Ece Temelkuran: Bu Ülkeyi Artık Delilik Yönetiyor

0 Yorum

500 sayfalık kitapla bir dönem affedilir mi? Koskoca bir yara var memleketin derinlerinde, yakından baksan, dokunsan iyileşir mi? Yoksa sen de mi hastalanırsın iyice? ‘Nasılsa geçmiyormuş yaralar, hep aynı ölümler, hep aynı kayıplar, iyiye gitmeyecek hiçbir şey’ mi dersin? Bilmiyorum.

Epey sarsıcı bir roman. Adile Naşit’in gülmesiyle ağlamasının arasında saniyeler geçebilir ya, tam olarak öyle. Bir sayfa önce gülerken, yan sayfada boğazınıza çakıl taşları dolabilir. Adı:‘Devir.’ Okuyacaksanız, iki küçük çocuk sizi sırlarına ortak edecek.

Onlar anlatırken, siz nerelerde darbe aldığımızı, arkadaşlıkların düelloya çıktığı günleri, bir dönem küvetlerde yakılan fotoğraflardan ve kitaplardan geriye kalan sararmış sayfaları ve kareleri göreceksiniz. Bir yanınızda Sue Ellen, diğer yanınızda Ecevit’le Demirel duracak. Bir evin penceresinden Ajda Pekkan’ın sesini, yan bahçeden devrim marşlarını duyacaksınız.

Hayatın… hayatımızın makaslanacak çok bölümü var Önder’ diyecek Sevgi, siz de altını çizeceksiniz.

Max Ali ve Can Luka’ya, kardeşinin iki oğluna, iki yeğenine, o günleri hiç bilmeyen çocuklara yazdığın bir kitap var elimizde. Ali’yle Can’a emanet ettiğin 496 sayfa. Büyüdüklerinde bu kitabı okuduklarında ne demelerini istersin?

Acaba bu memleketin derdini sırtlamayı seçecekler mi, en çok onu merak ediyorum. Yarı ABD’de yarı burada büyüyorlar. Yani eğer istemezlerse kalplerine memleketi hiç ağırlık etmeden yaşayıp giderler. Ama işte o zaman hikayenin dışında kalıyorsun. Aile, dostluk, rakı masasındaki efkar, hemhal olunan bir gam…

Bunların dışında olmayı seçerler mi, bunu çok merak ediyorum. O yüzden dedim, bakalım neyi hatırlayacaksınız, neyi unutmayacaksınız diye kitabı onlara adarken.

Bir yandan ikisi de burada doğdu. Babaları da buranın derdini hep sırtlamış bir adam. Dolayısıyla etlerine işlemiştir diye düşünüyorum memleket. Ne bileyim, “Yazık” deyişimizi, “Ayıp”deyişimizi, “Canım” deyişimizi duydukları için bile artık biraz Türkçe’dir onlar da, biraz buralıdır. Gizli gizli de öyle olsun istiyorum açıkçası. Garip bir şey.

‘Türkiye senden özür dilemese de kendi kendine affettiğin baba gibi’

İnsan en çok kendini sevmeyeni mi anlamaya çalışıyor? Sana bu kitabı yazdıran ne onu merak ediyorum aslında, çünkü halihazırda bizi, seni beni pek de sevmeyen bir ülkenin insanlarıyız ya, annen döver, ‘Anne’ diye ağlarsın, sen de Türkiye seni dövdükçe ‘Anne’ diye ağlayan çocuklara mı benzedin? Şöyle de sorabilirim: İnsan en çok bu hayatta kendini döveni mi dövmeyeni mi anlamaya çalışıyor?

İnsan, anlam vermeye çalışıyor herhalde. Bir anlamı olduğu sürece acı can yakmaz çünkü. Neden diye sormak için, evet. Niye hep bize benzeyenler ölüyor? Nasıl zalim oldular bu kadar? Anlasam öfkem içimi yemeyecek sanki. Öyle düşündüm yazarken.

Biraz da anladım galiba kitabı yazarken. Bir ilk nedeni yok bu merhametsizliğin. Hayatta, ayakta kalmanın fazla kutsandığı bir toprakta doğmuşuz işte. Pusu da o yüzden, şark kurnazlığı da, yalan da, ikiyüzlülük de…

Bir de tabii dövüşünü sevmiyorsun memleketin. Ara sıra, hem de sen hiç beklemezken bir sevişi var, “Çay vereyim, içersin?” deyişi var, ona kurban oluyorsun. Bunu yaptığın her seferinde kızıyorsun kendine ama sonuç değişmiyor. O senden özür dilemese de kendi kendine affettiğin baba gibi…

Bu kitabı sana yazdıran öfken mi, o günlerin masumiyetine dair özlem mi?

Duygular değil bu kitabı yazdıran, daya ziyade soğukkanlı bir kararlılık. Duygu var tabii, çocukların “Büyük Türkiye, yeni Türkiye, ileri demokrasi” diye konuşulurken  aynı hızda öldürülmelerine bir öfke. Berkin, Ali İsmail… Onların öfkesi var ama bağırıp çağırmadan. Dişlerini sıkarsın ya böyle, içinden yemin edersin, yüzün poker yüzü… Öyle bir öfke.

O günlerin masumiyeti diye bir şey pek yok aslında. Anlam var sadece, çok daha çok anlam.

Aynı yöne doğru koşanlar birbirlerinin ayağına çok çelme takıyor

En iyiler hep öldüler, biz ilk ölenlerle tanıştık. Ve şimdi de böyle bu. Çocuklar ölüyor, öldükleri gün ya da komaya girdikleri gün, ve hatta ağaçlarla dahi söküldükleri gün tanışıyoruz. Bizim bir türlü bir tanışamama halimiz var ya, niye tanışamıyoruz?

Şimdi bu sorunun cevabı bu mudur bilmiyorum ama şöyle bir şey diyesim gelmedi: Kimse kimsenin kıymetini bilmiyor. Aynı yöne doğru koşanlar birbirlerinin ayağına çok çelme takıyor. Yani devlet baba, siyasal iktidar bize çok hunhar davranıyor da biz birbirimize merhamet ediyor değiliz. Türkiye’de birçok aydın, yazar, sanatçı, devrimci bu tezgahtan geçmiş ve küstürülmüştür.

Diyorlar ya insan sevgisi, bu ülkede biraz kıt o. Niye kıt bilmiyorum, ama böyle olduğunu biliyorum. Türklerin cehennemin kaynayan kazanlarında birbirlerini bacaklarından aşağıya çektiğine dair o fıkra var ya, doğrudur yani. Ölüp gidenler de işte artık sevilebilir hale geliyor, onlara şefkat gösterebiliriz, bir tehlikesi yok.

Kitabın kahramanı çocuklar sırların içinde oturuyor. Senin çocukluğuna dair sırrın ne? Neyi sakladın da bugünlere getirdin?

Bilmem. Ama hatırlamakla ilgili hep bir meselem oldu. Hatırlamak üzerine hem yaptığım gazetecilik işlerinde, hem yazarlığımda hem de kişisel hayatımda çok düşündüm, çok okudum. Sanırım benim unuttuğumu hatırlamadığım bir şey var.

12 Eylül hepimize bir şey yaptı. O günleri görenlere de görmeyenlere de. Bir tek Kenan Evren’i öldürmedi tutuyor. Kenan Evren’i ressam sanan çocuklar var bugün. 40 yıl sonra çocuklar kimi ne sansın istersin?

80’i okurken en çok anlamaya çalıştığım şey o gaflet uykusu hali. Sen sonu bilen biri olarak neler olacağından haberdar olarak okuyorsun olacakları. Bakıyorsun, aslında o gün tarihi yapanlar da biliyorlar. Ama tarih sökülmüş gidiyor, kimse engel olamıyor.

Bugün aynı sökülüp gitme halini yaşıyoruz. Sonu görüyoruz ama kimse bu yuvarlanıp gitme haline engel olamıyor bir şekilde. Sanırım bugünkü ‘kahramanlar’ da gelecekte “Yuh be! Hiç mi bir şey yapamadınız!” diye okuyacağımız karakterler olacak.

Eğer bir hedef yoksa durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok

Kitapta ruhumuza işleyen huylarımız çıkıyor sayfaların içinden. Hani gülsek mi ağlasak mı dedirten. Annen var içinde, annem var. Misal, temizlikçinin geldiği günler dahi evini temizleyen insanlar onlar. Bizim annelerimiz babalarımız ne kadar yaralı? Bu kitap onları da iyileştirir mi yoksa daha da hastalandırır mı dersin? Zira kapatmadıkları belki de yarım bıraktıkları bazı hesapları sen kapatmaya çalışıyorsun. Annenin babanın yarım bıraktığı hesapları çocuklar kapayabilir mi dersin?

Öyle sanarak 40 yıl kadar yaşadım da şimdi öyle kapanacak bir hesap olmadığını düşünüyorum. İnsanlar var, yaşadıkları dönemde korkularının ve yeteneklerinin el verdiği kadarına yapıyorlar. İyi-kötü bir terkipten de sen oluyorsun işte.

Herkesi oluşturan tarihsel, siyasi, toplumsal koşullar var. Çamaşırın suyuyla merdiven yıkayan anneannelerimizi oluşturan, sonra kaçık naylon çorabı diken annelerimizi, en son bizim gibi işte her çorap atışında daha atmasa mıydım diye düşünen kadınları oluşturan koşullar.

Bu koşulları biraz anlamak istedim yazarken. İyileştirir mi? Belki. Çünkü durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok eğer bir hedef yoksa.

Hayatta kalmaya çalışmak yaşamak mıdır bilmiyorum

Evlerinin banyolarında fotoğrafların yakıldığı, kitapların saklandığı, Sevdalı Bulut’u okula götüremeyen çocuklarız biz, bizim jenerasyon. Çok naif bir grup insan birden bire kartlarla girilen binalarla karşı karşıya kaldık. Bizim kuşağın delirmeden, teker teker intihar etmeden bugünlere gelmesine dair ne dersin?

Önce şunu söyleyeyim, iki arkadaşım intihar etti. Biri delirdi. Tam da böyle bir sonsuz yadırgama yüzünden. İkisinin de adı Özgür’dü. Şaşırmamak lazım. Ama şuna şaşırıyorum, 80’ler, hatta 90’lar hiç yokmuş gibi yapmayı nasıl başardık? Hamburger, Adidas ayakkabı, Levis kot biz büyürken geldi bu ülkeye, beraberinde birçok şeyi getirdiler.

İktisat etmeyi‘ öğrenen çocuklarken bir anda tüketim ve gösteri kültürünün en azılı yağmasıyla karşılaştık. Birkaç yıl önce ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’yi okuyup sonra emeğin en yüce değer olmadığı bir dünyada ilk gençliğimizi geçirdik. Hayatta kalmaya çalıştık. Hayatta kalmaya çalışmak yaşamak mıdır bilmiyorum.

Nazım Hikmet’in dizesi var kitapta. ‘İnsanlara inanmalıyız.’ Zeynep Miraç’a verdiğin söyleşide de, ‘İnsana inancımı yitirdiğim günlerdeyim’ diyorsun. Kendine inancını hiç yitirdin mi?

Elbette. Geçmişte. Çok zor zamanlardı. Geçti şimdi. Geçer yani. Geçmek zorunda.

Gazetecilik yaparken, şehirleri dolaşırken mi iyisin yoksa küçücük bir arşiv odasında eski gazeteleri okurken mi?

Arşiv odasında daha iyiyim. Kendi hikayelerimi kurarken daha iyiyim. Çocukluğuma en yakın hissettiğim o an. Öbür türlü yaşarken hep olduğumdan daha büyük, daha ciddi, daha güçlü olmak zorunda kaldım. Yorucu ve anlamsız geliyor artık.

Çocukluğumdaki gibi gülmek istiyorum. Hakikaten de kendimle ilgili tekamül hedefim bu. Edebiyatla bu daha mümkün gibi geliyor bana.

Ben gazetecilik sıramı savdım, benden bu kadar

Gazetecilik bırakılabiliyor mu? Uykuların kaçıyordu bazı görevleri üstlendiğinde şimdi uykuların düzeldi mi?

Bırakılabiliyor. Bunu söyleyince bana kızanlar var da, kızmasınlar. Ben sıramı savdım. Fena da savmadım bana sorarsan. Benden bu kadar!

Bu romanı da İstanbul’dan kaçıp Ankara’da yazmışsın. Niye İstanbul’da yazamıyorsun? İstanbul sana yazarken bir şey mi yapıyor? Bir sebebi olmalı kaçıp kaçıp başka şehirlerde tanımadığın yerlerde kendini anlatmanın… İstanbul’daki Ece’yle Ankara’dakinin, Beyrut’takinin farkı ne?

Artık evde de yazmaya başladım. Yazmak benim için ‘ev‘ denen yerin dışında konumlandı. Küçükkenki evden kaçmak hissinin yeniden oluşturulması gibi bir şey benim için yazmak. Öyleydi. Şimdi ev de iyi, kaçılacak bir yer olmaktan çıktı belki.

Erdoğan’la ilgili hiçbir hissim yok

Biliyor musun, ilkokullarda çocuklar bahçede sokakta oyun oynarken ‘Tayyip geliyor’ diye birbirini kovalıyorlar şimdi. Bir korku unsuru olarak zihinlerinde biriken birisi. Bu çocukların korkusu. ‘Tayyip’ dediğimde sendeki hissin adı ne? Bendeki epey bıkkınlık ve biraz da delirdi ve kimsesi yok galiba diye acıma.

Yemin ediyorum hiçbir hissim yok. Benim siyasi karakterlerle ilgili hiç hissim yok. Çünkü onlar olmasa bu mekanizma onların bir benzerini yaratacak zaten. İnsanlar kişi olarak siyasilere öfkeleniyorlar ya, hakikaten benim için öyle değil.

Demokrasi gibi kelimelerin asıl sahiplerine geri dönmesini isterdim

Unuttuğumuz kelimeleri, özenle hafızamızdan silinenleri tutmuş bugüne getirmişsin. Bugünden 40 sene sonraya hangi kelimeler kalmayacak dersin? Ya da hangileri kalmasın istersin? Vicdan, ahlak, adap bunlar 40 sene sonra hatırlanır mı dersin?

Bir sürü espri kalmayacak, ona üzülüyorum. Çünkü dönemin Gırgır dergisini okurken gördüm ki artık o espri dilinin bugün hiçbir karşılığı yok. Bugünden kalmamasını istediğim şey küfürlerin bir şaka gibi kullanılma hali. Küfrün de bir haysiyeti var, birincisi. İkincisi, küfür komik bir şey değil.

Çiğnenip tükürülmüş kelimeler çok. Vicdan, adap, ahlak… bunlar öyle kelimeler bence. Şimdiki muhafazakar iktidarın ağzında başka anlamlar kazandılar. Kelimeler zaten biraz kapanın elinde kalıyor epeydir. Demokrasi gibi mesela. Bu kelimelerin asıl sahiplerine geri dönmesini isterdim kırk sene sonra.

Bana dokunmayın arkadaş: Ben herkes her şeyi görmez istemezken lazımdım

Köşe yazarı olmayınca bir grup insanın sesi kısılıyor, zira biz kendimizi köşe yazarları üzerinden tarif etmeyi, ‘XXX’in de yazısında belirttiği gibi’ diye konuşarak köşe yazılarının arkasına saklanmayı tercih eden insanlarız. Sen de şimdi o sesi kıstın. Sana dargınlar mı? Yazsam mı acaba diyor musun? Yoksa ‘Bana dokunmayın arkadaş’ mı diyorsun?

Bana dokunmayın arkadaş! Mesele yazı yazmak da değil insanlarla kavga etmek istemiyorum artık. Herhalde ben de bu dünyaya bu bayağı kavga için gelmedim diyorum kendi kendime. Ne yapacağım şimdi? Nagehan yanlış biliyor filan mı diyeceğim? Bu kadar yapıp ettiklerimiz böyle mi harcanacak yani? İstemiyorum.

Zaten artık bana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Herkes her şeyi görüyor. Ben herkes her şeyi görmez istemezken lazımdım. Bunu gülmeden söylemem mümkün değil ama şimdi yeni muhaliflerimiz var, her şeyi sonradan anlayanlar filan. Onlar maşallah pek ateşliler!

Bu ülkeyi delilik yönetiyor

Dibimizdeki bir ülkede bir kafesin içinde diri diri insan yakılıyor ve hiç gıkımız bile çıkmıyor. Memleketin bu suskunluk ve her şeyi unutma ama aynı zamanda muntazam bir şekilde ikiye bölünme halini nasıl yorumluyorsun?

Bu ülkeyi artık hiç kimse yönetmiyor. Bu ülkeyi delilik yönetiyor. Bunu gören, birazcık aklı olanlar da kenarda sessizce durup bu iş nereye varacak ona bakıyor. Ne yapsın insanlar?

Gezi boyunca bütün şehirlerde, mümkün olan en tatlı sözlerle bu ülkenin nasıl olmasını istediklerini söylediler. Dinlenmedi. Herkesten de kahraman olmasını bekleyemezsiniz.

Ben tek siz hepiniz!

Kendini koruyanlarla kendini ateşe atanlar aynı hızda yaşlanmıyor diyorsun ya, senin içinde iki tane Ece var, biri kendini koruyan (korumaya çalışan) biri ateşe atan. İki Ece’nin yaşlarını merak ediyorum? Ve tiplerini. Biri uzun saçlı biri kısa saçlı mı? Ne halde o Eceler? Ya da bir Ece’de topladın mı yine?

Hahaha… Seninle konuşmak bu kadar zor olduğu için güzel! Tek olduk şimdi, öyle diyeyim. Ben tek siz hepiniz!

Gidip sağda solda konuşmalar yapıp Türkiye’yi anlatıyorsun, özlediğin demokrasi hakkında konuşuyorsun. Türkiye’den gitmeyi düşünüyor musun? Ya da bu ülke beni göndermek istiyor diye hissettiğin vakitler var mı?

Türkçe’den –bilerek Türkçe diyorum- gitmek diye bir şey yok. Göndermek isteyenler vardır da herhalde üç-beş sevenimiz de mevcuttur.

Türkiye seni ne kadar seviyor, sen ne kadar seviyorsun?

Türkiye beni sevmeyi seçmekten korkar, başına iş gelir. Ben onu sevmekten korkmam. Başıma iş gelse de. Aramızdaki denklem bu. Sanırım birçok kişi için bu böyle.

Milletvekilliği teklif ettiler, güldüm

Gelseler sana milletvekilliği teklif etseler, kabul eder misin?

Ettiler. Güldüm. Dedim ki “Demek durum sandığımdan da kötü!” Yok o işlere bulaşmam. Türkiye’de siyaset, bilhassa sol siyaset insan hızarıdır, bana göre değil.

Herkes de sevmesin beni, böyle iyi

Seni çok seven bir grup insan var bir de seni sevenlere ve üzerine de sana gıcık olan bir grup. Sana gıcık olanlara bir mesajın varsa alabilir miyim?

Vallahi tanısan seversin!  Ne diyeyim arkadaş; adamın ya da kadının işte, canı nefret etmek istiyor. Ama en sevdiklerim; “Samimi bulmuyorum”, “Egosu yüksek”. En büyük favorim de; “Bilmiyorum niye ama bu kadını sevmiyorum.”Dert olmuş yani içine, konuyu derinlemesine düşünüyor.

Herkes de sevmesin beni yahu! Böyle iyi.

Elif Key 10.02.2015

DİKEN

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları