“Asıl baskı ve sansür kültür sanat mahallesinde var”

0 Yorum

Bakan Ömer Çelik sessizliğini bozdu, o iddialara ilk kez yanıt verdi! Fazıl Say ve Atatürkçüler için ne dedi?

Kültür Bakanlığı’nın adı son dönemde sık sık sansür iddialarıyla gündeme geliyor. Geçtiğimiz hafta Fazıl Say’ın bir eserinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası programından çıkarıldığı öne sürülünce ortalık karıştı.Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Gezi belgeseliyle ilgili yaşanan kriz de ister istemez Bakanlık’la ve iktidarın kültür politikalarıyla ilişkilendirildi. Geçmişte tiyatrolara verilen destekler ile ilgili polemikleri de hatırlayacaksınız… Tüm bu tartışmalar yapılırken Kültür Bakanı Ömer Çelik sessiz kalmayı tercih etti, resmi açıklamalar dışında özel demeç vermedi. Bu röportaj bu anlamda bir ilk…

Ömer Çelik AK Parti’nin kuruluşundan bu yana partide yer alan ve hareketin entelektüel öncülüğünü yapan isimlerden biri. Yeni Türkiye kavramının kafa karışıklığına, hatta bazı kesimlerde endişeye yol açtığı şu günlerde bu kavramın tam olarak ne ifade ettiğini de sordum. Kadrolaşma, hayat tarzlarına müdahale, muhafazakârlaşma, Atatürk ve laik cumhuriyet değerlerinden uzaklaşma eleştirilerini yanıtlamasını istedim.

Kültür Bakanlığı’nın sansür uyguladığı iddialarına cevabınız ne?

Bu bir propaganda… Az sayıda ama sesi çok çıkan bir kesimin iddiası. “Şu özelliklere sahip olduğumuz için kaynaklarımız kesiliyor” diyorlar. Peki niçin kaynaklar yıllar boyunca hep aynı insanlara aktarılmış? 10 yıl boyunca devletten destek almış bir tiyatro sahibi sistemini hala oturtamamışsa desteği çektik diye kızmaya hakkı yok, çünkü genç insanların da bu kaynaklardan faydalanmaya hakkı var. Bakan olarak genç sanatçılara alan açmaya çalıştığım zaman ya da kaynakların çoğulcu bir anlayışla aktarılmasını öne çıkardığım zaman “baskı ve sansür var” deniyor. Tam tersine, baskı ve sansür kültür sanat mahallesinin kendi dinamikleri içerisinde var. Belli bir ideolojik yaklaşıma sahip olmayanlara mahalle baskısı yapıyorlar.
Bu iktidar kendi dünya görüşüne uymayan sanatsal eylemleri desteklemiyor ve mümkünse engelliyor eleştirisinin haklılık payı yok mu?

Aslında gerçeğin ne olduğunu herkes biliyor ama kimse sesini çıkarmıyor. Biz çoğulculuk istiyoruz. Hiç ayırt etmeksizin kültür sanat insanlarının bu ülkenin en büyük değerleri olduğunu düşünüyorum. Büyük hizmetler yapıyorlar ama kültüre ve sanata harcaması gereken enerjiyi ideolojik kavgalara ayıran bazılarının herhalde kültür sanat mücadelesi verdiğini söyleyemeyiz.
Fazıl Say’ın eserlerinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrası programından çıkarıldığı doğru mu?

Kişilerle ilgili konuşmayayım ama o haberler baştan sona yanlış. Çıkarılmış bir şey yok. Eserin icra edileceği tarih ve yer belli. Bakanlık buna çok net cevap verdiği halde, bazıları sansür iddiasını bir propaganda zemini olarak gördükleri için, bazıları da mağdur sanatçı rolünü çok sevdiği için bu iddiayı sürdürdüler. “Bakanlık sansür yaptı” demek kolaycılık. İddia ediyorum, kültür sanat mahallesinin ideolojik muhtarlarının yaptıkları baskılarkarşısında en özgürlükçü pozisyon bakanlığa aittir!
Programdan çıkarılıp tepkiler üzerine tekrar koyulduğu da iddia edildi…

Öyle bir şey mümkün değil çünkü program 1 Ekim’den itibaren internet sitesinde yayınlanıyor. İddialar baştan aşağı yalan…

Devlet tiyatrolarının oyun metinlerinin Bakanlık bünyesindeki bir kurul tarafından genel ahlaka uygunluk açısından denetlendiği söyleniyor. Böyle bir şey var mı?

Bu iddiaların hiçbiri doğru değil. Sansür heyeti gibi bir şeyin olması söz konusu değil. Ama buraya aktarılan kaynağın nasıl kullanılacağına dair toplumun genelinin söz söyleme hakkı vardır. Bunun hesabını da siyaset kurumuna sorar. Kaynağı kullanırken belli hassasiyetlerimiz olmayacak mı? Devlet Tiyatroları bünyesinde “Edebi Kurul” vardır, “Sanat ve Yönetim Kurulu” vardır. Devlet Tiyatrolarında oynanacak eserler Edebi Kurul tarafından seçilir. Dünyanın her yerinde bu kararlar verilirken de kamu kurumları toplumun genel ve ortalama hassasiyetlerini gözetirler. Son zamanlarda Fransa’da yapılan tartışmalar buna en iyi örnek…

Ne tür hassasiyetler? 

Çalışma biçimini belirleyen kurallarda şunlar yazılı: Yerli ve yabancı eserlerle halkın genel eğitimini, dil ve kültürünü yükseltmek, Türk Sahne Sanatlarının yurtiçinde ve yurt dışında gelişmesini ve yayılmasını, tanıtılmasını sağlamak, Türk dilini yerleştirmek…  ‘Temel değerler üzerinde doğru yargılara varılmasını sağlamak’ ve ‘sanat estetik duygusunu geliştirmek’ şeklindeki cümlelere dikkatinizi çekerim. Dolayısıyla seçilecek ve sahnelenecek eserlerin bu amaçlara hizmet etmesini aramak kadar doğal bir şey olamaz. Bu faaliyetlerin amacı budur zaten…

Antalya Altın Portakal’da Gezi belgeselinin sansürlenmesi de çok tartışıldı…

Ön jüri “bu konu değerlendirilsin, hukukçulardan görüş alınsın” demiş. Dünyanın neresinde olursa olsun kamu kurumlarının şemsiyesi altında yapılan faaliyetlerde hakaret, nefret suçu, şiddet teşviki gibi şeylere izin verilmez. Zannediyor musunuz ki nefret suçuna Fransız Kültür Bakanlığı destek verir?

Festival yönetiminin bu konudaki tutumunu tasvip ediyor musunuz?

Festival yönetiminde sektörü çok iyi tanıyan, bu alanda markalaşmış isimler var. Onlar dünyayı çok iyi tanıyan isimler, bu çerçevede karar verdiklerini düşünüyorum. Bu konuda dünyayı biraz takip etmek gerekir.
Özhan Eren’in ‘Çanakkale Geçilmez’ filmine 1 milyon 750 bin TL destek verilmesi de iktidarın siyasal tutumuyla ilişkilendirilmişti. Açık sorayım, Bakanlık sanat eserlerini desteklerken kendi taraftarlarını kollamak gibi bir politika mı izliyor?

Aynı dönemde aynı miktarda Semih Kaplanoğlu da destek almıştı. Kişi odaklı değil prensip odaklı bakıyoruz. Bu kararları da meslek örgütlerinden gelen sinemacılar alıyor. Desteklediğimiz filmlerin çoğu ödül aldı. Yelpazemiz çok geniş. Herhangi birine destek verdiğimizde “bu destek ideolojiktir” diyenler aslında “Başkalarına değil bana verin” demek istiyor. Bu konuda bir ideolojik yaklaşım üretmem, çoğulcu ve sivil olması gereken bir alan bu. Sadece genç insanların önünü açmak ve dezavantajlıların sesini duyurmak için pozitif ayrımcılık yaparım. İstanbul’daki biri sesini duyurma imkânına ne kadar sahipse, Diyarbakır’dakinin, Van’dakinin, Adana’dakinin de sesini duyurmasını gözetmek zorundayım. Mesela Kaan Müjdeci’nin Sivas filmine verdiğimiz destekle gurur duyuyorum.

MUHAFAZAKÂRLAR KÜLTÜR, SANAT VE ÇEVREDE GERİ KALDI ELEŞTİRİSİNE CEVAP

Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Ahmet Haluk Dursun’un “İmar ve inşaat işinde, yollarda, köprülerde kimse söz söyleyemiyor ama muhafazakârlar üç şeyi yapamadı; kültür, sanat ve çevre” eleştirisine ne diyorsunuz?

Kültür adamlarının bunu kendi içinde tartışması lazım.

Ama siz Kültür Bakanısınız…

Evet, Kültür Bakanıyım ama kültür sanat hayatının kalite standardını ölçecek yetkiyi kendimde görmem.  Ben siyasetçiyim. Entelektüel hayatımız hakkında kişisel pek çok değerlendirmem olabilir, ama siyasetçi olarak bunları ifade etmem doğru olmaz. Kültür sanat alanına karşı demokratik politikalar üretmekle mükellefim. Bu hizmetlerin toplumun her kesimine ulaşmasını sağlamak ve gençlerin önünü açmak için  politika üretirim.

İktidar inşaatlara ve diğer ekonomik yatırımlara odaklandı. Aynı çabayı kültür alanında görmedik…

Kültür alanındaki sonuçlar orta ve uzun vadede alınır. AK Parti hükümetleri döneminde kültürel hayat olağanüstü bir şekilde desteklendi. Bu konuda bütün AK Parti hükümetleri çok hassastı. Türkiye’yi demokratikleştiririz, özgürlüklerin önünü açarız, kimlikler üzerindeki asimilasyon politikalarını kaldırırız, bir alan yaratırız, kültür sanat alanında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bütçeler koyarız ama oradaki devinimin ortaya çıkması entelektüel hayatın işidir. Kültür sanat alanına olabildiğince kaynak ayırıyoruz. Ayrıca şu anki Bakanlar Kurulu’nun hemen hepsi entelektüel hayatın içinden gelen isimler. O yüzden kültürel hayatın güçlenmesi konusunda hükümet çok duyarlı.


“ATATÜRK’E SAYGI DUYUYORUZ AMA TARİHİ KAVRAYIŞLA DEĞERLENDİRİLMELİ”

Yeni Türkiye kavramının altını nasıl dolduracağımızı bilemiyoruz. Bu kavramdan siz ne anlıyorsunuz?

Temel ayrım halkın özneleşmesiyle ilgili. Eski Türkiye’de halk kimi seçerse seçsin hükümetin üstünde askeri ve sivil bürokrasiden oluşan bir devlet vardı. Demokrasiden bahsettiğinizde önümüze ‘Türkiye’nin kendine özgü şartları var’ diye karanlık bir tablo çizerlerdi. ‘Dış politika devlet meselesidir, hükümetler buna karışamaz’ anlayışı hâkimdi.  Yabancı sermaye tehdit olarak görülürdü.  Kültürel dayatmacılık vardı; halktan farklı bir kültüre bir anda adapte olması istenmişti. Oysa Yeni Türkiye kavramı halkın özne olduğu bürokratik değil demokratik cumhuriyete dönüşmüş bir siyasal sistemi, dünyayla entegre şeffaf bir ekonomi yönetimini, milli çıkarları gözeten ve medeniyet havzasına hitap eden ilkeli bir dış politika anlayışını ve evrensel kültürle iletişime açık bir kültürel hayatı kapsıyor.

Ama Yeni Türkiye söylemi halkın belli bir kesiminde endişe yarattı. Bu kavram daha muhafazakâr bir Türkiye’ye mi işaret ediyor? Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine uzak mı?

Askeri darbeler, Atatürk’ün bir subay ve bir devlet adamı olarak bu ülkeye katkılarının nasıl değerlendirileceği konusundaki tartışmanın önünü tıkadı. Bugün Atatürk’ten uzaklaşılıyor diye bazı kesimlerin yaptıkları propagandanın esasında kendi siyasal imtiyazlarının, halkın özne olduğu bir düzende imtiyaz olmaktan çıkmasına karşı tepki yatıyor.

Kavramsallaştırmadan konuşalım. Yeni Türkiye kavramının Atatürk’e bakışı tam olarak nasıl?

Bu, devletin ya da hükümetin resmi görüş üreterek vereceği bir karar değildir. Atatürk bu ülkenin kuruluşuna öncülük etti, büyük saygı duyuyoruz. Hele de Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılında devlet adamlarının o günkü şartlar içinde neden öyle hareket etmeyi tercih ettiğini anlamamız bizim için çok yol gösterici… Siyasetçiler olarak bundan tabii ki dersler çıkarıyoruz.  Ama problem şurada… Atatürkçülük diye bir fetişleştirme, tabulaştırma ideolojisi üretiliyor. Onun karşısında da Atatürk karşıtlığı diye bir yok sayma, düşmanlaştırma ideolojisi üretiliyor. Bu ikisi de sağlıksız. Nihayetinde devletimizin kuruluş döneminden ve buna önderlik etmiş bir aktörden bahsediyoruz. Soğukkanlılıkla, akılla, tarihi kavrayışla yaklaşarak değerlendirilmesi gerekir.
“SON GELİŞMELER LAİKLİĞİN KIYMETİNİ GÖSTERDİ”

Peki Yeni Türkiye kavramının laiklikle bir problemi var mı?

Laiklik herhangi bir ideolojinin ya da dini görüşün devlet yönetimine hâkim olmamasıdır. Laiklik bir toplumsal barış projesidir, sorunumuz laikçilikledir. Dinin kamusal ve toplumsal alandan uzaklaştırılmasına, dinin üzerinde baskı kurulmasına ya da devletin resmi ideolojisine dinsel nitelik kazandırılmasına karşı çıkıyoruz. Bir toplumsal barış projesi olarak laikliğin kıymetini bugün daha çok anlamak durumundayız. Etrafımızdaki 9 ülke yönetilemez durumda. En vahşi eylemlerin yapıldığı yerlerde din ve mezhep kavgaları var. Bütün bunlar aslında Cumhuriyet’i kurarken benimsenen yaklaşımın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Ayrıca paralel devlet yapılanmasının milli güvenliğimiz için tehdit oluşturması laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu bir başka açıdan daha gösterdi.

 

Peki, Orta Doğu’daki son gelişmeler ve paralel devlet tartışmalarından sonra hükümetin laikliğin kıymetini daha fazla idrak ettiğini söyleyebilir miyiz?

Daha hiç bu olaylar yokken Arap Baharı’nın başlangıç safhasında Cumhurbaşkanımız Başbakan olarak Mısır’a gittiğinde laiklik mesajı verdi. Bu Cumhurbaşkanımızın öngörüsünü gösteriyor ve laiklik meselesiyle ilgili çok sağlıklı bir duruş sergilendiğini ortaya koyuyor. Bazılarının laiklik konusunda tereddüt oluşturduğunu söyledikleri şeyler aslında Türkiye’nin normalleşmesidir.

“HAYAT TARZINA MÜDAHALE OLDUĞUNU SÖYLEYEN VARSA BUNU ANLAMAK VE GİDERMEK ZORUNDAYIZ”

Bürokrasi ve siyasette muhafazakâr isimlerin öne çıkarılması, muhafazakâr bir toplum ve kültür politikasının benimsenmesi AK Parti’nin anti-laik olduğu algısını güçlendirmiyor mu?

AK Partiyi anti-laik olarak görenler laikçilik perspektifinden bakıyor. Geçmişte tekil bir Türkiye vardı. Demokratlar, liberaller, muhafazakârlar, Aleviler, Kürtler dışlanıyordu. Türkiye çoğulculaştıkça bu kesimlerin görünürlüğü arttı. Bunu kadrolaşma ya da Türkiye’nin muhafazakârlaşması gibi sunuyorlar.
Böyle bir kadrolaşma yok mu yani? Bugün de laikler ve Cumhuriyetçiler dışlanmıyor mu?

Biz en çok demokratikleşme paketi çıkaran partiyiz. Hem toplumsal hayatta hem devlet hayatında çoğulculuk istiyoruz. Toplumun herhangi bir kesimi kendisini dışlanmış hissediyorsa bu konuda hakikaten empati kurmak, niye dışlanmış hissediyor diye bakmak lazım.

Bürokrasi ve ticarette hep muhafazakâr insanların öne çıkarıldığı algısı yersiz mi yani?

Bu çoğullaşma ve sivilleşme geldikçe imtiyazlarını kaybedenlerin yaydığı bir algı. Tabii ki bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Yeni Türkiye’nin inşa süreci devam ediyor.Dışlanan kesimler toplumsal ve kamusal hayatta daha görünür oluyor. İnsanların hayat tarzına müdahale edecek düzenlemeler yapmama konusunda hassasız. Ama eğer vatandaşlarımızın bir kısmı kendi hayat tarzlarına müdahale olduğunu söylüyorsa ve bu ideolojik ön yargılardan kaynaklanmıyorsa bunu anlamak ve gidermek zorundayız. Nihayetinde siyasetçi ne kadar çok insana ulaşırsa kendisini o kadar çok başarılı görür. Yüzde 50’yle sınırla kalamayız, toplumun yüzde yüzüne ulaşmak zorundayız.

Hayat tarzlarına müdahale ettiğiniz algısının altında içki düzenlemesi, kürtaj yasası, kızlı erkekli öğrenci evleri gibi tartışmalar yatmıyor mu?

Bunların tartışılması sağlıklıdır. Batı’da da bu meseleler sürekli tartışılır ve sonuçta toplum kendisine bir denge bulur. Geçmişte tek bir yaşam tarzı makbul kabul edilip diğer yaşam tarzları dışlanıyordu. Şimdi o seçkinci yaşam tarzı diğer yaşam tarzlarıyla eşit görülmeye tahammül edemiyor. İstiyor ki hiyerarşik olarak o daha üstte olsun… Bizim için çoğulculuk esastır.

Yine de bazı talihsiz açıklamalar toplumun kutuplaşmasına neden olmadı mı?

Herhangi bir demokratik ülkeye gidip üç ay boyunca gazeteleri inceleyin. O ülkede siyasetçiler, aydınlar, entelektüeller pek çok şey konuşur ama o tartışma yüzünden ülke o tarafa ya da bu tarafa kayıyor diye endişe duyulmaz. Pratik hayata baktığımızda işleyen bir demokrasimiz var. Toplumsal yaşamda farklı yaşam tarzları arasında denge var.  Açık yüreklilikle söylüyorum. Herhangi bir vatandaşımız kendi hayat tarzıyla ilgili kendini dışlanmış hissediyorsa samimiyetle bunu gidermemiz ve empati kurmamız gerektiğini düşünürüm.

“EN BEĞENDİĞİM DERGİ NEW YORKER”

Muhafazakâr entelektüellerin son dönemde verimliliklerini yitirdikleri düşünülüyor. İktidar yaramadı, ışıkları söndü eleştirisine ne diyorsunuz?

Entelektüel hayatı, muhafazakarlar, solcular ya da liberaller olarak ayırmamak gerekir. Topyekün bakmak gerekir. Siyasetçiler entelektüellerin verimliliğini ölçemez. Öyle bir hakları yoktur. Herhangi bir entelektüel grubun verimliliğini ölçmek benim işim değil. En azından üstümde siyasetçi gömleği olduğu sürece bu konuya girmem ama şunu söyleyebilirim. Bir ülkede entelektüel verimliliği gösteren şeylerin başında kaç çeşit tartışma yapıldığı gelir. Entelektüel hayatın omurgasını dergilerde yapılan tartışmalar oluşturur.

Dergilerin sayısı neden giderek azalıyor o halde?

Bu başlı başına bir tartışma konusu. Hepimiz kafa yormalıyız.

Düzenli olarak takip ettiğiniz dergiler var mı?

Pek çok dergiyi takip ediyorum.

Hangi dergileri beğeniyorsunuz?

Kültür Bakanı olarak yerli dergilerden isim vermem doğru olmaz. Siyasetten ekonomiye, dış politikadan kültür hayatına entelektüel hayatın çeşitliliğini göstermesi açısından en beğendiğim yabancı dergi New Yorker.

“SİNEMA İLGİ ALANIM”

Göreviniz dışında kültür sanatla ilişkiniz nasıl? Ne izliyor ne dinliyorsunuz?

En çok ilgilendiğim alan sinema. İzlemenin ötesinde sinema felsefesi üzerine okumayı da severim. Örneğin Tarkovski öğrenciliğimizden beri tartışmalarımızın merkezinde yer alan bir isimdir.

Sevdiğiniz yönetmenler kimler?

Kültür Bakanı olarak görüş belirtemeyeyim.


“POP ART VE DİJİTAL SANATLARI DESTEKLEYECEĞİZ”

Yeni alanlara destek verecek misiniz?

Esas dinamizm salondan değil sokaktan çıkar. Sokağın diyalektiğinde büyük bir enerji vardır. Ben pop-art’a çok ilgi duyarım. Devlet resim ve fotoğraf yarışması var. Bunun yanı sıra pop art ve dijital sanatlarla ile ilgili bir yarışma açılması talimatını verdim. Kültür sanat dünyasında salonun hegemonyasına karşı sokak özne olmalı.

Kübra Par 02.11.2014

HABERTÜRK

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları