“ABD, Türkiye’de Turuncu Devrim Hedefleyebilir.”

0 Yorum

Cumhuriyet tarihinin en önemli, en geniş kapsamlı tatbikatlarından biri olan “Mavi Vatan Tatbikatı” sona erse de Türkiye’de ve yabancı basındaki etkileri hala sürüyor. Türkiye’nin denizcileşme sembollerinden birine dönüşen tatbikatın ardından Mayıs ayında Denizkurdu Tatbikatı da başladı. Doğu Akdeniz’de sular ısınırken, Türk Deniz Kuvvetleri’nin dosta güven, düşmana kaygı veren tatbikatları ile neler amaçlanıyor? ABD’nin de desteğiyle, Güney Kıbrıs tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilanı ne anlama geliyor? Akdeniz’de gerilimli bir dönem yaşanırken, Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesinin önünde ne gibi engeller var? Böylesine dış tehdidin yoğun olduğu bir dönemde Kanal İstanbul Projesi ne gibi jeopolitik sorunlar doğurur? Konuyu, alanında uzman bir isimle, Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz ile konuştuk. Tüm bu soruların cevapları röportajımızda. Keyifli okumalar…

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ertuğrul Şen


“Mavi Vatan, Türkiye’nin denizcileşme uyanışının bir sembolü oldu”

Sinem Hançerigüzel (SH): Mavi Vatan Tatbikatı ile başlamak istiyorum. Tatbikat bitti; ama etkilerine baktığımızda güncelliğini koruduğunu görüyoruz. Mavi Vatan tatbikatının ismi nereden geliyor?

mavi vatan yazıları ile ilgili görsel sonucu

Cem Gürdeniz (CG): İsim, 2006 yılında Ankara’daki bir konferans sırasında  ilk defa kullandığım ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarını tarif etmek için belirttiğim bir kavramdan geliyor. Daha sonra 2013’ten itibaren Aydınlık Gazetesinde köşe yazılarıma başladığımda, köşemin adını “Mavi Vatan” koydum. Daha sonra 2017 yılında çıkarttığım kitabımın adı da “Mavi Vatan Yazıları” idi. Neticede “mavi vatan”, Türkiye’nin deniz yetki alanları ve 21.yüzyıldaki en ciddi jeopolitik ağırlık merkezi olarak gündeme oturdu. O tatbikata da Deniz Kuvvetleri’nin böylesine önemli bir kavramın ismini  vermiş olması, jeopolitik hassasiyet açısından Türkiye’nin denizlere yönelişinin sembolü olarak çok büyük bir etki yarattı. Bunun ne kadar büyük etki yarattığını Yunan basınında çıkan makalelerden ve televizyonlarında çıkan programlardan gördük. Çok çekindiler; çünkü “mavi vatan” öyle bir aşamaya geldi ki sadece bir tatbikatın adı ya da sadece deniz yetki alanları, yani denizdeki vatanını tarif eden bir sınırdan öte, Türkiye’nin denizcileşme uyanışının da bir sembolü oldu. Hatta bana gönderilen mesajlardan bir tanesinde, “mavi vatanın çok uzun bir süredir beklenen bir uyanışın habercisi” olduğu da söylendi.

“Mavi Vatan’ı, Doğu Akdeniz’deki soğuk savaşın en ciddi gambot diplomasisi aracı”

SH: Tatbikat’ın sembolik anlamına ve jeopolitik etkilerine değindiniz. Mavi Vatan’ın amacı, deniz güvenliğimiz ve ülkemiz için önemi neydi?

CG: “Mavi Vatan Tatbikatı ‘nın en büyük özelliği bugüne kadar Cumhuriyet tarihinde rekor gemi sayısı katılımıyla, aynı anda üç deniz alanında yapılması ve dinamik bir şekilde yönetilmesidir. Basına açıktı, her anı basına açıktı. Büyük bir kendine güven ile yapıldı. O nedenle Mavi Vatan Tatbikatını bir kere Deniz Kuvvetleri’mizin, Cumhuriyet donanmasının tarihinde özel bir yere koymamız gerekir. Bu tatbikatın yapılma nedenine bakmak lazım. Esasında Türkiye’nin 21.yüzyılda en ciddi sorununun ya da jeopolitik ağırlık merkezinin deniz yetki alanları ve özellikle Doğu Akdeniz olacağının; Bir nevi “Mavi vatanımı tartışmam,  taviz vermem, geri adım atmam”ın mesajı verildi. Çünkü baktığımız zaman gerek tatbikatın senaryosu gereği icra edilen taktik oyunlar, gerekse tatbikatın ağırlık merkezi olarak Doğu Akdeniz’in seçilmesi; diğer taraftan İyon Denizi’nde bile varlık gösterilmesi; yani Orta Akdeniz’e kadar işin uzaması… Bu yayılma Mavi Vatan Tatbikatını gerek siyasi gerek askeri açıdan çok önemli bir sembol haline getirdi. Askeri hazırlık açısından da son derece önemliydi. Çünkü milli geliştirilen silahlar denendi. MİLGEM sınıfı gemiler oradaydı. İlk defa silahlı ve silahsız insansız hava araçları kullanıldı. Mavi Vatan’ı, Doğu Akdeniz’deki bu soğuk savaşın en ciddi gambot diplomasisi aracı olarak da görebiliriz. Türkiye dedi ki “Ben oldu bittilere izin vermem. Bakma bu şekilde ağırdan aldığıma, henüz MEB’imi(Münhasır Ekonomik Bölge) ilan etmedim. Henüz sadece kıta sahanlığımın Doğu ve Batı’daki boylamlarını ve güneydeki sınırını ilan ettim. Ama ben ne zaman, ne yapacağımı biliyorum. Sen de ayağını denk al.” mesajını verdi. Buradaki haydut devlet, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, arkasına Avrupa Birliği ve ABD’yi alarak Türkiye’ye baskı yapabileceğini ve kendi çok kısıtlı ulusal olanaklarıyla, Türkiye’yi dize getirebileceğini düşündü. Bir yerde tabii, bana göre anakronistik, tarihsel bir hata yaptılar. Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı’nın sonundaki yenik Osmanlı ile herhalde kıyaslamaya kalktılar. Yani nasıl o zaman 2 ay içinde -hatırlayalım Balkan Savaşı’nda- bütün Ege adalarını kaybetmiştik. Halbuki kıyaslamaları gereken dönem, kanaatimce 1974’ün Temmuzuydu. Onu eğer önlerine koyup ders alsaydılar, bugün Fatih’in yaptığı sondajda yapılan sıkıntıları yaşamazlardı.

“Milli hedeflere odaklı tatbikatlara NATO’yu bağlamak, bence uygun olmaz”

SH: Mavi Vatan’ı konuşurken hep “Bu aslında emperyalist tehditlere karşı yapılan, caydırıcı bir niteliği olan bir tatbikat.” diye bahsediyoruz, siz de bu noktalara değindiniz. Bu noktadan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, tatbikatı takip ettiği Mart ayındaki bir açıklamasında “Burada bizim yaptığımız çalışmalar, sadece milli faaliyetlerimizin icrası için değil, aynı zamanda NATO çerçevesinde verilecek görevleri de en iyi şekilde yerine getirebilmek için de yapılan bir eğitimdir.” şeklinde konuşmuştu. Tatbikatın hedefi açısından da bakacak olursak siz bu cümleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

CG: Neticede Savunma Bakanı siyasi bir kişiliktir, siyasetçidir ve Türkiye de NATO’nun 1952’den beri bir üyesidir. NATO’dan çıkmadığına göre Türkiye, milli faaliyetlerini icra ederken, milli çıkarlarını korurken  ittifak siyasetini ve ittifak çıkarlarını da korumakta olduğunu, hükümet düzeyinde ifşa etmek durumunda kalmıştır. Bu tabii ki  hükümetin pozisyonuna bağlıdır. Ben bakan olsaydım böyle bir açıklama şahsen yapmazdım. Ama şunu söyleyebilirdim: “Türkiye bu tatbikatı mavi vatanında gasp edilen haklarını, çıkarlarını korumak ve hatta geliştirmek için yapmaktadır. Ama Türkiye diğer taraftan 1952’den beri üyesi olduğu NATO ittifakının sorumluluklarını, bu ittifakın deniz güvenliğine ve deniz savunmasına yönelik kuvvetlere güç tahsis ederek, görevlere gemi tahsis ederek de yerine getirmektedir.” Hakikaten de öyledir, şu an mesela Türkiye, NATO’nun Daimi Deniz Kuvveti, 2 numaralı SNMG dediğimiz, deniz kuvvetine bir gemi tahsis etmektedir. Aynı şekilde Mayın Karşı Tedbirleri 2 Grubu’na da gemi tahsis etmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü Lübnan’da 2006’da başlayan iç savaşa yönelik UNIFIL’e(Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü)  gemi katkısını devam ettirmektedir. Bunlar da tabii ki önemli faaliyetlerdir. Yani siz milli çıkarlarınızı korurken ait olduğunuz, söz vermiş olduğunuz, bir akit içerisinde olduğunuz ittifaka karşı da “Sorumluluklarımı devam ettiriyorum.” mesajını verirsiniz. Ama kalkıp “Mavi Vatan gibi veya Denizkurdu gibi böylesine, tamamen milli hedeflere odaklı tatbikatlara NATO’yu bağlamak, bence uygun olmaz.” diye düşünüyorum. Ama şu söylenebilir: “NATO’nun taktik ve operatif doktrinini bu tatbikatta uyguluyoruz.” denebilir.

“Ergenekon ve Balyoz kumpasları, Doğu Akdeniz ve Karadeniz için kurulmuştu.”

SH: Mavi Vatan’ın ardından Deniz kurdu tatbikatı başladı 13 Mayıs’ta başladı. Tatbikatın amacı ve önemi nedir ve hangi bölgelerde gerçekleştiriliyor?

CG: Bu tatbikatı Mavi Vatan’dan ayıran şuydu: Mavi Vatan esasında, Türkiye’nin yeni dönemde, kendi deniz yetki alanlarını korumaya yönelik teorisini oluşturdu. Yani dedi ki “Ben mavi vatanımı korumaya hazırım ve bunun için gerekiyorsa ulusal olanakları en üst seviyede seferber edebilirim. Barış zamanında da buyurun, savaş koşulları; seferberlik olmadığı halde ben 110 küsür gemiyi ve on binlerce personeli böylesine bir tatbikatta kullanabiliyorum. Çok yüksek bir harekata hazırlık ve yüksek bir harekat temposunu da size ispat ediyorum.” mesajını verdi. Ama burada somut bir şekilde Mavi Vatan içerisinde; yani Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarına yönelik alanlarda henüz bu tatbikat yapılırken, bir sondaj gemisinin veya Türkiye’nin sahalarının içine girmiş yabancı bir sondaj-araştırma gemisi varlığı yoktu. Şimdi Denizkurdu’na baktığımız zaman, Mayıs’ın ilk haftasında yayınlanan bir NAVTEX, yani Denizcilere İlanlar görüyoruz, tarihi 3 Mayıs’tan 3 Eylül’e kadar. Bir kere Denizkurdu ne zaman başladı? 13 Mayıs’ta. Ama ilk işareti ne zaman verdik biz? 3 Mayıs’ta. Çok tarihi bir ilandı denizcilere verilen. Neden çok tarihi? Burada dendi ki “3 Mayıs’tan 3 Eylül’e kadar Fatih Sondaj Gemisi Baf’ın 45 mil batısında delme ve sondaj işlemleri yapacaktır.” Bu ne demektir, biliyor musunuz? “Ben burada uzun bir süre iki boyutlu, üç boyutlu sismik araştırmalarımı yaptım. Burada, hangi tabakada, neyin olduğunu gördüm ve ben artık burada belirli bir olasılığa eriştim. Artık gelip çok pahalı bir operasyon olarak, denizin dibinde delme operasyonunu yapacağım.” Ben o yüzden makalemde ne dedim? “Mavi vatanın dibine dikilen bayrak” dedim. Yani o sondaj platformunun delme işleminin, bir tepeye veya  bir adaya, toprağa bayrak dikmekten farkı yoktur. Türkiye ne yapmış oldu? Bir devlet gemisi, yani Fatih bir devlet gemisidir, TPAO’ya(Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) bağlı. Bir devlet gemisi ki Türk bayrağı taşıyor, güvertesi Türk. Bu gidiyor, Türk bayrağı taşıyan, yani vatanı temsil eden bir gemi, denizin dibiyle buluşuyor. İşte o andan itibaren Doğu Akdeniz’de yeni bir safha başlamıştır. Bunun adını koyalım, bu delme işlemi gerçekten olmuştur. Bildiğim kadarıyla 8 veya 9 Mayıs’ta gerçek delme işlemi gerçekleştirildi. Demek ki artık Türkiye yepyeni bir sabaha uyanmıştır. Türkiye sahillerinden yüzlerce mil uzakta, Kıbrıs’ın batısındaki o bölgeye bayrağımız dikilmiştir. Esasında ne kadar da ilginç, bu alan Kocatepe muhribimizin 1974 Barış Harekatı’nda battığı alana yakındır. Yani Türkiye ve o bölgeyle bir yerden de böyle bir ilişki de kurabiliriz. Neticede Fiili delme işlemi bittikten, yer yerinden oynadıktan sonra Rum lider Nikos Anastasias ne dedi? “Bu, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, 15 Kasım 1983 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından sonra bize yapılan en büyük saldırıdır.” Hatta AB üyeleri Romanya’da toplandılar, Merkel bile açıklama yaptı. Fakat bunların boşa çıktığını gördük. Bizim tutuklanma nedenimiz işte bu günler içindi. Onu baştan söyleyelim. Deniz Kuvvetleri’ne kurulan kumpas; Ergenekon ve özellikle Balyoz, Doğu Akdeniz ve Karadeniz için kurulmuştu. Bugünler düşünülerek “Türk komuta heyetini biz dekapite edelim, kafasını keselim, FETÖ’cüleri dolduralım ve onlar bize karşı gelmesin. Gelecekte Türkiye Doğu Akdeniz için savaşa girse bile burada başarılı olamasın.” İşin özü buydu. Ama şu görülüyor ki Türkiye’nin devlet geleneği çok güçlü. Öyle büyük devletlerin başkentlerinde verilen kararlarla bu işler olmuyor. Neticede Denizkurdu’nun böyle bir döneme denk gelmesi, bana göre, çok planlı, çok isabetli. Yarattığı etkiyle de gelecek açısından muazzam garanti veren bir uygulama olmuştur. Bunun zaten etkilerini de görüyoruz. Nasıl görüyoruz? Mesela dün Sir Alan Duncan, Avrupa Birliği’nden sorumlu İngiliz bakan ne dedi? “Biz Akdeniz’de tartışmalı alanlarda sondaj ve bu tip faaliyetlerin yapılmasını desteklemiyoruz.” dedi. Bu esasında kime mesaj? Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne. Çünkü Güney’in yarattığı her şey tartışmalı. Türkiye ne yapıyor? Esasında bu tartışmalı bölgelere gambot diplomasisi uygulayarak “Dur!” diyor. Yapılan bütün çağrıları duyuyorsunuz yani; ama Türkiye bu çağrıları yaparken boşu boşuna da konuşmuş olmamak için içini dolduruyor. Ne yapıyor? Açık bir gambot diplomasisi uyguluyor başından beri. Eskiden ne yapıyordu? Sahasına gireni sürüyordu. Şimdiyse artık, sahasına bayrak dikiyor. Bu çok, çok önemli bir mesajdır. Denizkurdu’nun, bu bayrak dikmenin üzerine gelmesi en az onun kadar önemli bir mesajdır. Bundan sonra iş, benim tahminim, artık karşı tarafı masaya oturmaya zorlayacak bir aşamaya gelecektir. Bunun hatta “federalist birleşik Kıbrıs” çözümünden uzaklaşıp, 2 bağımsız devlet statüsünde Kıbrıs sorununun da çözümüne katkı sağlayacağına inananlardanım.

“Doğu Akdeniz’de tehditlere karşı, muhalefetin ve iktidarın oy birliği ile vereceği bir karara ihtiyaç var.”

SH: Doğu Akdeniz’den bahsettiniz, bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. Tatbikatın 3 denizde de yapıldığını biliyoruz; ama özellikle Akdeniz’in Doğu’suna bir ağırlık verildiğini, deniz ve hava vasıtalarının çoğunluğunun buralarda kullanıldığını biliyoruz. Buranın özel önemi nedir?

CG: Doğu Akdeniz’deki temel neden, Türkiye’nin, kabaca “mavi vatanı”nda 150 bin kilometre kare bir alanın çalınmasıdır. 1990’lı yılların sonunda AB adına işbirliği yapan İspanyol Seville Üniversitesi bir harita yayınladı. Bu haritada minimal Meis adası ve  Kıbrıs adaları nedeniyle Türkiye’nin neredeyse 150 bin kilometre karelik alanı bizden alınarak onlara verildi. Bu harita son 20 yıldır her yerde, AB ve Yunanistan’la Güney Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge alanı olarak gösteriliyor. Yani  hiçbir hukuki yetkisi, hiçbir bağlayıcılığı olmayan bir üniversite tarafından çıkarılmış bir harita, size büyük güçler tarafından empoze ediliyor. Türkiye de diyor ki “Ben bunu kabul edemem.” İşin özü bu ve bu alanlarda petrol ve doğalgazın varlığının ispat edilmiş olması, konuyu çok ama çok daha problemli bir hale getiriyor. Sıfır toplamlı, zero-sum game denen duruma, neredeyse silahlı çatışma hukuku aşamasına getirecek duruma sokuyor. Şimdi Ege’de biz örneğin; karasularının genişliğinin artmasını savaş nedeni sayıyoruz. Niye? Çünkü böyle bir durum olduğunda Türkiye Çanakkale Boğazı’ndan çıkamıyor, Akdeniz’e erişemiyor. Bir de bunun üstüne Ege’de açık deniz alanlarında ispat edilmiş doğalgaz rezervlerinin çıktığını düşünelim ve de Yunanistan’ın bunları bile bile, açık deniz alanlarını 12 mil yaparak kendi lehine genişlettiğini… Türkiye nasıl 9 Haziran 1995’te hükümete, Meclis yetkisi ile “Eğer Yunanistan tek taraflı 6 mil üzerine çıkarsa, sana her türlü yetkiyi veriyorum.” demiştir, yani “casus belli” yetkisini. Aynı şeyi bugün “Meclis, Doğu Akdeniz için Cumhurbaşkanı’na vermeli.” diye düşünenlerdenim. Yani demeli ki “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığı sınırları içerisinde, bu sahaya yönelik her türlü tehdidi ve riski bertaraf etmeye Cumhurbaşkanı ve bağlısı Bakanlar Kurulu yetkilendirilmiştir.” diye, muhalefetin ve iktidarın oy birliği ile vereceği bir karara ihtiyaç var. Bu, bugüne kadar verilmedi, ben geçen haftaki yazımda bunu önerdim.

“Güney Kıbrıs’ın haydutluğunun temel nedenlerinden biri bizimle görüşme yapmadan MEB’i ilan etmesi.”

SH: Münhasır Ekonomik Bölgelerden bahsettiniz. Ona biraz daha değinecek olursak, Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak Güney Kıbrıs tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etti. Öncelikle tam olarak Münhasır Ekonomik Bölge ne anlama geliyor ve bu tek taraflı ilanla neler amaçlanıyor?

CG: Münhasır Ekonomik Bölge, kıyısı olan her ülkenin ilan edebileceği bir alandır. Biliyorsunuz, ülkelerin “deniz yetki alanları” dediğimiz alanları; karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı, balıkçılık bölgesi, MEB gibi sahalar. Bunlar deniz hukuku konvansiyonları dediğimiz, Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmeleri’nden gücünü alan kaynaklardır. 58 Konvansiyonu’nda mesela, kıta sahanlığı ortaya atılmıştı. 82’de büyük devletlerin de baskısıyla “Kıta sahanlığı yetmez, MEB de lazım.” dendi. Arasındaki temel fark; 200 ve 350 mil gibi, aralarında bir uzunluk farkı var. Ama en önemli şey Münhasır Ekonomik Bölge’de siz suyun kendisine de sahipsiniz. Yani canlı kaynaklar, balıklar da sizin ve siz kota vermeden kimse gelip sizin MEB’inizde balık avlayamıyor. En önemli temel özellik bu. Onun dışındakiler hemen hemen aynı. Diğer farkı, kıta sahanlığını ilan etmenize gerek yok. Kıta sahanlığı başlangıçtan itibaren size verilmiş bir alan. İlan etmediğiniz için de herhangi bir şekilde kıta sahanlığınıza tecavüz olduğunda, siz tek taraflı olarak “Burası benim kıta sahanlığım, çık.” diyebiliyorsunuz. Türkiye bunu yaptı 2002’den itibaren. Ama gerek balık stoklarınızı korumak gerekse deniz dibine yönelik faaliyetlerde hareket serbestisi için MEB de  ilan etmemiz gerekiyor. Zira kıta sahanlığı ilan edilmemesine rağmen iş sahada fiili alan çalışmasına geldiğinde bir ilan gerekiyor. Güney Kıbrıs da o yüzden ilan etti. Ancak MEB sahildarlar ile karşılıklı anlaşmalar yoluyla ilan ediliyor. Öyle tek taraflı ilan olmuyor. Güney Kıbrıs’ın yaptığı haydutluğun en temel nedenlerinden biri tek taraflı olarak bizimle görüşme yapmadan bir anlaşma yapılmadan MEB’i ilan etmesi. Çünkü Doğu Akdeniz gibi dar alanlarda MEB’i tek başınıza “Ben öyle çizdim, böyle yaptım.” diye ilan edemiyorsunuz. Önce devletlerle oturup sınır anlaşmalarını yapmanız lazım. Şimdi Türkiye’de sınır anlaşması yok, hiçbir şey yok. Bırakın onu, Türkiye bu ülkeyi tanımıyor, çağırıp aynı masaya bile oturmuyor Türk diplomatları. Siz kalkıyorsunuz, Türkiye’yi tanımadan “Ben sana bunu verdim, Meis ve Kıbrıs nedeniyle.” Kabul edilebilir mi? Edilmez tabii. Kavga buradan çıkıyor.

“Amerikan Silahlı Kuvvetleri çamurda savaşmaya ve ölmeye hazır değil.”

SH: ABD’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” ilanını kabul etmesi ve adaya Münhasır Ekonomik Bölge tanımasını nasıl okumak gerekir?

CG: ABD öncelikle 11 Eylül 2001’den sonra yepyeni bir sürece girdi. 11 Eylül olaylarından sonra monopol, yani tek kutuplu dünyanın lideri olarak, dünyanın kaderini belirleme sorumluluğunun kendisinde olduğunu düşünerek ve buna inanarak birtakım gruplarla, Afganistan’dan Kuzey Afrika ülkelerine, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya kadar her yerin haritasını ve oradaki siyasi oluşumları şekillendirme girişimlerine başladı. Ama başarılı olamadı, bunu gördük. Niye olamıyor? Çünkü 2.Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam’da olduğu gibi Amerikan Silahlı Kuvvetleri çamurda savaşmaya ve ölmeye hazır değil, kamuoyu buna hazır değil. Bunda da tabii 1.Körfez Savaşı’nda çok az kayıplarla büyük zaferler elde etmelerinin ya da Amerikan halkının “Biz askerlerimizi çocuklarımız ölmeden de zafer kazanabiliyoruz.” üstünlüğü ve kompleksine girmiş olmaları etkili. Ama gerçek hayatta böyle olmuyor. Savaşın özü demir ve kan. Sadece demirle bu iş olmuyor. Bunu gördüler, bunu görünce de geri çekilme süreci başladı. Bu arada Çin’in 2010’dan itibaren Amerika’yı üretimde geçmiş olması, bir yandan Rusya’nın askeri yeteneklerde hiç beklenmedik bir çıkış yaparak, bir anda, özellikle Avrupa’da sınırsız bir şekilde genişleyen NATO karşısında çok ciddi şekilde -öncelikle Deniz Kuvvetleri, denizaltılar alanında ve daha sonra bölgeler ve kıtalar arası füze teknolojilerinde, stratejik nükleer caydırıcılıkta- öne çıkmasıyla… Çin’in tabii ki hem askeri hem ekonomik güç olarak, üstüne üstlük 2013’ten itibaren de “Bir Kuşak Bir Yol”la küresel jeopolitiği alt üst etmeleri… Tabii tüm bunlar ABD’nin o monopolar, yani tek kutuplu balayı dönemini bitirdi. Dolayısıyla geri çekilen bir ABD görüyoruz. Zaten hegemonya tarihine baktığınız zaman geri çekilme barış içinde olmaz. Genellikle çatışmalarla olur, krizlerle olur.

“ABD, Türkiye ile çatışmaya giremez; ama Türk devlet mekanizmasını zayıflatmayı hedefleyebilir.”

Diğer yandan burada tabii, İsrail gibi Amerika için çok önemli olan, kurulmasını borçlu olduğu bir ülkenin, içindeki lobilerin ve ağırlığı olan Yahudi lobisinin etkisini düşünecek olursak, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bölgesinde olayın sadece enerji olmadığını, İsrail güvenliği olduğunu görebiliyoruz. Diğer yandan; örneğin şu an bu röportajı yaptığımız anda İran’a karşı bir askeri saldırı hazırlığı devam ediyor. Ama şunu da göz ardı etmeyelim ki ABD’de, İran’a saldırmak isteyen bir azınlık grup kadar, İran’la barış içinde yaşamak isteyen grup da var. “8 tane Amerika vardır.” diye meşhur söylem vardır, bu 8 Amerika’dan kaç tanesi savaşı istiyor? Buna da bakmamız lazım. Ama Amerika’da en ciddi sorun alanının, askeri endüstriyel kompleks olduğunu biliyoruz. Bu sistemin savaşlara ihtiyacı var. Doğu Akdeniz’de ABD’nin konumuna baktığımız zaman, evet, İsrail’in güvenliği için ABD, Doğu Akdeniz’de bir çatışma ortamını isteyebilir. Niye? İkinci İsrail dediğimiz denize çıkışı olan bir sözde kürdistanın kurulması için. Bu zaten yeni bir şey değil. Bu, Wilson Prensipleri’nden beri, Paris Konferansı’ndan beri devam eden bir istek. İkincisi tabii ki İran’ın çevrelenmesi. Çünkü İran’ı, İsrail’e çok büyük bir tehdit olarak görüyor. Bugün eğer İsrail-Amerika ilişkileri bu kadar yakın olmasa, örnek verelim; mesela ABD ile Tunus ilişkileri gibi olsa, ABD uçak gemisi grupları kalkıp da Doğu Akdeniz’de varlık göstermez, değil mi? Dolayısıyla İran’a karşı, “Nükleer silah yapacak.” endişesiyle, nükleer endüstrisine ambargo uygulayacak, abluka uygulayacak birtakım cezalar getirecek kadar düşmanca bir tutuma girmez. Şu an baktığımız zaman İran’a uygulanan ambargolar Kuzey Kore’yi falan geçti. Savaşın eşik altından bahsediyoruz. Böyle bir savaşın yaratacağı etki sadece bölgesel değil, küresel etkiler açısından da çok büyük olacaktır. Çünkü İran, bir Irak değil; İran, bir Libya da değil. 1980’den bu yana muazzam silahlanan, kendi ulusal savunma sanayiini kurmuş, enerjide dışa bağımlılığı olmayan ve kolay kolay da dış dünyanın etkilerine Çin gibi, Rusya gibi kapalı olan bir toplumdan bahsediyoruz. Burada bir turuncu devrim -Gürcistan’da ve Ukrayna’da olduğu gibi- yaratmak da kolay değil. Dolayısıyla dünya basınına da baktığımız zaman çizilen senaryolarda, böyle bir çatışmanın iki taraf için de çok kanlı geçeceğini; ama İran’ın bu kayıpları tolere ederken ABD’nin tolere etmesinin çok güç olacağını da görüyoruz. Doğu Akdeniz böylesine bir senaryoda tali bir cephedir. Böyle bir cephede Türkiye’nin pozisyonu çok önemli. Böyle bir kriz yaşanırsa dilerim ki Türkiye İncirlik’in İran’a karşı kullanılmasını teşvik etmez. Bundan önceki savaşlarda çok kısıtlı bir şekilde kullanılmasına izin verildi. Doğu Akdeniz’e geri dönersek, ABD’nin özellikle Yahudi ve Rum lobisinin kendi içinde çok güçlü olması, hem de zamanında eski Güney Kıbrıs Rum liderinin söylediği gibi “Biz Türkiye ile olan sorunlarımızı silahlı kuvvetlerle çözemeyiz; ama dev petrol firmaları üzerinden çözebiliriz. Onları Kıbrıs sorununda kullanabiliriz.” Lafını hatırlamak gerekir. Exxonmobil, Total, ENI gibi… Ama burada da çözülmeyi görüyoruz. Bakın birinci çözülme ENI’nin, daha doğrusu İtalya’nın East-Med projesinden geri çekilmesidir. Geçtiğimiz haftalarda oldu, bu deprem etkisi yarattı. İkincisi Sir Alan Duncan’ın İngiliz parlamentosunda yaptığı açıklama. Bu da çok büyük bir deprem etkisi yarattı. Şunu söyleyebilirim: Bugün kendi kendine deklare edilmiş Kıbrıs’ın MEB bölgesinde, Güney Kıbrıs eğer silahlı bir çatışmaya girişecekse ne ABD’nin ne Almanya’nın ne Fransa’nın yardıma geleceğini sanmıyorum. Neden? Çünkü çok büyük bir küresel denge değişikliği dönemine girdik. Yani siz büyük bir kanserle uğraşıyorsunuz ki bana göre bu kanser Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi, Arktik Okyanusu,  NATO Rusya  ilişkileri, ABD-Çin ilişkilerinde yaşanıyor. ABD’nin zaten 280 gemisi var. Karşısındaki bloğun daha fazla gemisi var ve ateş gücü de yoğun. Böyle bir durumda kalkıp da Güney Kıbrıs Rumlarının, ispat edilmiş rezervleri 1 trilyon metre küp bile değilken, burada Türkiye gibi eski müttefikiyle ve de güçlü bir rakiple çatışmaya girmesini ben hayal bile etmiyorum açıkçası. Ama onun haricinde hibrid savaşının gereğini her türlü yaparlar. Benim gördüğüm en ciddi tehlikeyi söyleyeyim: Türk devlet mekanizmasını zayıflatmayı hedefleyebilirler. Türkiye’de bir turuncu devrim benzeri hareketlenmeyi hedefleyebilirler. Buna Türkiye’nin çok dikkat etmesi lazım. Mesela son haftalarda BBC, DW gibi yabancı ajansların Türkçe servislerinde muazzam bir artış görüyoruz. Burada şu mesajı veriyor: “Ben ciddi bir psikolojik harekata hazırlanıyorum.” Bu esasında kurşunlardan daha tehlikeli.

“Allah kimseyi Türkiye’yle savaştırmasın, onlara üzülürüm.”

SH: Güney Kıbrıs’ın bu tutumunun, yasal bir dayanağı var mı? Türkiye bu hak gaspına karşı ne yapabilir?

CG: Dünyada böylesine kötü bir örnek yok. Türkiye’den haksız yere kendisinden çalınan 150 bin km2 alandan bahsediyoruz. 9 kilometre çevresi olan bir Meis adası var. 1500 km kıyısı olan Anadolu’dan, kalkıp yüzde 75’i çalıyor. Böyle bir örnek yok. Bunu ABD de İngiltere de görüyor. Türkiye bugüne kadar nefesini tuttuysa hakikaten büyük bir devlet olduğu için tuttu. Bunun yani siyasi iktidarla, hükümetle ilgisi yok. Türkiye’yi büyük bir devlet olarak görmemiz lazım. Bu ülke, Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’teki Sampson  darbesinden 120 saat sonra haritayı değiştirmiştir. Türkiye’nin yeteneğini de biliyorlar ki o zaman savunma sanayimiz bir birimse, bugünkü savunma sanayimiz 70 birim. O zamanki nüfusumuz 35 milyonsa, şimdiki nüfusumuz 81 milyon. O zaman daha PKK terörü yok, 84’ten beri savaşan, neredeyse son 35 yıldır savaşan bir Türkiye söz konusu. Allah kimseyi Türkiye’yle savaştırmasın, onlara üzülürüm. Bu kadar net söylüyorum.

“Türkiye, Ege’de dezavantajlı duruma düşmemek için MEB’i ilan etmiyor.”

SH: Akdeniz’deki rezervler noktasında bir iddia var. Aslında Güney Kıbrıs’ın o bölgede çok ciddi bir rezerv bulamadığı ve kayda değer bir rezerv olmadığı için, diğer bu ülkelerin de Güney Kıbrıs’a desteğe gelmeye ve savaşmaya gerek duymadıkları konuşulanlar arasında. Bu doğru mu?

CG: Evet, bugün baktığımız zaman İsrail’in Leviathan ve Tamar sahaları, çok zengin sahalar. Bunlar zaten İsrail’i net ihracatçı yaptı. Ama Afrodit sahası, yani Kıbrıs’ın 11 ve 12’de bulduğu saha, bir trilyonun çok altında. Yani 150 milyar metre küp. Örneğin East-Med boru hattını yapabilmeniz için, en az çıkarmanız gereken miktar yarım trilyon metre küp olması lazım. Şu an, “Bu oyunun en şanlısı ve kazananı kim?” diye sorarsanız, “Mısır” derim ben. Çünkü Mısır’ın Zohr sahası ve geçen yıllarda bulunan Noor sahası ki bizim 5 numaralı sahanın güneyine düşüyor, toplamda 1.5 trilyon metreküpü buluyor mesela. Mısır gerçekten doğal gaz zengini ülke statüsüne girme aşamasında. Güney Kıbrıs bölgesinde yok mu? Var. Şimdiki teknolojiyle bulduklarını açıkladılar. Şimdilik yetersiz ama yarın? Mavi Vatan Tatbikatı sürdürülürken ne dedi Exxonmobil? “10 numarada gaz buldum.” dedi. Bu tamamen psikolojik bir harekattı. Şunu demek istiyorum: Beğenelim, beğenmeyelim, karbondioksit salınımlarına, ozon tabakasının delinmesine rağmen maalesef, 21.yüzyılın sonuna kadar biz hidrokarbonlara bağımlı olacağız. En azından 2050’ye kadar hidrokarbonlar, %50’nin üzerinde, birincil enerjide önemli olacak. Dolayısıyla nüfus artıyor. 15 yılda bir dünya nüfusu 1 milyar artıyor. Dolayısıyla her ülke için deniz yetki alanlarındaki bu tür rezervuarlar, uğruna savaşa girecek kadar mühim. Ama burada ülkelerin eşit boyutta olması lazım. Bugün Vietnam’la Çin’in, Güney-Çin denizinde çok ciddi sorunu var. Vietnam’a bakıyoruz, kiminle ittifak yapıyor? ABD ile. Halbuki kaç Vietnamlı öldürdü ABD? 1 milyon. Demek ki ne kadar ciddi bir alan suyun altı, Ne kadar ciddi bir rekabet var? O nedenle Çin’in örneğinde yaşadığımız gibi Güney Kıbrıs da aynı şekilde bakıyor ve ittifak sistemi kurmaya çalışıyor. Türkiye’ye karşı son iki yılda 20 tane tatbikat yapıldı. Neredeyse her ay bir tatbikat. Diğer yandan bakıyorsunuz, Türkiye’ye karşı 6 ayrı blok kurmuşlar. Mısır-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs… Bakıyorsunuz, Güney Kıbrıs ve farklı AB ülkeleri… Bakıyorsunuz, Gaz Forumu, tüm sahildarların dahil olduğu… Bakıyorsunuz, AB Güney Akdeniz Ülkeleri Forumu… Bunların hepsi Türkiye’ye karşı. Son 4 yılda neredeyse 12’ye yakın askeri anlaşma imzalanmış. O bakımdan, Türkiye’nin yapması gereken şuydu diye düşünüyorum: Şu ana kadar Türkiye MEB’ini ilan edebilirdi, kıta sahanlığı yerine. Ama Ege sorunu çözülmediği için, Ege’de kendisini dezavantajlı duruma düşürmemek içim MEB’i ilan etmiyor. Çünkü MEB ilan etmek için Yunanistan’la sınır anlaşması yapmanız lazım. Ege’nin sınırları belli değil. Ege’nin içinde kendi ciddi sorunları var. Yani işgal altındaki adalar sorunu, sınırlandırmayı etkiliyor. Ege’nin kıta sahanlığı çözülecek gibi değil şu an, 76’dan beri dondurulmuş. Karmakarışık bir durumla karşı karşıyayız. O nedenle Türkiye’nin yaptığı doğrudur. “32derece -16dakıka -18saniye doğu boylamı ile 28 derece doğu boylamı arasında benim kıta sahanlığım var. Orta hat da Mısır’la olan alandan geçiyor.” dedi. Burada eksik olan bana göre şudur: Libya’yı da katması gerekirdi. Çünkü Libya’yla karşılıklı sahil durumu var. Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Cihat Yaycı Amiral’in tezidir, çok doğrudur: Bingazi ile Fethiye sahillerinin karşı karşıya olduğunu ispat etmiştir. Bunun da ciddiye alınması gerekir, bu alınmadı. Ama en önemlisini söyleyeyim: Türkiye, Suriye’yle masaya oturmalıydı. Bundan daha kritik bir durum yok. Türkiye’nin hala Esad’a “Esed” demesini anlamış değilim. Güneyinde denize çıkışı olan bir kürdistan devletinin kurulma aşamasında, Suriye gibi müttefiki yanımıza çekmemiz varken, sadece dini bir ideoloji üzerinden ötekileştirmeyi anlamış değilim. ayrıca her halükarda Lübnan’la oturup anlaşmamız gerekirdi. Neden? Kuzey Kıbrıs’ın gelecekte bağımsız bir devlet olarak, özellikle Karpas Yarımadası’nın deniz yetki alanının sınırlarının belirlenmesindeki etkileşimi açısından. O yüzden Lübnan’la ilişkileri en üste taşımamız gerekirdi. Diğer bir konu da tabii ki Libya’yla olan ilişkiler… Libya’yla ne yapıp edip bizim “Deniz yetki alan sınırlandırmasını yapmamız gerekirdi” diye düşünüyorum.

“Türkiye, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a 150 bin km kareyi bırakmadığı; denize çıkışı olan bir kürdistana izin vermediği sürece kötü çocuk olmaya devam edecektir.”

SH: Türkiye’nin Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) olarak kabul ettiği alanda İtalyan petrol platformu sondaj çalışması yaptı ve deniz kuvvetlerimizce izin verilmedi. ABD’nin de açıklamalarının tavizkar olduğunu biliyoruz. Bu yaşananlar nedeniyle Türkiye, Akdeniz’e uzak ülkelerle de sorun yaşayan bir konumda bulunuyor. Bu durumu nasıl okumak gerekir?

CG: Ona şöyle cevap vereyim. İttifak sistemlerinde ülkeler ittifak seçerken, güçlünün yanına geçmeyi tercih ederler. Türkiye’ye baktığımız zaman 2002’den beri, tek parti tarafından her seçimde kazanarak gelinmiş. Ama tek parti iktidara ilk geldiğinde, Batı’yla iyi ilişkiler içerisinde ve Batı’nın istediği jeopolitik hedeflere yardım eden ve destek veren konumdaydı. 2012-13’ten itibaren tamamen, 180 derece rota değişikliği ile Batı’nın çıkarlarını ikinci plana iten, kendi çıkarlarını ve hayatta kalmayı öne çıkaran ve 15 Temmuz’dan sonra bu işin artık hayatta kalma mücadelesine dönüştüğü bir jeopolitik konjonktüre girdi. Türkiye şu an Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a bu 150 bin km kareyi bırakmadığı sürece; denize çıkışı olan bir kürdistana izin vermediği sürece; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin korunmasına hassasiyet gösterdiği ve Karadeniz’de, NATO’nun çok büyük varlık göstermesine izin vermediği sürece kötü çocuk olmaya devam edecektir. Hatta buna şunu da ekleyebiliriz: Kuzey Kıbrıs’taki kolordunun geri çekilmesi. Onların istediği gibi gelişmiş bir Annan Planı’yla Türkiye’nin ve KKTC halkının tamamıyla aleyhinde çözüme “Evet” denmediği sürece, Türkiye mahallenin kötü çocuğu olmaya devam edecektir. Bir kere bunu görmemiz lazım. Buradaki şu söylem yanlıştır: “Herkesle kavgalıyız.” Suriye ile ilişkiler hariç, bu yanlıştır. Çünkü Suriye’yle ilişkiler gördüğümüz kadarıyla din temelli faktörlere bağlı. Halbuki diğer ülkelerle; Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, ABD tamamen, Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarına aykırı davranışlar içinde olduğu için ilişkiler kötü. Bugün aklı başında bazı devlet adamlarının, bazı akademisyenlerin bile “Herkesle kavgalıyız.” söylemi var. Bu çok yanlış, kavganın nedeni, Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının zedelenmemesi. Türkiye’nin gelecek kuşaklara jeopolitik kayıp vermemesi için bu anlaşmazlık. Bugün Ege adalarını, Batı Trakya’yı geri alabiliyor muyuz? Türkiye’nin o dönemde güçlü bir donanması olsaydı, biz Midilli’yi, Sakız’ı, Sisam’ı, Anadolu’nun içine girmiş bu kadar adayı Yunanistan’a bırakır mıydık? Asla.

“Sevr’de, Türkiye’nin anavatanının parçalanması isteniyordu. Bu kez de Türkiye’nin mavi vatanı parçalanmak isteniyor.”

SH: Ekonomik ilişkilerimizin de olduğu Mısır, Lübnan, Katar gibi bölge ülkelerinin de Türkiye’yi bu noktada yalnız bıraktığını biliyoruz. Türkiye bu anlamda, özellikle Akdeniz’e kıyısı ülkelerle bir uzlaşma sağlayamaz mı,  dış politikada nasıl bir tutum sergilemek gerekir?

CG: Lübnan’ın kazanılabileceği taraftarıyım. Ama şunu da unutmayalım: Demin ne dedim? Hegemonya geri çekiliyor. Geri çekilirken de her türlü gücünü sonuna kadar kullanır. Örneğin; Golan tepelerinin işgalinin tanınmasından tutalım da Batı Şeria’daki yerleşimlere onay verilmesi gibi… Düşünün, siz oyun kurucu, süper bir ülkesiniz ve güvenilir arabulucu konumundasınız, Birleşmiş Milletler’i kurmuşsunuz, dünya düzenini “Washington Consensus” adı altında tesis etmişsiniz, IMF’yi(Uluslararası Para Fonu) kurmuşsunuz, Dünya Bankası’nı kurmuşsunuz, dolar sistemini kurmuşsunuz. Dünyanın en önemli deniz ulaştırma rotalarını kontrol eden sistemi kurmuşsunuz. 11 uçak geminizle dünyada büyük bir jandarmalık yapıyorsunuz. Bu ülke çıkıyor, “Birleşmiş Milletler’in güvenlik konseyinin çıkardığı kararları tanımıyorum.” diyor. Bu neyi yaratmış oluyor? Muazzam bir hukuksal çöküş, ahlaki bir çöküş. Niye? Siz ahde vefa etmiyorsunuz, bir kere imza attığınız bir kararı tanımıyorsunuz, BM kararını. Dolayısıyla ortaya ne çıkarıyor? Karmaşa ve gücün hüküm sürdüğü bir dönem. O zaman, her ülke güç ittifaklarına yöneliyor. Bugün Türkiye’nin, Rusya’ya ve Çin’e yaklaşması bu sistemin sonucu. ABD, 15 Temmuz’da başarılı olsaydı, bugün Türkiye bu tartışmayı zaten yapmıyor olacaktı; çünkü saydığım bütün alanlarda taviz vermiş olacak,  çöken hegemonya tarafına geçmiş olacaktı. Ama belki 10 yıl, 20 yıl sonra o sistem çöktüğü için, yeni sistem kurulurken siz parçalanmış bir devlet olarak yerinizi alacaktınız. O bakımdan Türkiye şu an, 1.Dünya Savaşı’nda yaptığı hatayı yapmıyor. O zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü bir donanması, ordusu olsaydı gidip Almanya gibi macera arayan bir devletle ittifak sistemine girmezdi. Belki de gücüyle bağımsız da kalabilirdi. Ama o kadar zayıftı ki zaten savaşın nedeni Osmanlı’yı parçalamaktı, böyle bir savaştan kaçamazdı. Ama şu an Türkiye’ye bu yapılamaz. Sevr’de, Türkiye’nin anavatanının parçalanması isteniyordu. Çünkü Türkiye parçalanmaya müsaitti. Balkan Harbi’nde küçücük Bulgaristan Çatalca’ya kadar gelmişti, Yunanistan iki ayda bütün adaları almıştı. Şimdi durum öyle değil. Bu kez Türkiye’nin mavi vatanı parçalanmak isteniyor. Ama Türkiye “Bir dakika!” diyor, şartlar yüz yıl öncesindeki gibi değil. “Çok güçlü bir donanmam var, istersen dene.” diyor. Kimse de bunu deneyemez.

“Ben olsam onların da hak iddia ettiği 5 numaralı sahayı tanımaz ve Fatih’i orada deldirirdim.”

SH: Türkiye’nin Fatih sondaj gemisiyle yaptığı çalışmalara gelmek istiyorum. Türkiye aslında kendi egemenlik alanında sondaj çalışmaları yapıyor; ancak Fatih sondaj gemisinin buna rağmen büyük bir tepkiyle karşılandığını söylemiştiniz. Türkiye’nin bu alanda yapacağı sismik-sondaj çalışmalarını devam ettirebilmek için ne yapmalı?

CG: Bunların küstahlığı şöyle: Şu an Fatih’in çalıştığı yer Baf’ın 45 mil batısı, zaten Türk deniz yetki alanlarının tartışmasız olduğu bir yer. Ama bunlar o kadar hayasız, o kadar ahlaksız, o kadar şımarıklar ki… Bu bölgeyi Güney Kıbrıs’ın kıta sahanlığı içerisinde gösterecek kadar. Türk hükümetinin bence, bundan sonraki aşamada yapacağı, bunların 2007’de verdiği 1-4-5-6-7 numaralı sahalarda delme yapmak olmalı. Bu alanlar Türkiye’nin kıta sahanlığına giriyor. Ben olsam şahsen, Delme işlemini 5 numaralı sahada yapardım. Yani onların da hak iddia ettiği, lisans verdiği yerde. Adam o kadar küstah ki hem benim sahama giriyor hem de benim sahama girdiği yerde, bir de lisans veriyor. Ben o sahayı tanımazdım. Orada gider, Fatih’i deldirirdim. Şu an Türkiye zaten hakkı olan yerde yapıyor; ama görüyoruz ki buna bile tahammül ediyorlar.

“Kıbrıs’taki sorunların çözümü için yeni bir sürece girmemiz gerekiyor.”

SH: Fatih Sondaj gemisi söylediğiniz üzere, bir nevi savaş ilanı gibi, egemenlik alanlarına ihlal gibi görüldü. Bu yönde açıklamalar yapıldı, bu açıklamalar nereye varacak? Kıbrıs’ta hukuki bir çözüm aranabilir mi?

CG: Şöyle düşünelim: “Sizin eviniz var, karşınızda komşu çiftlik var.” diyelim. Ortada da bir mera var hayvanların otladığı. Siz diyorsunuz ki kendi ailenize, “Bizim meranın sınırı şuradan geçiyor.” Öbür taraf da diyor ki “Hayır, o sınır oradan değil, buradan geçiyor.” Ortada uluslararası hukuki bir merciin, BM’nin tanıdığı egemen ülkelerin karşılıklı imza atarak Vestfalya Prensipleri’ne göre, Viyana Prensipleri’ne göre diplomatik şekilde, karşılıklı teati edilmiş bir sınırlandırma anlaşması yok. Herkes iddiada bulunabilir, durum bu. Türkiye diyor ki “Ben içtihatlara bakıyorum. UNCLOS, yani BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne bakıyorum ve bu değerlendirmeler ışığında 100’den çok dava var. Bu davaların sonuçlarına bakarak diyorum ki ‘Benim deniz yetki alanım buradan geçer.’ Adaların payı azdır, adaların karşı tarafta olması, orantısallık problemi, sahil uzunlukları,” encroachment” denen Körfez’in çıkışını kapama vb bir dolu şart var. Bu şartlara bakarak deniz hukukçuları çalışmışlar ve bir sınır çizmişler. Onlar da bir sınır çizmiş. Bunun sonu ne olacak? Bunun sonunda normalde, medeni iki ülkenin nereye gitmesi lazım? Oturacak karşılıklı görüşecek, anlaşma olmuyorsa tahkime gidecek. Bu da Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı. Nasıl Romanya ile Ukrayna gitti Yılan Adası yüzünden? Divan 2009’da Ukrayna aleyhine karar verdi. Hiç kimse beklemiyordu o kararı; ama mantıklı. Nasıl gideceğiz biz? Türkiye Güney Kıbrıs’ı tanımıyor, Kuzey Kıbrıs da Güney Kıbrıs’ı tanımıyor. Güney Kıbrıs, Türkiye’yle aynı masaya oturmuyor. Ortada KKTC  aleyhinde verilmiş 5 tane BM Güvenlik Konseyi kararı var. Bu kararların çoğu GKRY denen haydut devleti, Kuzey Kıbrıs’ı da temsil edecek şekilde tek ada devleti olarak tanıyor. Türkiye bu kararların hiçbirini tanımıyor haklı olarak. Demek ki yeni bir sürece girmemiz gerekiyor. O zaman belki de şu yapılacak: Aynen Bern Mutabakatı’nda olduğu gibi, 12 Mart 1976’da ne dendi? “Bunu biz çözemiyoruz, o zaman açık deniz alanlarındaki sismik araştırma işlemlerini karşılıklı olarak yasaklayalım.” Belki de Türkiye ile Kıbrıs bunu yapacak; ama Kıbrıs’ın buna niyeti yok. Çünkü çok büyük yatırımlar yapıldı, milyarlarca dolar. Demek ki burada belki de dediğim gibi, “Taraflar makul sınırlar içerisinde faaliyetlerine devam edecek.” diye düşünüyorum. O yüzden dikkat edersek, esasında Güney Kıbrıs’ın 1’den 13’e kadar 2007’de yayınladığı sınırları, esasta ben Türkiye’nin çıkarlarını da düşünerek 1-4-5-6-7 hariç daha makul olduğunu düşünüyorum Kuzey’deki sınıra nazaran. Belki de Türkiye diyecek ki “Bu işin sonu yok, bu işi ancak şu şekilde dondururum: Ben 1-4-5-6-7’deki kendi payımı da bu sınırı çizerek koruyacağımı söylüyorum, onun haricinde ne yaparsan yap.” da diyebilir veya şunu diyebilir: “Kuzey Kıbrıs’ın haklarından ben feragat ediyorum, şöyle feragat: Kuzey Kıbrıs’la Güney Kıbrıs’ı bağımsız iki devlet olarak savunalım ve Kuzey Kıbrıs kendi evine, Güney Kıbrıs kendi evine gitsin. Kuzey Kıbrıs’ın deniz yetki alanları, Karpas dahil tabii ki.” Biliyorsunuz, Annan Planı’nda en büyük pay Karpas’tan alınıyordu. Çünkü Karpas’ın kıyı uzunluğunu kattığımız zaman, şu an Kuzey Kıbrıs’ın kıyı uzunluğu, Güney Kıbrıs’tan uzun, bunu kaldıramıyorlar. “Ben denizci bir devletim, Türkler karacıdır. Bunlar nasıl olur da Karpas’ı alarak bizim kıyı uzunluklarımızı ikiye katlıyorlar? Sadece kıyı uzunluğunu değil, deniz yetki alanını da etkiliyor bu durum.

“Güney Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs, tüm sahildarlarla konferanslar yaparak deniz yetki alanları sorununu çözmeli.”

SH: Akdeniz’deki sorunu çözmek için Münhasır Ekonomik Bölge’nin, Türkiye’nin adalar sorunundan dolayı ilan edemediğini söylediniz. Akdeniz’deki sorunların çözümünü de sağlayabilmek açısından, Ege’deki gasp edilen adalar sorununun çözümü için politik bir çözüm bulunabilir mi?

CG: Türkiye ve Yunanistan Dışişleri görüşüyor. Benim şahsi görüşüm, ben şu an maksimalist şekilde düşünüyorum, onlar nasıl maksimalist davranıyorsa ben de davranırım. Yani Rodos’a, ve diğerlerine sadece karasuyu kadar pay bırakarak sınırları çizerim. Şu an bizim zaten ilan ettiğimiz bu. Ama bunu Dışişleri’miz genelde kabul etmiyor. Neden? Bunun Ege sorunlarını alevlendireceğini, işin içinden çıkılmaz bir probleme dönüştüreceğini düşünüyor. O yüzden 28’i ilan ederken de ne dedi? “Gelecekte Ege sınırlandırması yapılırken bunu tekrar gözden geçireceğim.” dedi, 28 boylamını. O bakımdan kolay bir iş değil, bunu söyleyeyim. İki ülkenin siyasi ittifaka gitmesi… Diyelim ki “Türkiye ile Yunanistan’ın gelecekte gevşek federasyona gittiği… Denenmedi mi bu? Denendi. Celal Bayar zamanında denendi. Mustafa Kemal, Venizelos döneminde Kabotaj Kanunu’nu Yunanistan lehinde genişletecek kadar… Türk-Yunan denizcilik anlaşmaları imzalandı, o dönemde yaşandı bunlar. Yarın da bir bakarsınız, mucize olur. Yunanistan diyebilir ki “Yeter, ben ABD’nin, AB’nin boyunduruğundan bıktım. Artık bağımsız bir devlet olmak istiyorum.” Şu an bağımsız falan değil, tam anlamıyla vekil bir devlet, büyükler ne derse onu yapan bir devlet. Çipras tamamen sol eksenli, anti Amerikan bir parti lideriydi; şu an Amerika’ya ilave üs vermeyi düşünüyorlar. Yani vekil devleti daha nasıl tarif edeyim size? O bakımdan şu an Türkiye doğru olanı yapmaktadır. Dediğim gibi Libya’yla, Lübnan’la, Suriye’yle olan ilişkileri geliştirmesinde fayda var. Diğer yandan da iki devletli çözüm sağlandıktan sonra oturup çoklu konferanslarla, Güney Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs, tüm sahildarlarla konferans yaparak bu deniz yetki alanları sorununu çözmesi… Bundan başka bir çözüm düşünemiyorum.

SH: Türkiye şu anki politik koşullar içerisinde, usulüne uygun olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi ya da bunu destekleyecek politikalar mı üretebilir mi?

CG: Dışişleri buna direniyor, nedenleri var tabii. Ama şu anki kıta sahanlığı sınırlarının, yani 28-32-16-18 ve altta Mısır’la ortay çizgi, böyle bir şeyin bile BM kayıtlarına girmesi, bu iyi bir şey. Yoksa eskiden, bunun olmadığı dönemde 2004’te ve 2013’te verilen iki nota var. Bir tanesinde 28 yok, öbüründe 28 var. 18 Mart 2019 notası, ikincinin tekrarı gibi oldu esasında. Ama dediğim gibi bu, hiç yoktan iyidir.

“Türkiye’nin, çok partili demokrasiye geçtikten sonra çok ciddi devlet adamı sorunu olmuştur.”

SH: Denizlerimizdeki, KKTC’deki ve dış politikadaki bu sorunlara karşın iç politikada da sorunlar yaşıyoruz. Erdoğan’ın “Türkiye ittifakı” söylemi de olmuştu. Denizlerimizde, Doğu Akdeniz’de çözülmeyi bekleyen bu kadar sorun varken iç politikada da çeşitli anlaşmazlıklar ve tartışmalar sürüyor. İç politikadaki çatışmalar ve “Türkiye ittifakı” söyleminin, en azından dış politikada faaliyete geçememesi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki sorunları nasıl etkiliyor?

CG: Kötü etkiliyor tabii. Türkiye’de jeopolitik, okullarımızda öğretilmez. Jeopolitik, jeostrateji, ülkelerin milli güçleri, milli güç politikaları öğretilmez. Bunda tabii ki neredeyse son 70 yılın Atlantik politikalarının çok büyük rolü vardır. Türkiye’de deniz gücü kavramları ve deniz tarihi de objektif şekilde anlatılmaz. Dolayısıyla bunları üst üste koyduğumuz zaman, devlet adamlığıyla siyasetçiliğin ayrı iki kutupta olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin çok partili demokrasiye geçtikten sonra çok ciddi devlet adamı sorunu olmuştur. “Çok ciddi.” diyorum bakın. Siyasetçi sorunu olmaz, Türkiye’de siyasetin kalitesi zaten çok düşüktür. Bu kalitesizlik devam ettiği sürece iktidarın, muhalefetle böylesine çok ciddi jeopolitik konularda bir araya gelmesinin kolay olmayacağını değerlendiriyorum. Ama her şeye rağmen, devlet dediğimiz varlığın kendine has bir mekanizması var, bürokrasisi var, oturmuşluğu var. Buna güveniyorum ben. Yoksa bu sistem de çökerse o zaman 15 Temmuz’u başarılı olmuş kabul etmemiz gerekir zaten, Türkiye kendini jeopolitik alanda savunmadığı sürece. Ama bugün muhalefete baktığımız zaman, açıklamalarında görüyorum ki mesela Doğu Akdeniz’de yer yerinden oynuyor; ancak Türkiye’nin ana muhalefet partisinde bu konuyla ilgili ciddi hiçbir açıklama duymadık. Bu da tabii şöyle endişeye sevk ediyor: “Ana muhalefet iktidar olduğunda ne olacak?” sualini kendi kendime soruyorum. Ama “Bizim gibi bipartizan, yani hiçbir şekilde siyasete dahil olmayan, siyaset üstü kalan kişi ve kurumların varlığı da bu ülke için yol göstermeye devam edecektir.” diye düşüyorum.

“Türkiye’nin jeopolitik bir saldırı altında olduğu bir ortamda, Kanal İstanbul ile bir ada devletçiği yaratmak çok riskli olur.”

Ertuğrul Şen (EŞ): Bu konuların yanında Kanal İstanbul Projesi hakkında bir sorum olacaktı. Sizce Kanal İstanbul projesi gerçekleşecek mi? Gerçekleşirse stratejik anlamda ve deniz güvenliği açısından ne gibi zararları var?

CG: Ben bu projenin başından beri gerçekleşmeyeceğini savunanlardanım. Bunun birçok nedeni var. Ama en büyük nedeni Türkiye’nin içinde bulunduğu finansal durum, bu bir. İkincisi, bu kanal kazıldıktan sonra çıkacak toprağın nerede kullanılacağı ve bunu kazabilecek yeteneğin Türkiye’de hazır olmaması. Çok büyük miktarlardan bahsediyoruz. Türkiye’nin bu dreci yapabilecek yeteneği çok kısıtlı. Diğer taraftan tabii ki bu projenin gerçekten çılgın olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaratacağı etkiler çılgınlığın ötesinde, Türkiye’ye çok büyük stratejik, ekolojik yaralar açacaktır. Ama en büyük yara, ben jeopolitik açıdan bakıyorum, Batı İstanbul adasını yaratıyorsunuz, bir ada devletçiği kuruyorsunuz. Trakya’nın savunması tamamen ortadan kalkıyor. Çok acil durumlarda neredeyse kilometre kareye 5 bin kişinin düştüğü, küçücük 1.500 km kare bir alandan bahsediyoruz. Buranın bir savaş, bir doğal felaket ve kaza durumunda tahliyesinden tutun,  gıda güvenliği, su güvenliğine kadar çok ciddi sorunları olacağına inanıyorum. Neticede 9-10 tane köprüyle dış dünyaya bağımlı. “Türkiye’nin bu kadar jeopolitik bir saldırı altında olduğu bir ortamda, kalkıp sanayinizin, ekonominizin, hizmet sektörünün %70’inin olduğu bir alanı, bir ada devletçiğine dönüştürüp dört tarafını denizle çevirmeniz çok riskli olur.” diye düşünüyorum. Balkan Savaşı, 1.Dünya Savaşı tecrübemiz var. Tarihin yaratıcılığını kimse bilemez. O bakımdan bu proje jeopolitik açıdan bir kere çok tehlikeli. Geçen hafta İstanbul Barosu’nun yaptığı “Kanal İstanbul Paneli”nde konuşmacıydım. Orada çok kıymetli deprem uzmanları, çevre uzmanları, deniz biyologları, deniz bilimleri uzmanları konuştu. Çevre felaketi açısından yaratacağı etkiler bu röportaja yetmez, muazzam bir zarar. O panelin de sonuç belgesini internetten okumanızı öneririm. O alanlar kendi ihtisas alanım olmadığı için yorum yapmak istemiyorum. Bir de tabii Montrö’yü göz göre göre tartışmaya açacak bir şey. Montrö’nün hukuksal bütünlüğünü bozuyor, Montrö’nün tarif edildiğini alanı bozuyor. O bakımdan Karadeniz’in bu kadar yoğunlaştığı, Rusya’nın güneyden kuşatılması için NATO’nun üstüne düştüğü dönemde kalkıp Kanal İstanbul gibi coğrafi yeni bir varlığı yaratmanın çok gereksiz olduğunu düşünüyorum.

“Kanal İstanbul’a para harcayacağınıza, Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı yapın.”

EŞ: Projenin savunulması noktasında şöyle bir iddia var: Boğazın güvenliği sağlamak, ve yabancı gemilerin geçişini Kanal İstanbul’dan sağlayarak, boğaz ve çevresini tehlikelerden korumak. O zaman boğaz için geçerli olan tehditler Kanal İstanbul çevresi için de geçerli olmayacak mı?

CG: Tabii. Mesela Boğaz’da en dar yer 700 metredir. Orada en dar yerse 50 metre. Orada bir Independenta kazası olduğunda onu çekmek mümkün olmayacaktır ve o civardaki tüm yapılar felakete kurban gidecektir. İkincisi tabii ki en önemli olay -bunun için yapılıyor- tanker trafiğini azaltmak için. Günde kaç tanker geçiyor? 25. E peki siz buna bu kadar para harcayacağınıza, Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı yapın Kuzey’den Güney’e. 25 tankeri geçireceğinize deyin ki “Samsun’u mecburi tuttum.” Nasıl Süveyş Kanalı’nda SUMED boru hattı var, kanaldan geçeceğine geliyorlar, SUMED’e yanaşıp veriyorlar. Aynı şey yapılabilir, bunlar düşünülemeyecek şeyler değil.

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş