Elif Şafak, Güliz Arslan’a Konuştu

0 Yorum

Önemli olan kardeşliğe inananların sesinin daha gür çıkması”

Elif Şafak son romanı “Ustam ve Ben”den sonra “Sakız Sardunya” isminde bir çocuk kitabı çıkardı. 2006’da yayımlandığında büyük ses getiren romanı “Baba ve Piç” de 1915’in 100’üncü yılında İtalya’da Rifredi Tiyatrosu tarafından sahnelenmeye başladı. Şafak: “Tarihlere değil hikayelere odaklanıyorum ben. Oyun teklifi iki sene önce gelmişti, pat diye gelişmedi.Önemli olan geçmişin yaralarının sarılması, acılarının anlaşılması ve barışa, kardeşliğe inananların seslerinin daha gür çıkması”

Bugün 14 kitabı 40’tan fazla dilde, önemli yayınevleri tarafından basılan, milyonlar satan, tiyatro Oyunlarına uyarlanıp kapalı gişe oynayan bir yazar o.  2014’te çıkan son romanı “Ustam ve Ben” de diğer bütün Kitapları gibi uzun süredir çok satanlar listelerinde üst sıralarda. Okurları “Yeni romanı ne üzerine olacak acaba? Yakın zamanda bir ipucu verir mi?” derken o birkaç ay önce çocuk kitabıyla çıktı sevenlerinin karşısına. “Sakız Sardunya”yla Elif Şafak okuru olma yaşı epey düştü. Babasını kaybettikten sonra kaleme aldığı yazıdan bu yana pek sesi soluğu çıkmıyordu Şafak’ın. Geçtiğimiz günlerde, 2006’da yayımlanan romanı “Baba ve Piç”in İtalya’da Rifredi Tiyatrosu tarafından sahneye taşındığı, oyunun başrolünde de başarılı oyuncu Serra Yılmaz’ın yer aldığı haberi geldi.

“Baba ve Piç” yayımlandığı günlerde büyük ses getirmiş, Şafak romanın Ermeni kahramanının söylediği sözler nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesine göre, “Türklüğü aşağılamak” suçundan yargılanmış ve beraat etmişti. 1915’in 100’üncü yılında bu romanın yeniden gündeme gelmesi, bir tiyatro oyunu olarak ele alınması ona ne hissettiriyor? Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra şimdi o günleri nasıl hatırlıyor? Her fırsatta kadınların özgürlüğünün önemine dikkat çeken biri olarak siyasetteki erkeklerin kadını konu alan açıklamaları karşısında ne hissediyor? Yaşar Kemal’in vefatıyla alevlenen Nobel tartışmaları hakkında ne düşünüyor? Çocuk kitaplarının devamı gelecek mi? Kendisine yöneltilen sert eleştiriler ona ne hissettiriyor? Ve elbette bugünlerde ne yazıyor? Elif Şafak sorularımızı yanıtladı…

“Baba ve Piç” romanınızdan uyarlanan oyun İtalya’da sahneleniyor. Oyunu izlediniz mi?

Oyunu henüz izlemedim ama izleyeceğim. İtalya’da kapalı gişe oynuyor. Sanata gönül vermiş, edebiyatı seven çok güzel bir tiyatro ekibinin eseri bu. Basında çıkanları da okuyorum, izleyicilerin yorumlarını da… Seyircilerden gelen tepkiler gerçekten harika. Çok da duygusal ve samimi tepkiler.

 Kitaplarınızdan film ve oyun uyarlaması için kapınızı çalan çok oluyordur değil mi? Nasıl yaklaşıyorsunuz bu taleplere? Bu oyun için sizi ikna etmeleri iki yıl sürmüş, oyunda önemli bir rolü olan Serra Hanım’ın (Yılmaz) girişimleriyle olumlu sonuç alabilmişler. Doğru mu? Biraz o süreci anlatır mısınız?

Hem film hem tiyatro
hem de sergi önerileri geliyor
epeyce. Bizden ve dünyanın farklı yerlerinden… Bunlara sıcak bakmakla beraber seçici davranıyorum açıkçası. Doğru ekiple, doğru ve güzel bir enerjiyle yola koyulmak önemli.

 “Baba ve Piç” yayımlandığında büyük ses getirmişti. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinden yargılanmanıza neden olmuştu. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra dönüp o günlere bakınca
ne hissediyorsunuz? 

Çok zor günlerdi benim için. Hamileyken mahkemelik olmak kolay bir şey değil. Kitabı daha okumadan, anlamadan, sırf kulaktan dolma bilgilerle hakkımda ileri geri konuşan insanları görmek çok üzücüydü. Bu Türkiye’nin gerçeği. Yazan, çizen, eli kalem tutan herkes hırpalanıyor bu memlekette. Öte yandan bizde çok güzel ve içten bir okur kitlesi de var. Onlardan gelen enerji ve ilham muhteşem.

 “Baba ve Piç”in 1915’in 100’üncü yılında yeniden ele alınmasını, ilgi görmesini önemli buluyor musunuz? 

Tarihlere değil, hikayelere odaklanıyorum ben. Tiyatro oyunu teklifi iki sene önce gelmişti, bugün pat diye gelişen bir durum değil. Önemli olan geçmişin yaralarının sarılması, acılarının anlaşılması ve barışa, kardeşliğe inanan insanların seslerinin daha gür çıkması.

“Yazarken hayali bir dünyada yaşıyorum”

 Bugün 14 kitabıyla 40’tan fazla dilde okunan, kitapları önemli yayınevleri tarafından basılan, milyonlar satan, tiyatro oyunlarına uyarlanıp kapalı gişe oynayan bir yazara artık ne kendini başarılı hissettirir? Satış rakamı, ödül, övgü… Bunların ne kadar bir anlamı var artık sizin için? Birinin, çocuklarınızın belki, bir cümlesi hepsine bedel bir zafer hissi yaşatabiliyor mu zaman zaman?

Yazarlık özünde çok yalnız bir dünya. Tabii ki başarılar güzel, elbette farklı dillere çevrilmek insanı duygulandırıyor. Ama son tahlilde yazarken kendi kabuğuma çekiliyorum. Bir hayali dünyanın içinde yaşıyorum. O dünyadan çıkıyor tüm öyküler. O yüzden övgü de alsak, sövgü de bizim için aslolan edebiyat, aslolan hikayelerin, kitapların ve masalların büyülü dünyası.

 Hayatta yaptığınız şeylerden size kendinizi en çok “başarılı” hissettiren şey neydi? Hayatınıza bakınca en çok neyle gurur duyarsınız?

Ben pek gururlanan bir tip değilim galiba. Aklım fikrim hep henüz yapamadıklarımda. Bu bir yanıyla güzel bir özellik. Bir yanıyla yorucu.

“Hiçbir kolektif kimliğe yakın hissetmiyorum”

 Yolun başındaki Elif Şafak’ın gözlerinin içine bakma şansınız olsaydı şimdi, ne söylerdiniz? Bir röportajda ilk kitabınızın yayımlanacağı günlerde oldukça endişeli olduğunuzu anlatıyorsunuz. O günleri yaşayan
Elif’i sakinleştirecek cümleleriniz
var mı şimdi? 

Evet, var. Hem de çok cümlem var. Ama mesele şu ki o endişeli ve zor günleri yaşamadan insan bugünkü cümlelere varamıyor. O yüzden genç Elif’e ben bugün nasihatler versem bile açıkçası o anlar mı emin değilim.

 Hâlâ kitaplarınızın yazım aşamasında çok sancılı günler geçirdiğinizi, sosyal hayattan tamamen koptuğunuzu, yakınlarınızı aylarca ihmal ettiğinizi ve tamamen yazıya konsantre olduğunuzu biliyoruz. Başarıyı getiren biraz da bu adanmışlık mıdır?

Sanatta yetenek işin sadece küçük bir kısmı. Geriye kalan daha büyük bir payda ise disiplin, emek, adanmışlık… Ben şöyle görüyorum: Yüzde 35 emek. Yüzde 65 aşk ve inanç işi.

 2015’te Türkiye’den bir yazarın yurt dışında karşılaştığı önyargılar neler? Yoksa bunu sormakla biz mi önyargılı davranmış oluyoruz?

Türkiye’den gelen bir yazarın apolitik olmak gibi bir lüksü yok bence. Her edebiyat festivalinde sadece edebi
ya da sanatsal değil, politik sorularla da karşılaşıyoruz. Türkiye’nin ekonomik gidişatından Ortadoğu’nun siyasi geleceğine kadar pek çok soruya yanıt vermek durumda Türk romancılar.
Bir konuşmada verdiğimiz bir cevabı Türk basını alıyor, büyütüyor bazen. Böyle bir ortamda birey olmak ve birey kalmak en zoru. Ben kendimi hiçbir kolektif kimliğe yakın hissetmiyorum. Yazarın yalnızlığına inanıyorum. Buna inandığım için, ilginçtir, her kesimden okurlarım var, her kesimden okurla diyaloğum var.

“Türk ve Kürt kadınları özgürce karar vermeli”

 Türkiye’de kadının başarısı “ne kadar kadın, ne kadar anne” olduğuyla ölçülüyor son yıllarda. İktidar partili erkeklerin bu anlama gelen demeçlerini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz? Siz kendinizi “kadınlıktan sınıfta bıraktığınızı” söylersiniz sık sık. Ama bunun sizi başarısız kılmadığı ortada…  

İktidar partili erkek politikacıların, biz kadınların nasıl yaşamamız gerektiğine dair peş peşe beyanlarını çok büyük bir kaygıyla izliyorum. Tasvip etmiyorum. Kaç çocuk doğurmamız gerektiğinden toplum içinde gülüp gülemeyeceğimize kadar pek çok açıklama yapıldı. Kadın ve erkeğin eşit olmadığı ifade edildi. Kadınlar için en önemli kariyerin annelik olduğu söylendi. Bunları son derece sorunlu buluyorum ve tepkimi her defasında dile getiriyorum. Türk ve Kürt kadınları nasıl yaşayacaklarına kendileri özgürce karar vermeli. Ayrıca çoğulculuğa ve farklılıklara saygı gösterilmeli. Tek tipleşen bir toplum istemiyorum. Tarihe bakarsak tek tipleşmenin çok büyük sakıncaları olduğunu görebiliriz.

“Yaşar Kemal , Nobel’i defalarca hak etmişti”

 Yaşar Kemal’in ölümünden sonra alevlenen Nobel tartışmalarını takip etmişsinizdir. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Yaşar Kemal’i çok sever ve sayardım. O benim için sadece edebiyat ve yaratıcılıkta ve evrensel hikaye anlatma sanatında bir üstat değil, aynı zamanda vicdan ve toplumsal sorumluluk açısından da bir rehberdi. Bugün arkasından yazıp çizenlerin çoğu şunu unutuyor: Bu topraklar Yaşar Kemal’e çok haksızlık etti zamanında. Kaç kez Türk basınında hakkında ileri geri yazılar çıktı, manşetler atıldı. Yargılandı, hapse atıldı, Vatan hainliğiyle suçlandı. Ama o her zaman sanatından ve vicdanından ödün vermeden yolunda yürüdü. Nobel’i defalarca hak etmişti.

“İşin arkasında kişisel menfaatler, kıskançlık ve haset var”

 Kitaplarınızın tanıtım kampanyaları, vejetaryenliği bıraktığınızı elinizde bir parça etle çekilmiş fotoğrafla duyurmak, Reklam filmlerinde rol almanız, intihal iddiaları… Bunlara gelen eleştirilere sakin yaklaşıyorsunuz. Kendi kendinizeykende bu kadar sakin misiniz? Yoksa sizin de çok sinirlendiğiniz, gözyaşı dökecek kadar üzüldüğünüz, telefon açıp bir yakınınıza dert yandığınız oluyor mu?

Türkiye’de eleştiri ile hakaret birbirine çok kolay karıştırılıyor. Sanat eserini eleştirmekten ziyade şahsa yönelik hakaret, iftira ve dedikodu maalesef çok fazla. Üstelik bunların çoğu gene edebiyat çevreleri tarafından üretiliyor. Yani işin arkasında kişisel menfaatler, kıskançlık ve haset var. Neyse ki edebiyat okuru olgun ve sağduyulu. Bu ortamdan biz sanatçılar tabii ki zarar görüyoruz, tabii ki duruma üzülüyoruz. Ama açıkçası toplum daha çok zarar görüyor. Sağlıklı ve iyi niyetli eleştiri geleneğinin olmadığı bir toplum hızla kuraklaşan bir toplum demek.

“Her kitap için iki kat emek sarf ediyorum, bu düpedüz delilik”

 Gençlerin size en çok sorduğu sorular neler? Onlara ilk tavsiyeniz
ne oluyor? 

Gençler arasında yazar olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyor.
Bu çok güzel bir şey. Ancak “okur” olmak isteyenlerin sayısı aynı hızla artıyor mu emin değilim. Halbuki
her yazar öncelikle iyi bir okur olmalı
ve hep öyle kalmalı.

 Yazılarınızı önce İngilizce yazacak kadar bu dile bu kadar hakim olmanın başarınızdaki yeri nedir sizce? Farklı dillere ve kültürlere kolay uyum sağlayabiliyor olmak bilinçli bir çabanın sonucu ortaya çıkan bir şey mi? Şans mı? 

Her romanın arkasında o kadar çok emek var ki… İngilizce yazıyorum, sonra her kitap Türkçeye profesyonel çevirmenler tarafından çevriliyor. Sonra ben o çeviriyi alıp en baştan en sona kadar yeniden şekillendiriyorum. Kendi ritmim, kendi kelimelerimle… Bu da demek ki her kitap için aslında iki kat emek sarf ediyorum. Bu düpedüz delilik. Zaten edebiyat delilik demek.

 Çocuklarınız da sizin gibi çokdilli bir ortamda büyüyorlar değil mi? Böyle olması için özen de gösteriyor musunuz?

Çokdillilik ve çokkültürlülük önemli değerler. Birden fazla dilde insanın kendini ifade etmesi hem zihinsel hem ruhsal bir egzersiz aslında. İlla da İngilizce ya da Fransızca konuşmaktan bahsetmiyorum. Keşke hem Türkçe hem Kürtçe, yahut hem Lazca hem Türkçe hem başka dillerde yazabilen yazarlarımız, şairlerimiz çoğalsa!

“Babamın vefatı beni çok sarstı, epey durdum”

 Şimdilerde ne üzerinde çalışıyorsunuz?

Yeni bir roman var mutfakta. Ama ağır ateşte, usul usul pişmesi lazım, biraz zaman alabilir. Çünkü kocaman bir kazan bu seferki.

 Yakın zamanda bir de çocuk kitabınız çıktı. Devamı gelecek mi? 

Evet, çocuk kitabı yazmayı çok sevdim. Okurlardan da harikulade tepkiler geldi, geliyor. Çocuklar “Sakız Sardunya”yı okurken çekilmiş fotoğraflarını gönderiyorlar. Bana kitap kapakları tasarlayıp yolluyorlar. Onların dünyasına ulaşabilmek ve çocuk okurlarla diyalog kurabilmek çok güzel ve kıymetli.

“Sert müzik dinlerim”

 Bugünlerde çalışma rutininiz nasıl? O kapanma evresinde misiniz? 

Babamın vefatı beni çok sarstı. Epey bir süre durdum, kendime çekildim. Bu hafta sonu ilk defa babamın ikinci evliliğinden dünyaya gelen erkek kardeşimle uzun uzun sohbet ettik. Bu aralar yazmaktan ziyade düşünüyorum galiba.

 Kafelerde, pastanelerde, kalabalıklar içinde çalıştığınızı anlattığınızı hatırlıyorum. Hâlâ böylemi? Bir yazı odanız yok mu hiç? 

Yazı odam yok. Düzenli bir yazı odasına inanmıyorum. 19’uncu ve 20’nci yüzyılın kavramları daha ziyade bunlar. Hele manzaralı bir odam hiç olmadı. Gerek de yok, bu yeni yüzyılda bilgisayar bizim odamız, çalışma masamız olabilir pekala.

 Günün ne kadarını çalışarak geçiriyorsunuz? 

Günden güne değişiyor. Ama yazsam da yazmasam da hep okuyorum. Sadece roman değil, bilimsel ve tarihi kitaplar da çok ilgimi çekiyor. İlk defa bu ay gözlük takmaya başladım.

Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?

Yürürüm, yemek kitabı okurum, sokaklardan duvar yazıları toplarım, cinsiyet eşitliği için uğraşan sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerini desteklerim, meditasyon yaparım, bangır bangır sert ve hızlı müzik dinlerim.

Güliz Arslan 15.03.2015

MİLLİYET

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları