul’u işgal eylemine geçer. Bu ortamda 9 gün kadar kısa bir zamanda bütün Yunan askeri gücünün 30 Ağustos zaferiyle denize dökülmesi hain damgalamasının tek tarafa dönmesine yol açar. Eğer o savaşta yenilseydik, 20. yüzyılın en büyük devrimcisi sıfatı bütün dünya tarafından onaylanan Atatürk tabii ki bugünkü kitaplarda damgayı yiyecekti.

-‘Hain’in karşılığını 90’larda, 2000’lerde başka sözcükler aldı mı?

Cumhuriyet içeriği karmakarışık hale gelen hain damgalamasını, Kurtuluş Savaşını engellemek için sömürgecilerle işbirliği yapanları 150’likler listesine koyarak sonuçlandırmıştır. Dikkati çeken bunda Vahidettin’in isminin bulunmamasıdır. Sonradan 1938’de çıkarılan afla hain konusu kapanır. Daha düşünürü yüzde 10-15’i ancak bulmuş bir toplumda 1945’den itibaren Demokrasi sistemine geçilince damganın yeniden belirmesi engellenemezdi. Ancak sözcüğün ikili niteliği, kendi içinde dönüp kullanana da yakıştırılabilecek özelliği sebebiyle olmalı yepyeni yakıştırmalara yol açtı. Tabii ki bunda çok sesli düşünüşe geçişin etkisi de var. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i zamanında hain rejimi diye niteleyenler çıkmıştı. Demokrasi’ye geçiş seçimi öncesinden başlayarak Cumhuriyete numara koyarak -birden beşe kadar- demokrasi yolu yolundaki sapmaları hain demeden belirleyenler çıktı. 21. yüzyıldaki demokrasi rejimimiz sırasında bundan ayrılmayı gerekli farzeden ve işi, İslami çerçevede 12-13. Yüzyıllardaki Haşhaşi damgalamasına vardıran da çıktı. Karşıt fikirli insanlara değil, aynı inançtakilerin inkâr edilemeyen damgalamaları karşısında yeni bir yöntem belirtildi…

En başlangıçta belirttiğim gibi, gelecek üzerine aşırı hayaller kurup, geçmişteki bütün ihtiyatlılıkları da hainlikle damgalamak hastalığını terk etmemiz gerek. Şu sırada 2023’de Cumhuriyet’in yüzüncü yılında Osmanlı saltanatına geçişi “peşinci” bir anlayışla yutturmaya çalışanlar var. Gerçekçiliğin en önemli simgesi Atatürk’ü dışlamaya böylece hedefe varılacağını sanıyorlar. 2023’e vardığımızda Hain’Nâme kitabıma ne ekler yapılacağını şimdiden merak ediyorum.

Söyleşi: Şenol Çarık

Fotoğraflar: Deniz Toprak

Odatv.com

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları