Bejan Matur İle ‘Son Dağ’ Üzerine Söyleşi

0 Yorum

Bejan Matur’un, son altı yıllık süreçte yazdığı şiirlerinden oluşan kitabı “Son Dağ” yayımlandı. Matur’un bir elmas yontucusu gibi çalışıp heykeltıraş titizliği ile eksilterek noktaladığı şiirler “Son Dağ”da bir araya gelenler. Şairle, güçlü dağ imgesinin bin türlü anlamıyla bütünlüğünü bulan kitabını konuştuk.

‘Dağ bir isim değil, varlık!’

-Yeni şiir toplamınız Son Dağ’a gelmeden, “dağın ardına” bakmak isterim. Dağın Ardına Bakmak’ta o güne kadar bizler için çok çok uzak bir ülkeden insanlar ve onların hikâyelerini taşımıştınız dünyamıza. O hikâyeler, sizin yeni okuduğumuz şiirlerinizin dünyasını yaratmada nasıl etki etti ya da etti mi?
-Aslında başından itibaren aynı uzak yerden “ses veren” bir şiir yazıyorum. Mehmet H. Doğan İzmir’de ilk kitabıma ödül verilirken yaptığı konuşmada “Bu şiirin kökü nereden geliyor diye Türkçe şiirin ustalarına baktım. Nâzım’a gittim değil, Cemal Süreya değil…” dedikten sonra dönüp bana sormuştu: “O halde şairi söylesin. Bu şiirin kökü neresidir?” diye. Ben o zaman daha ilk kitabını yayımlamış genç bir şair olarak şöyle cevap vermiştim: “Şiirlerimin bir ustası olmadı fakat bir kök aranacaksa doğduğum coğrafyaya, o coğrafyanın tarih içinde taşıdığı kedere bakılabilir,” demiştim.

Orada dilsiz bırakılmış bir toplumun içinde doğmuştum. Sadece dil değil maneviyat örgütlenmesi açısından da Alevi oldukları için kendilerini epeyce kıyıda hisseden insanlardı onlar. Kenardalardı. Elbette sadece onların değil, tarih boyunca o topraklardan gelip geçen bütün kavimlerin acısını taşıyan bir rüzgâr esiyordu dağlardan. Çocukluğumun Maraş olayları, Ermeni tarihine farklı bakmaya götürüyordu beni. Sonrasında, doksanlarda acı evimizin içine düştü. Yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybettik. Tüm o kayıpların ve kederin izi, dile bir yerde sızıyor.
Dağın Ardına Bakmak, o sızının neticesinde var oldu. Başkalarının bilmediği için anlamakta zorluk çektikleri bir dünyadan gelen biri olarak içerden bakmayı, yürekleri açıp bakmayı denedim. Öyle de oldu. Kitap çok okundu, çok konuşuldu, hâlâ konuşuluyor. Tabii insan yaş ve yol aldıkça dil de yatağını daha derinden akıtıyor. Gerçekte olana, yüreğinizin en derininde olana yaklaşma, onu anlama derdiyle söze başlıyorsunuz. Kelime harfe bükülüyor, harf olmak istiyor, ilk elementi neyse o olmak istiyor. Dağın ardına bakarken zaten bildiğim bir dünyanın çıplak acısına dokunmayı denemiştim. Bildiğim ama anlatmaya çok da cesaret edemediğim bir dünyanın hikâyesiydi o. Ağırdı, can yakıyordu. Kitabın hikâyelerini kaydederken günlerce ağladığımı bilirim. Sonrasında İstanbul’a döndüğümde hayatımda ilk defa depresyona girdim. Dinlediklerim çok ağırdı ve bir yerde gücüm tükendi. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra ancak toparlayabildim ve yayıma ancak ondan sonra hazırladım. Hikâyenin yaşandığı toprağa basmak, insanların gözlerinin içine bakmak, nefeslerini, acılarını duymak kalbinizde hayatın bağladığını zannetiğiniz düğümleri açıyor. Böylece sanırım ilk şiirlerimde daha kapalı söylediğim, benim için de dili katmanlı kurulan bazı metaforları kitapta biraz açmıştım.
Şiirlerimi İbraniceye çeviren tarihçi Ofra Bengio; “Dağın Ardına Bakmak kitabını okuduktan sonra şiirini daha iyi anladım” demişti. Ofra’nın bu söylediği üzerine düşündüm daha sonra. Sahiden öyle mi diye. Bir açıdan doğru ama eksik; dağın ardına bakarken gittiğim dağ, konuştuğum insanlar ve duyduğum hikâyeler, bana insanın tarihsel ve coğrafi bir özne olarak kederinin yoğunluğu ile ilgili daha büyük bir yük bindirdi. Evet acılar vardı, büyük kederleri sırtlamış insanlar yanıbaşımızdaydı ama bu büyük kederin var ettiği ağıda ben insan olarak nasıl kulak verebilirim, o kederi insanlığın büyük hikâyesi içinde nasıl bir bağlama oturtabilirim? Beni o kedere daha yakından kulak vermeye iten asıl dürtü buydu. Öyle olunca duyduğum, baktığım her şey insanın dünyadaki gelgeç varlığına bir ağıt haline geldi. Zaten ağıtta sözcükler kendi dilimize, dünyamıza yabancı düşürülmemizin acısı açığa çıkmıyor muydu?

“KELİME BİLİYORUM SADECE”

-Şiirlerinizde de sonradan öğrenmiş bir zihinden öte, tüm varlığı ve hisleriyle yaşamış “bir ses”, “bir bilinç” duyuluyor zaten. Peki bu ses nasıl ulaşıyor size ve şiirlerinize?
-Modern hayatın paramparça ettiği bir algı dünyamız var. Şiir bizi o parçalanmadan koruyan, algıda tamlığa götüren en güçlü araç. Ruhun alanından seslenir çünkü. An’da var olur. Adeta bir zikir ayini gibi gelir ve sesiyle zihnimizin bütün boşluklarını kapatır. Kalbi ve zihni senkronize eder. Ben şiiri başlangıçta hep müzik olarak duyuyorum. Nota bilseydim, bir dağ yolunda yürürken duyduğum, içinde dolaştığım seslerin senfonisini yazardım belki ama kelime biliyorum sadece ve sesler imgeye dönüşüp deftere hizalanıyor. O sesin bana ulaşması ise çoğunlukla ben hareket halindeyken oluyor. Yürürken hissederim şiiri en çok. Seyahat ederken. Bir yerden başka bir yere giderken.
-Bu bağlamda şiirleri aynı çatı altında toplayan, duygu ve ses bütünlüğünden bahsetmek istiyorum…
-Son Dağ kitabının şiirleri geçtiğimiz altı yılda yazıldı. Yaklaşık bir yıllık bir sürede elden geçirip, üzerinde bir elmas yontucusu gibi çalıştım. Bir heykeltıraş gibi eksilterek, cümleyi yontarak. Ben şiirde ekleme yapmıyorum pek. Çok az yerde vardır eklediğim. Benim şiirim bir vazgeçiş ve bağlanma tutkusunun sarkacında gidip geliyor hep. Öyle yerler oluyor ki tek harfi eksilse sanki dünya elimden alınmış olacak ya da tek hece eklense tüm şiiri, hatta kitabı yıkacakmışım hissine kapıldığım oluyor.
Şiirlerin sıralamasını nasıl yaptığım ise ancak dans tiyatrosu dili ile anlatılabilir. Tekrar tekrar beyaz kâğıtlara azaltılarak, inceltilerek geçirilen şiirleri ilk önce temalarına göre ayırıp sonra sıralamalarını yaptım. Sıralama yaparken de sadece tema değil duygu akışına, ses akışına özen göstermeye çalıştım çünkü şiiri hep bir kitap bütünlüğü içinde düşünüyorum. Öyle ki biraz ileri gidip “DAĞ” bölümünün şiirlerinde akış ve duygu, dağ grafiğini andırsın istedim ve bunu sanıyorum başardım da. Sakin ve uzak bir bakışla dağa yaklaşan bir göz, içindeki umutla bir irtifa kazanıp, giderek o dağın acısını yüreğinde duyup acının avutan kucağına kendini bırakır. Dağ gibi yükselen bir merak ve tutku yerini zirveden inerken acıya ve kabullenişe bırakır.

-Kelimeyi cümle içinde bu kadar kullandıktan sonra sormamak olmaz. “Dağ” çok güçlü bir imge olarak karşımıza çıkıyor şiirlerinizde: Acı, umut, özlem, feryat, sırdaş, yoldaş, kardeş… Zengin bir anlam yumağı açıkçası. Nasıl bir geçmiş ve gelecek umudu besliyor bir kelimeye bunca anlamı yüklemeyi?
-Kâinatla ilk karşılaştıığımız yerin manzarası kâinatı anlamamız için bir hazinedir. Aslında bilinç dediğimiz şeyin altı da üstü de o hazineden beslenir. Gözünüzü ilk açtığınız yuvada var olan sesler, renkler, rüzgâr, ışık, tepeler, dağ, nehir okyanus… Hepsi kaynaktaki sebebe varmak için birer aracı. Dağ kelimesi de benim kâinata dair cevaplarını aradığım mekânlardan biri. Bilincimi harekete geçiren verimli bir kütle. İnsanlığın büyük ortak hikâyesinde, mitolojik boyutuyla da her daim sonsuz çağrışıma elverişli bir kelime dağ. Bir isim değil, varlık!

“ZAMAN BENDE HEP SONSUZLUK İÇİNDE BİR AN’DAN İBARET”

-Şiirlerinizin belki açık seçik politize halleri yok -sizin de isteyeceğinizi sanmıyorum böyle bir durumu- ama bir dertleri olduğu açık. Bu derdi anlatmak ister misiniz biraz?
-Aslında “politik” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Şiirimde doğrudan politik terminoloji yok belki ama son derece politik bir şiir yazıyorum. Nihayetinde meselesi olan bir şiir yazmayı deniyorum. Politik olan, politik terminolojiyle değil, dönüştüren özgün olan yanıyla tartılmalı. Ruhlarımızda, kalplerimizde dönüşüm yaratan, bizde aşkınlık yaratan, “böyle de olabilirmiş” duygusu veren sanat politik sanattır. Bazen çok politik görünüp, devasa sloganlara sığınıp apolitik olabilirsiniz. Bu sanatta son derece tehlikeli ve gizli bir girdaptır. Kitleleri kontrol etmenin yolu, onların kof duygusal sloganlarla gazını almaktır. Halbuki asıl dönüştürücü, yenileyici olan özgün/benzersiz iddiasını taşıyandır. Bu nedenle ben bir yeri ve o yerin insanını anlatırken, var oluşa dair soruyu en başa sarıp oradan sorma ihtiyacı duyuyorum hep. Varlık yokluk sorusu, ölümlü oluş, zaman, sonsuzluk sorusunun cevabı insan var olduğu sürece hep aranacaktır. Böyleyse eğer dert biter mi?

-Bu paralelde zamanla ilişkinizi de konuşmak isterim. Kavramdan öte bir algılayış sizin şiirinizde…
-Benim zaman algım en erken yaşlarıma gittiğimde de hep bir sonsuzluk/zamansızlık kavramı etrafında şekilleniyor. Çocukken evimizin günbatımına bakan balkonundan gördüğüm mezarlığa bakarken, başımı kaldırıp yıldızlara döner ve arada duran varlığımın bana fısıldadığı hislerle insan oluşuma bir cevap arardım. Canetti’nin çok sevdiğim bir sözü var: “Sonsuzlukta her şey başlangıçtır,” der. Kök kavramına bu kadar tutkuyla bağlı oluşum belki de sonsuzluğun bende uyandırdığı o erken sorular sebebiyledir. Zaman bende hep sonsuzluk içinde bir an’dan ibaretti ve hâlâ öyle. Şiir ancak o anda varolabiliyor çünkü. Çünkü şiirin zamanı da o! Ve insanlığımız adına kaybolmayacak tüm değerleri var eden de o andır sadece. Ben dünyadaki zamana alışmakta zorlanıyorum. Öyle ki bazen yılları bile kaçırdığım oluyor. Saat kullanmıyorum. Takvime mecbur olmadığım zamanlar dışında hiç bağlı değilim. Kainatın, kalbin zamanını duyan biri olmaya gayret ediyorum. Zaman bende mekânı da olan bir hacme sahip. Evet, organik ve gerçek bir duyumun alanında var oluyor zaman. Tene değiyor. Çocuklukta, aşkta, büyük dönüşümlerin eşiğinde zaman iner ve yüreğe yerleşir. İşte o inmiş ve mekân olmuş zamanda var oluyor şiir ve yaşadığımı en fazla o anlarda hissediyorum.

“HAFIZANIN İPİNE SIMSIKI TUTUNMAK DIŞINDA ÇAREMİZ OLSAYDI KEŞKE”

-İnsanın en büyük cezası diyebileceğimiz “hatırlamak” nasıl besledi peki bu şiirleri? Çünkü baktığımızda hafıza, art alanda dolaşan bir karakter adeta şiirlerin arasında…
-“Unutmak değil hatırlamak yükü bizdeki” diyor Şeyhim şiiri. Evet hafızada taşınanın yükü insan oluşa dair tutunulacak en güçlü kaide ise başka neyimiz var ki zaten. Her şeyin bu kadar örselendiği, parçalandığı bir dünyada hatırada taşıdığımız tamlığa şiir gönderme yapar hep. “Ey insan!” der şiir, “sen yaşadın, bu dünyanın kederini duydun, acıtıldın, yok edildin ama rüzgârın da, taşın da hafızasında senin varlığın kayıtlı. Yeryüzü şahittir senin varlığına.” Bunu dedirten şiirdir. Bunca görmezden gelinmiş, yok edilmeye çalışılmış bir toplumun, coğrafyanın insanı olarak hafızanın ipine sımsıkı tutunmak dışında çaremiz olsaydı keşke. Çünkü ancak hatıranın çocukluktaki saflık ve güven gibi insanı sarmalayan bütünlüğünde var olduğumuzu, insan olduğumuzu ve bu dünyaya geçerken acıdan da olsa bir iz bıraktığımızı söylemek mümkün.

-Şöyle bir söz vardır hani: “Yazar, her yazdığıyla aslında aynı büyük kitabın anaforunda dalgalanır ve hep o kitabı besler.” Sizin şiiriniz için de geçerli mi bu?
-Chagall, “Herkes doğduğu odayı anlatır,” der! Evet aslında en nihayetinde hepimiz içinde varlık bulduğumuz doğayı, evi, anneyi, kâinatı anlamakla yükümlüyüz. O anlamı yeniden üretmekle… Kimisi bunu marangozlukla yapar, kimi resim çizer, kimi şiir yazar. Bizim ölümlü oluşa verdiğimiz bir cevaptır hepsi. Zamanı kendimiz için sonsuz kılmayı başarma hayalinin peşinde bir yere takılır kalırız. Benim takıldığım yer dil oldu. Sözcükler aracılığı ile dünya yükünü hafifletmeye çalıştım ama zaman geçtikçe dilin daha da sadeleşebildiğini görmek, az olanla anlatabilmek içinde büyük mucize barındırıyor gibi geldi bana. Bana mutluluk veren tek şey bu. Kelimeyi azaltmak ve kâinatın sonsuzluğunda en derine gitmek. O gidişin bir sınırı var mı sanmam hiç!

Eray Ak 17.03.2015

CUMHURİYET KİTAP

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları