“Biz tutuklandığımızda masumiyet karinesine kimse uymadı.”

0 Yorum

Gazeteci Şenol Çarık’ın, usta gazeteci- yazar Doğan Yurdakul’la Aydınlık Kitap için söyleşi gerçekleştirmişti. Yurdakul’un o dönem yeni çıkan kitabı ‘Manşeti Yıkın’ üzerine yapılan söyleşi sizlerle…

Röportaj: Şenol Çarık
Fotoğraf: Deniz Toprak

 

“Masumiyet karinesine biz tutuklandığımızda kimse uymadı; bizi linç ettiler, peşin peşin suçlu ilan ettiler o zaman. Tavrımızı bozmamalıyız. Onların da adil bir şekilde yargılanmasını istiyoruz ama bu suçlarının da ortaya çıkmasını istiyoruz. Bu sahte dijital delilleri kim koydu, nasıl koydu, nasıl yerleştirdi, kazılarda çıkan bombaları kim koydu, o silahlar nereden bulundu?

Soruşturmada bunların ortaya çıkacağından umutsuzum. Bu insanların hukuka aykırı faaliyetlerini ortaya çıkması bizim dileğimiz. Medya maalesef iş ‘kim kimi dinledi’ boyutunda. Tabi bunlar sızdırılıyor. Polis, savcı sorguları yine sızdırılıyor. İstedikleri isimler medyada yayınlanıyor.

Menderes’ten beri böyle hep, istisnasız. Bugünkü haliyle karmakarışık bir haldeyiz. Bunlar hep Türkiye’nin tam bağımsız ve demokratik bir hale gelmesiyle çözülecek meseleler.

 

-Kitabınızın yazılış süreciyle başlayalım isterseniz söyleşimize. Manşeti Yıkın’ı yazma fikri nasıl oluştu?

Her yazarın kendine göre, ilham da derler ya, bir kitabın kafasında canlanması olayı vardır.

Siyasetle çok uğraştığımız için, Silivri’deyken de koğuş arkadaşlarıyla sürekli siyaset konuşuyorduk. Savunma hazırlıyorduk. Bugün ortaya çıkmış olan olaylar o zaman bizi mağdur etmişti biliyorsunuz. Bütün bunları kafamda yoğururken bu roman düşüncesi belirdi aklımda. Yayıneviyle konuştuk. Biraz bilim kurgu gibi olsun dediler. Öyle olunca 2018 sonu 2019 başı gibi düşündüm romanın zamanını.

Kitabı kalp muayenesi için götürüldüğüm Adli Tıp Kurumu’nun kapısında yazmaya başladım. Silivri Cezaevinde yalnızca haftada bir kere bilgisayara çıkarıyorlardı, savunma yazmak için iki saat. Orada ben savunma yazacağıma kendi yazacağım şeylerle uğraştım (gülerek).

Takvimleri çıkardım bilgisayarda. Tarihleri ta o zaman belirlemiştim. Sonra kafamda kurgusu oluştukça ziyarete gelenlerden dökümanlar istemeye başladım.

Bırakın interneti, bilgisayar, daktilo bile vermiyorlardı. Elle yazmaktan ellerimiz felç oldu. Keşke gençlikte sol elimle yazmayı da öğrenseydim dedim (gülerek).

Ama herkes bu şartlarda Silivri’de kitap yazdı. Bana destek olan avukat dostlarım Serkan Günel, Hüseyin Ersöz, Bilgecan Sarıbaş, Soner Yalçın, koğuş arkadaşlarım Ahmet Şık, Nedim Şener, kızım Reyhan Yurdakul, yayıncım Deniz Yüce Başarır başta olmak üzere herkese çok teşekkür ediyorum.

-Araştırmalar demişken romanın kahramanlarından muhabirimizin bir papağanı var, ismi ‘Çalçene’. Bunun için bile hayli araştırma yapmışsınız…

Evet, yeğenim Deniz Altunay papağan türleriyle ilgili kocaman bir dosya getirdi. Cezaevinde vakit bol, hepsini tek tek inceledim papağanların. Rengârenk olan papağanlar konuşmuyorlar, birkaç kelime öğrenip ıslık çalıyorlar. Bizimkinin geveze olması lazımdı. Gri bir Afrika papağını buldum dosyadan. Papağana benzeyen, gri bir kuş.

Bir kelimeyi birkaç kez tekrarladığınızda öğreniyor ve unutmuyor. Çok zeki. Tabiattaki kuşların en zekisi. 300-400 kelimelik hazinesi var.

-En sık “manşeti yıkın”ı tekrarlıyor

Evet, sahibi gazeteci olunca en sık duyduğu da bu (gülerek).

Ben aslında gazetecinin evine girdiklerini papağandan anlamaları için seçtim. Sahibi görev için Ankara’ya gidiyor. Döndüğünde küfretmeye başlıyor papağan. O zaman anlıyor eve polisin girdiğini. Sonradan önemli kahramanlarımdan biri haline geldi.

-Romanın başladığı tarih: 17 Aralık 2018. 17 Aralık tarihi bilinçli bir tercih mi?

(Gülerek) Bu bir tesadüf. Silivri’de yazarken 17 Aralık’ta başlattım, değiştirmedim. Bir kasıt yok. Ama, çok güzel bir tesadüf oldu. Yayınevinde de bu sorunun aynısını sormuşlardı.

-Kitabın ismi çok kullanılan bir gazetecilik tabiri. Başından bu yana hep bu ismimi düşünmüştünüz?

İki isim vardı. Birisi “dijital gladyo”, bu olabilirdi. Fakat, çok siyasi bir isim olacaktı. Geniş kitlelere hitap etmeyebilirdi. Bu konuyla ilgili yazılmış kitaplardan birisi zannedilebilirdi.

Dijital gladyoyu girişte kullandım yalnızca “solcular duysa dijital gladyo diyeceklerdi” diye…

‘Manşeti Yıkın’ da karar verdik.

-Bir siyasi gerilim romanı kaleme almışsınız. İstihbarat örgütleri arasındaki mücadele, polis, gazeteciler, organ mafyası, insan kaçakçılığı, derin ilişkiler, kavgalar, çıkar çatışmaları, savaşlar… Bu savaşlar geçmişte vardı, bugün var ve gelecekte de olacak… Ama romanınızda işin renginde bir değişiklik görülüyor. Teknolojiyle birlikte boyutu değişiyor istihbaratın ve kavga bundan çıkıyor…

Ortadoğu ve çevre ülkelerdeki ayaklanmalara karşı geliştirilen bir yazılımdan söz ediyorum romanın girişinde. Arap Baharı, bizde Gezi olayları gibi bu tür kalkışmaları önceden haber alabilmek için geliştiriyorlar bu yazılımı. Girişteki konuşmalarda değiniliyor. Bu yazılımın hangi örgüte verileceği kavga çıkartıyor. Kitabın başında emniyette işlenen cinayet, daha sonra adliye muhabirinin eli kesik cinayetleri bulması aslında olayın başlangıç safhası. Bunları kurgulamaya başlamışlar. Bunları Cumhurbaşkanı adaylarını üstüne yıkmaya çalışma planları vb. şaşırtmacalarla dolu bir siyasi polisiye…

-İki acar gazetecimiz var romanda. Olayların içerisinde buluyorlar kendilerini.

İki kahramanımız da bilmeden düşüyorlar bu çarkın işine. Biri cesetlerin peşine düşüyor, diğeri de Cumhurbaşkanı adaylarını takip ediyor. İkisi de bilmeden istihbarat örgütlerinin kavgasına dahil oluyorlar. İşi deştikçe istihbaratçılar ‘bunlar bir şey biliyor’ diye düşünüyorlar.

-Romanınızda bir fotoğraf gösteriyorsunuz.

Evet, fotoğrafı gösterdim ve kolay kolay bu tablonun değişmeyeceğini göstermek istedim.

Bir romanda bunu söyleyemezsiniz tabi ama ülkemizin bağımsızlaşması ve demokratikleşmesiyle çözülecek sorunlar bunlar. İktidarlar değişiyor, her iktidar sürecinde aynıları oluyor. Dün Susurluk, bugün bunlar. Hiçbir dönemde bunlardan hesap sorulmuyor. NATO Sovyet tehlikesine karşı kurmuştu bu tür örgütlenmeleri, kontrgerilla, Özel Harp Dairesi… Bir tek Ecevit, Özel Harp Dairesi’ne ödenek verildiğin gördüğünde o zaman ki Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’a soruyor, farkına varıyor bu örgütlenmenin ve üstüne gitmek istiyor ama gidemedi. Her iktidar döneminde devam ediyor. ‘Reis’, ‘Bay Pipo’da değinmiştik bunlara.

-51 yıldır siyaset ve gazetecilik camiasının içindesiniz. Özellikle yakın gelecekte Ergenekon, Balyoz, 17 Aralık, paralel yapı vb. operasyon süreçleri yaşandı. 

Özellikle bu süreçte belli ‘gazeteciler’ gördük. Bavullarla ‘belgeler’ taşıyanları, sırf bu operasyonda kullanılmak için kurulan gazeteleri, iliştirilmiş ‘gazetecileri’…

Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

Medya genellikle siyasetle iç içeydi, iktidarlar yön vermeye çalışırlardı. İhale işleri, iş takipçisi gazeteciler AKP’den önce de vardı. Ama AKP’den sonra iş çığırından çıktı. Bağımsız kalmaya çalışan gazeteler bile otosansür uygulamaya başladı. Mesela bizim romandaki gazetecimizin TIR’daki ölüleri bulup haber yapmasının ardından işten atılması bu işi gösteriyor.

Muhabirlere bir görev veriyorlar; ‘git şunun fotoğrafını çek gel’, ama o fotoğrafı niye çekeceğini bilmiyor. Bu görevi veren izah etse belki başka açıdan çekecek fotoğrafı muhabir.

Objektifliğini kaybetmiş durumda medya. Artık objektiflik diye bir şey beklemiyoruz, satır aralarından doğruyu anlamaya çalışıyoruz. Yandaş gazetelerden zaten hiç bahsetmiyorum. Zaten onlar son yaşananlardan dolayı ikiye bölünmüş durumdalar.

Televizyonlardaki tartışmaları izliyorsunuz ilk cümlelerinden hangisi hükümet yanlısı hangi cemaatçi hemen anlıyorsunuz, tanımasanız bile (gülerek).

-12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde, 6 Mart 2011’den itibaren Odatv davasından 1 yıl Silivri Cezaevi’nde yattınız. Bugün ise paralel yapıya yönelik polislere bir operasyon başladı. Nasıl yorumluyorsunuz?

Birçok kişinin dediği gibi bu bir intikam olayı. Gerçi henüz sorgular, tutanaklar yayınlanmadı, herhalde iddianame safhasında daha çok bilgi edineceğiz ama, kamuoyundaki yaygın düşüncedeyim, 17 Aralık’ın intikamı gibi görünüyor.

Bu tutuklanan polislerin çoğu bizim iddianamelerimiz hazırlayanlar. Ali Fuat Yılmazer gibi. Savcılar bu polislerden gelen yazıları iddianame yaptılar.

Masumiyet karinesine biz tutuklandığımızda kimse uymadı; bizi linç ettiler, peşin peşin suçlu ilan ettiler o zaman. Tavrımızı bozmamalıyız. Onların da adil bir şekilde yargılanmasını istiyoruz ama bu suçlarının da ortaya çıkmasını istiyoruz. Bu sahte dijital delilleri kim koydu, nasıl koydu, nasıl yerleştirdi, kazılarda çıkan bombaları kim koydu, o silahlar nereden bulundu?

Soruşturmada bunların ortaya çıkacağından umutsuzum. Bu insanların hukuka aykırı faaliyetlerini ortaya çıkması bizim dileğimiz. Medya maalesef iş ‘kim kimi dinledi’ boyutunda. Tabi bunlar sızdırılıyor. Polis, savcı sorguları yine sızdırılıyor. İstedikleri isimler medyada yayınlanıyor.

Menderes’ten beri böyle hep, istisnasız. Bugünkü haliyle karmakarışık bir haldeyiz. Bunlar hep Türkiye’nin tam bağımsız ve demokratik bir hale gelmesiyle çözülecek meseleler.

“GEZİ BİZİ İYİMSER YAPTI”

-Türkiye’nin birçok kırılma anlarına tanıklık ettiniz ve ediyorsunuz. Romanınızın kurgusu da 5 yıl sonrasını içeriyor. Türkiye’nin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Şu an için tünelin ucunda pek ışık gözükmüyor açıkçası. 2018’de başlatmamın sebebi biraz o. Biraz da ‘iktidarlar değişecek bu iş değişmeyecek’, bunu vurgulamak istiyorum.

2018’de kim iktidar olacak belirtmiyorum ama bir koalisyon olduğundan bahsediyorum. Çok yakın bir gelecek için karamsarım, ancak Gezi Parkı direnişi bizi iyimser yaptı. Bize umut veriyor. Gençlikten umudumuz çok. Umarım Gezi ruhu bu işleri değiştirir. Siyasi bir Gezi ruhu tabi.

Gezi kendiliğinde bir hareketti, önderliği yoktu. Ama o tipte siyasi bir önderliğe sahip bir hareketle Türkiye’de bu işlerle baş edebileceğini sanıyorum. 

-Gezi direnişi başladığında ne hissettiniz?

Bir kere mahcup oldum. Ben de birçok insan gibi gençliğin depolitize edildiği, politikadan uzaklaştırıldığı, olup bitenin farkında olmadığı gibi bir ön yargı bende de vardı. Zaman zaman TGB’nin eylemleri bize umut veriyordu tabi ama gençliğin pek politikayla ilgilenmediği, bu işlerle ilgilenmediği yargısını yıktı. Benim için en büyük kazanç bu oldu. İnsanların kaç yaşında olursa olsun bir sınırı var. Onu aşınca isyan ediyor. Bize ders verdiler yani (gülerek)

“GAZETECİLİK İÇİN ‘DELİKLİ KOVAYA SU DOLDURMAYA BENZER”

-Genç gazetecilere, genç kuşaklara önerileriniz nelerdir?

Sizin Soner Yalçın’la yaptığınız röportajda belirttiği gibi merak gerekli, şüphe de lazım tabi. Her duyduğundan şüphe etmek lazım. Bana sohbet arasında sormuştunuz ‘bu romanda siz var mısınız?’ diye, şimdi yanıt vereyim; ben yokum ama benim gazetecilik düşüncelerim var. Bilmediği bir işin içine giriyor adam. Gazetecilikten taviz vermiyor, adamlar niye öldürüldü, elleri niye kesikti, her duyduğuna şüpheyle yaklaşıyor.

Romanda genç gazeteciler için bazı notlar da var. Araştırması tıkanıyor bir yerde muhabirimizin genel yayın yönetmeni ona moral veriyor: “Benim başımdan kaç kere geçti, devam et” diyor. Yöneticilerin de böyle olması gerekir. Gerçekten bir olay yakaladığında muhabiri teşvik etmesi lazım, verilen görevi layıkıyla yerine getirme meselesidir bu.

Gazeteci sürekli okumalıdır, alt yapısını sağlamlaştırmalıdır. Basın tarihini araştırmalıdır. Bir arkadaşım gazetecilik için “Delikli kovaya su doldurmaya benzer” derdi. Her gün yeniden başlayan bir süreç. Günlük koşturmaca içerisinde fırsat buldukça okumalıdır gazeteci…

-Yeni bir çalışmanız var sanırım. Bir ‘Bizans romanı’ değil mi?

Jüstinyanus döneminde geçiyor. Tarihi bir gerilim romanı. Fazla da tüyo vermeyim (gülerek).

Hıristiyanlığın ilk dönemleri olması nedeniyle, hıristiyanlığın çeşitli mezhepleri arasında geçen problemler var. Kitabın araştırması hazır, önümüzdeki kış çıkar gibi zannediyorum.

-Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederim.

Ben de sizlere teşekkür ederim, başarılar dilerim.

 

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları