Erdal İnönü’nün Son Röportajı

0 Yorum

Son kitabı için bu yıl şubattan hazirana 10 hafta buluşup konuştuk Erdal İnönü’yle… Bitirdiğimiz gün yaş günüydü. Lafı ölüme getirdi. “Ölmek korkunç bir şey” dedi. “Düşündükçe insanı ter basıyor. Yenemezseniz, aklınızı kaçırırsınız. Ama ölüm korkusu gençken ruhun kuvvetiyle, yaşlıyken de vücudun yorgunluğuyla yenilebiliyor”

Bu yıl başında İş Bankası Yayınları Nehir Söyleşiler editörü Levent Cinemre “Bir Erdal İnönü kitabı hazırlamak istiyoruz. Bu söyleşiyi sen yapar mısın?” diye sorunca gururla kabul etmiştim.
Bu, ortak hazırlayacağımız bir kitap olacaktı.
Erdal Bey de memnun olacağını söyleyince söyleşilere başladık. Şubat-haziran arasında 10 kez buluştuk. Her çarşamba öğleden sonra, Rasathane’deki Feza Gürsey Enstitüsü’ndeki odasının kapısını çalıyordum. Çalışıyor oluyordu.
Kütüphanedeki geniş salona kuruluyor ve sohbete koyuluyorduk. NTV’nin kameramanı Oktay Taşkın da söyleşiyi kameraya alıyordu.
Çocukluğundan günümüze kadar yaşamını baştan sona kat ettik. Her buluşmada en az üç saat konuşuyorduk. Büyük bir disiplinle ve çoğu zaman hazırlanarak geliyor ve anlattıkça keyifleniyordu.
Söyleşi maratonunu bitirdiğimiz gün, doğum günüydü. Enstitü çıkışında birlikte fotoğraf çektirdik. Hastalığı atlatmış gibiydi ama enfeksiyon kapmaktan ürküyordu.
Bir ara “İyi ki bu söyleşiyi yaptık” dedi bana. Sesinde huzur ve hüzün bir aradaydı.
Yaz sonu deşifreleri tamamladık.
Sıra ondaydı. Okuyup düzeltecekti. Sonra yayınevine verecektik.
Ama o dönem rahatsızlanıp Amerika’ya gitti. Oradan telefonlaştık.
Geçen ay Özden Toker telefon edip “Amerika’ya ağabeyimin yanına gidiyorum. Göndereceğin bir şey var mı?” diye sordu.
“Deşifreler var ama yormaktan korkarım” dedim.
“Götüreyim, belki de iyi gelir” dedi. 500 sayfayı bulan anılar, böylece Amerika’ya uçtu.
Sonrasını dönüşte Özden hanım şöyle anlattı: “Okuyacak hali yoktu. Ama merak da ediyordu. Bunun üzerine ben ona okumaya karar verdim. Bütün kitabı baştan sona okudum. Yanıma oturup omzuma dayanıyordu. Gözleriyle de takip ediyordu. Günde üç saat kadar okuyordum. Bazı yerlerde kesip düzeltmeler yapıyordu. Onları sayfaların üzerine işaretledik. 10 günde bitirdik. Kitabı çok beğenmişti.”
Üzerinde son el yazıları olan taslak bana ulaştığında heyecan içindeydim. Lakin iki hafta sonra Erdal beyin vefat haberi geldi.
Onunla derinlemesine söyleşebildiğim 10 buluşmanın ayrıcalığını ve gururunu onurla saklarken, artık bir vasiyete dönüşen “son röportaj”dan bazı bölümleri, onu ebediyete uğurlayacağımız bugün, ilk kez burada sizlerle paylaşmak istiyorum.
Anısı önünde hayranlık ve saygıyla eğiliyorum.

ÇOCUKLUĞU
“Erkek dal”
1926 Haziran doğumluyum. Ben doğduğumda babam başbakandı. İsim bulmayı severdi. Ömer ismini kendisi bulmamış ama benim ve kız kardeşimin ismini babam buldu. Daha doğrusu yarattı. “Erdal” adını, “erkek dal” anlamında o uydurmuştu.
Pembe Köşk’te yedi kişiydik: Babam, annem, abim, ben, kız kardeşim, babaannem Cevriye hanım ve kız kardeşimin Fransızca öğretmeni…
Küçükken iyi huylu değildim. İnatçıydım. Sık sık ağlardım.
Genellikle bizi görenler “İsmet Paşa’nın çocukları geçiyor” diye fısıldaşırdı. O hep duya duya artık bende marazi bir şey haline gelmişti. Ne zaman iki kişiyi fısıldaşırken görsem “‘İsmet Paşa’nın çocukları’ diyorlar” diye içimden geçirirdim.
Okulda öğretmenler bana ters bir şey söylememeye dikkat ederdi. Ben de onları kızdıracak bir şey yapmamaya dikkat ederdim. Yaramaz değildim ama bazen arkadaşlarımla gülüştüğümüz olurdu. Eğer bir arkadaşımla gülüyorsak, öğretmen onu paylardı, ben de güldüğüm halde beni paylamazdı.

“Ben 80 yaşıma geldiğimde…”
Okulda hesap öğrenmiştik. Bir gün babam kontrol için sordu:
“Ben 52 yaşındayım, sen 8 yaşındasın. 10 sene sonra sen kaç yaşında olacaksın, ben kaç yaşında olacağım?”
“Ben18 olacağım, siz 62” dedim.
“Peki, 20 sene sonra?”
“Siz 72, ben 28…”
“Peki sen 80’e geldiğinde ben kaç yaşında olacağım?”
“O zamana sen ölürsün” dedim.
Annem “Sus, ağzından yel alsın, böyle şey söylenir mi?” diye çok kızmıştı ama babam çok gülmüştü.

“Erken kalkar ders çalışırdım”
Ortaokula 1937’de başladım. Gazi Lisesi, Hergele Meydanı’nda yeni yapılmıştı. Karnelerim genellikle iyiydi. Hiç kırık not almadım.
Derslere akşamdan çalışırdım ama bu yetmezdi; onun için sabah iki saat erken kalkar, kimseler uyanmadan yine çalışırdım. Annemler de şaşardı buna… Tabii taze bilgiyle sınava girince daha iyi sonuç alırdım. Bazı akşamlar film gösterirlerdi Çankaya Köşkü’nde; ertesi gün sınav varsa filmi seyretmez, dersime çalışırdım. İyi bir öğrenciydim yani…

“İnönü Savaşı’nı anlattırdılar”
Tarih öğretmenimiz Enver Şapolyo’ydu. Bir gün İnönü savaşlarını benim hazırlamamı istedi. Eve gittim, askeri kitaplardan yararlanarak epey uzun bir şey yazdım, derste okudum. Zannettim ki çok hoşuna gidecek… “İyi olmuş ama benim beklediğim bu değildi”dedi:
“Ben, babana gidip savaşı anlattıracaksın, sonra bize anlatacaksın sanmıştım.”

“Babamın Cumhurbaşkanı olduğu gün”
Babamın giyinip Meclis’e gittiğini hatırlıyorum. Biz radyodan hem seçim sonucunu hem de babamın yeminini dinledik. Kısa bir konuşma yaptı. “Uyumlu bir yönetimimiz olacak” demişti.
Sonra bekledik, geldi. Karşıladık.
Öyle büyük coşku yaşandığını hatırlamıyorum. Başbakanken de öyle karşılardık. O gün yemekte misafirler vardı. Orada milletvekillerinden bir misafir “Kürsüye çok çabuk çıktınız Paşam.
Yavaş yavaş çıkmak daha iyi olurdu” dedi.
Babam da gülmüştü.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
“Fizikçi olmaya nasıl karar verdim?”
Savaşta okullar mayısta erken tatil edildi. Serbest kaldık. Ben o bahar hep tenis oynadım.
Lisenin son sınıfına kadar abimin mühendis olacağı, benim de Dışişleri’ne gireceğim düşünülüyordu. Yabancı dile, edebiyat okumaya hevesim vardı. Konuğumuz Numan Menemencioğlu’nun konuşmalarını hayranlıkla dinliyordum. Dışişleri bana cazip bir uğraş gibi görünüyordu.
Ancak son sınıfta fiziğin o dönemde çok önemli gelişmeler yaşadığını öğrendim. O zaman Teknik Üniversite’nin doçentleri Fen Teknik diye bir dergi çıkarırlardı. Orada kuantum fiziğinde, atom fiziğinde, kuantum mekaniğinde yeni yaklaşımlar çıktığını, felsefede gördüğümüz “zaman” gibi, “uzay” gibi, “nedensellik ilkesi” gibi bazı kavramların fizikte ele alındığını öğrendim ve fiziği sevdim. Lise sonda, “Teorik fizikçi olayım” diye kendi kendime karar verdim.

“Paşa oğluna okul açmış”
Fizikçi olmak için İstanbul’daki Fen Fakültesi’ne gitmek gerekirdi. Fizik fakültesi yalnız orada vardı. Daha önce abim İstanbul’a, Teknik Üniversite’ye gitmişti. Annem de buna çok üzülüyordu. Bir gün babam “Ne okumaya karar verdin?” diye sorunca, “Fizikçi olabilirim ama İstanbul’a gidersem üzüleceksiniz. Felsefeci olayım” dedim.
Felsefe, Ankara’da okunabiliyordu.
O zaman babam “Felsefeye ömür verilmez, sen gene fizikçi ol” dedi. Ama İstanbul konusu onu da düşündürüyordu.
Galiba annemin aklına geldi, “Acaba Ankara’da Fen Fakültesi açılamaz mı?” diye… Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e söylediler.
Tabii sonra eleştirenler oldu, “Bu ne despotizmdir; Paşa oğlu için okul açmış” diye… Ama pek öyle değildi. Bana özel bir kolaylık göstermedi. Fen Fakültesi vatandaşa hitap eden çok önemli bir okul oldu. Türkiye’de ve dünyada önemli buluşlar yapan insanlar yetiştirdi.

AMERİKA’DA
“Very good!”
Fen Fakültesi’nden fizik lisansı alarak mezun olduktan sonra, yüksek lisans için vapurla Amerika’ya California Teknoloji Enstitüsü’ne gittim.
1947 sonbaharıydı
Yolculuk beş-altı gün sürdü. Vapur New York’a yanaştığında Amerikalı gazeteciler bekliyordu. Bana, Truman Doktrini hakkındaki fikrimi sordular.
Ben de “Very good” (Çok güzel) dedim. Başka bir şey demedim.
Abimle birlikte oturuyorduk.
O günlerde Amerikan televizyonunda popüler bir yorumcu “Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Amerika’da okuyan oğlu, bir Amerikalı kızla evlenmek üzere” diye haber yapmış. O haber de Cumhuriyet’te yayınlanmış. Babam da çok üzülmüş. Hemen telgraf çektim, “Bu, tamamen uydurma bir haberdir, hiç aslı yoktur” diye. Babam çok sevinmişti o zaman…

“Babam kaybetmeyi sevmezdi”
CHP 1950’de seçimi kaybedince babama mektup yazıp “Geçmiş olsun” dedim:
“Üzülmeyin, seçimi kimin kazandığını ilerde unuturlar ama ilk defa, tam manasıyla dürüst bir seçimle demokrasiye yol açan partinin ve insanın kim olduğunu unutmayacaklar. O, sizin en büyük başarınız olarak hatırlanacak” diye yazmıştım.
Babam da sonra cevaben “Ne kadar filozofik bir tavırla almışsın seçim sonucunu, bundan çok kıvanç duydum” demişti.
Muhalefetteyken tabii daha yalnız kalmışlardı. Her akşam yemekten sonra babam, annemle bezik oynardı. Başka bir karakteristiği, (mesela o da bana geçmemiş, abimde daha çok vardı) kaybetmeyi hiç sevmezdi. Kimle oynarsa oynasın… Mesela anneme büyük sevgisi vardı ama gene de annemle oynarken kaybederse hoşlanmadığını belli eder, “Yahu bu akşam çok şanslısın. O kartları nasıl çekiyorsun?” derdi.

ASKERLİK VE EVLİLİK
“Sevinç’le evlenebilirim”
1952’de Türkiye’ye döndüm ve Ankara Fen Fakültesi’ne fizik asistanı olarak girdim. Tabii Amerika’da gördüğüm araştırma ortamı burada yoktu.
Askerde, yedek subay olarak Mamak’taki Muharebe Okulu’nda tercümanlık yaptım. Orada vaktim vardı, 1,5 senede doçentlik tezimi yazdım, sınavımı verdim. Hem yedek subaylık görevimi yaptım hem doçent oldum.
1957 yazında Heybeliada’daydık. Babamın evinin yanında Sohtorik’lerin evi vardı. Ali Sohtorik, CHP İl Başkanlığı yapıyordu. O münasebetle aileyle tanıştım. Büyük kızları Sevinç’le uzaktan bir-iki görüşmemiz oldu, onu gözüme kestirmiştim. Artık evlenmek istiyordum. Evden de evlenmemi istiyorlardı; “Sevinç’le evlenebilirim” dedim.

“Aşkı yaşadım”
Eşimi sevdim; yani aşk denen şey, işte durmadan eşinizi, sevgilinizi düşünürsünüz; o durumları yaşadım ben de… Eşim de büyük iyi niyetle beni kabul etti. Ben çok mutluydum ve eşim de mutluydu sanırım.
Resimlerde mutluluğum çok belli oluyordu. Hatta bir arkadaşım alay etti, “Yahu bu kadar istiyordun niye şimdiye kadar bekledin?” diye…
Düğün oldu, gece Divan’da yattık. Sabahleyin uçakla Amerika’ya gittik. Orada “nükleer reaktör teorisi” ve bunun matematiksel teorisi “nötron transport teorisi” konularında araştırma yaptım ve yayınladım. Türkiye’ye geldikten sonra da o konuda çalışmaya devam ettim.

ODTÜ’DE
“Evimize bomba koydular”
ODTÜ yeni kurulmuş, iddialı bir üniversiteydi. Henüz barakada eğitim veriyordu. Oraya geçtim. Teorik Fizik bölümü kuruldu, beni onun başına geçirdiler.
Ardından dekan oldum. Üniversite Amerikan yardımıyla kurulduğu için, ona tepkili solcu gençlerde Amerikan aleyhtarı bir hava oluştu.
Dekan olarak bütün gün çalışıyordum, ayrıca ders veriyordum. 1967’de bir gün kolum ağrıdı. Bir rahatsızlık hissettim, doktora gittim. Meğer spazm geçirmişim. “Aman yat” dediler, bir ay istirahat ettim.
4 Eylül’de yeni Mütevelli Heyeti sürpriz şekilde, beni rektör atadı.
Mebus Evleri’nde oturuyorduk o zaman eşimle. 16 Ocak gecesi yatmıştık, telefon çaldı. Açtım, birisi bana “Ben Deniz Gezmiş’im” dedi.
“Ne istiyorsun?” dedim, kapattı telefonu… Arkasından büyük bir gürültüyle bizim evin kapısı havaya uçtu. Biz yukarıdaydık. Sanıyorum o telefonu, sahte adla, bizim evde olduğumuzu kontrol için etmişlerdi.
Aşağı indik baktık, kapı uçmuştu. Kapıya dinamit koymuşlar.
Çankaya’ya babamın evine gittik, orada kaldık o gece…
5 Mart’ta sabaha karşı “Jandarma birlikleri üniversiteye geldi” diye haber geldi. O zaman ben lojmanda oturuyordum. Çıktım baktım. Yurttaki öğrenciler de çıktılar.
Karşılıklı bir-iki ateş oldu. Ben yürüyüp öğrencilere “Yapmayın” filan demek istedim ama “Ateş ediliyor” diye mani oldular.
Sonunda jandarma yurtları işgal etti. O çatışma esnasında bir öğrenci öldü maalesef; diğeri de ağır yaralandı, sonra o da öldü.
O ölüm, bizi çok üzdü. Akşam Mütevelli Heyeti toplandı. Üniversiteyi süresiz kapattılar. “Akademik Konsey öğrencileri tahrik ediyor, lağvedelim” dediler. Ben kabul etmedim “Onu yaparsanız istifa ederim” dedim. Biraz düşündüler, “Lağvediyoruz” dediler. “Öyleyse ben de istifa ediyorum” dedim. Ayrıldım.
12 Mart’tan sonra benim de “öğrenci isyanlarında rolüm varmış” diye dedikodu çıkardılar. Bir gün üniversiteden dönerken jandarma durdurdu, sonra bıraktı. Ertesi günü Sıkıyönetim Savcılığı beni çağırdı. Genç bir savcıyla birkaç saat konuştuk. Üniversitede ne olduğunu sordu. Anlattım yaptıklarımı, tatmin oldu, tutuklamadı; bıraktı beni.

SİYASETE GİRİŞ
“Erdal yapma!”
12 Eylül müdahalesinde yurtdışındaydım. Demokrasiye aykırı bir hareketti. Üniversitelerden bazı öğretim üyeleri atıldı o dönemde… Bazıları da kendileri istifa etti, çok değerli insanlar vardı aralarında… Ona üzülüyordum. Yanlış olduğunu söylemek istiyordum ama bu, yönetime muhalefet etmek olurdu ve o zaman üniversitede kalamazdım.
Sonra bir gün, üniversitede odamda çalışırken, İbrahim Cevahir diye biri telefon etti. Beni görmek istediğini söyledi, “önemli bir konu görüşeceğim” dedi.
“Buyurun” dedim.
Geldi. İki saat anlattı:
“Demokrasinin tekrar canlanması için halkın inandığı bir ismin başa geçmesi lazım. Bunu da ancak siz yaparsınız” dedi.
Ben şaştım; “Ben üniversitedeyim. Siyasetle ilgim yok, bilmem de siyaseti” dedim.
“Siz bu işi ciddi düşünün. Tekrar görüşürüz” dedi, gitti.
Başta ciddiye almadım, eşime de söyledim. O tamamen karşıydı. Ama sonra düşündüm. “Galiba girsem iyi olacak” diye karar verdim ve 15 gün sonra Ankara’ya gittiğimde ona söyledim. Ankara’da uzun müzakerelerden sonra Pembe Köşk’teki bir basın toplantısıyla siyasete girdiğimi açıkladım. Eşimin haberi yoktu.
Telefon ettim ona, “Kusura bakma” dedim, “Ben siyasete giriyorum ve basın toplantısı yaptım.”
“Erdal yapma” diye bağırdı, kapattı telefonu. Çok üzüldüm tabii ama yapacak bir şey yoktu.
Çıktım, para çekmeye bankaya gittim. Baktım arkamda gazeteciler… Hep beraber bankaya gittik. Anladım ki bundan sonra hep beraberiz basınla…

İNÖNÜ MECLİS’TE
“Rakamlarla eğleniyordum”
O günlerde arkadaşım Nimet Özdaş bir kitap getirmişti bana… NATO’da yapılan bir toplantıda bilim insanları, zamanın bilimsel problemlerini yayınlamışlar. O kitapta bir matematikçi eski bir problemden bahsediyordu. Meclis’te bunu çözmeye uğraşmak geldi aklıma.. Tabii zor bir problem… Çarpıyor, topluyor, birtakım çözümler buluyordum. Vakit alan konulardı. Seçim otobüsünde, Meclis’te ya da makam arabasında bir yerden bir yere giderken onlarla eğleniyordum.

“Ölüm korkusunu nasıl yendim?”
Küçükken kendi kendime derdim ki; “Ölümden korkmaya gerek yok. Her insan sonsuza kadar yaşar. Çünkü öldüğünü fark etmez. Ancak yaşadığını bilir. Bir gün ölecek gerçi ama öldükten sonra onu anlamayacak. O yüzden, onun bakımından yaşam sonsuzdur.”
Bu, beni tatmin etmişti.
Ama yaş ilerledikçe gençlikteki bu muhasebe insanı tatmin etmiyor.
“Evet, öldüğümü fark etmeyeceğim ama öldüm.”
O, hoş bir şey değil. Düşündükçe insanı ter basıyor. Yenemezsiniz, aklınızı kaçırırsınız. Korkunç bir şey ölmek. Bir şey yapamamak…
Ama zamanla insan başka türlü kabul ediyor. Çünkü vücut yoruluyor, “Ölmek de dinlenmektir. Artık biraz da başkaları uğraşsın” diyorsunuz.
Gençken ölüm korkusu ruhun kuvvetiyle, yaşlıyken de vücudun yorgunluğuyla yenilebiliyor.

HASTALIĞI
“Şimdilik hayattayım. Çabucak ölmezsem bitirecek işlerim var”
Abimin ölümünden bir sene sonra ben kan kanserine yakalandım.
Geçen sene nisanda tesadüfen ortaya çıktı.
Babamda şeker hastalığı vardı. Doktorum Temel Yılmaz, bende var mı diye düzenli kanımı kontrol ediyordu. Bir sefer kan aldığında “Başka bir şey gördüm” dedi. Önce inanmadık. Bir daha başkasına kan verdik. Eşimle beni hastaneye çağırdılar. Gittik, orada kanser uzmanı bir doktor, “Kan tahlilinizde akyuvarlar çok düşük çıktı. Böyle olunca mikroplara karşı bağışıklığınız kalmıyor. Kemoterapi gerekir” dedi.
“Nasıl yapılacak?” dedik.
“Kuvvetli ilaçlar veriliyor, bu ilaçlar zararlı hücreleri öldürüyor, onları öldürürken yararlı hücreleri de öldürüyor. Onun için çok mukavemetsiz kalıyorsunuz. Dolayısıyla sizi izole etmek gerekiyor.”
Bunu daha iyi yapanlar Amerika’da varmış. “Amerika’ya gitsek” dedik. “İsterseniz gidin. Orada daha iyi ilaçlar olabilir” dediler.
Üç-dört gün içinde gittik. Ve orada hemen ilaç vermeye başladılar. Üç defa tedavi uyguladılar. Tedavi başarılı oldu. normal hale geldi akyuvarlar… Bir buçuk sene oldu neredeyse… Şimdilik hayattayım. İyiyim. Bundan sonra ne olacağı belli değil. Tekrarlayabilir, tekrar tedavi edebilirler. Böyle bir durum. Kurtulma şansı yüzde elli…

“Çabucak ölmezsem…”
Moralim bozuk değil ama ilaçlar yoruyor insanı… Ayda bir, bir yerlere konferansa gidiyorum. Kitap yazmaya devam ediyorum. İstiyorum ki cumhuriyet döneminde temel bilimlerdeki araştırmaları tanıtayım. Büyük bir keşif olursa onu herkes biliyor ama çok önemli olmayan birtakım buluşları ancak uzmanları duyuyor. Cumhuriyet döneminde temel bilimlerdeki, kimyadaki, astronomideki, fizik, matematikteki, jeoloji, biyolojideki araştırmaları tanıtan, altı temel bilimin her biri için bir kitap olacak… Araştırmaların isimleri elimde ama birtakım gözlemler yapmak gerekiyor. Onları yapmaya çalışıyorum. Eğer çabucak ölmezsem onları bitirmek istiyorum.

“Pişmanlığım yok”
Az yazdım belki. Onun dışında bana verilen görevleri yaptım hep… Babamızın bize verdiği eğitim oydu; “İnsan görevini yapar ve sonuna kadar yapar.” Küçükken bana “Sonuna kadar görevimi yapacağım” dedirtmişti.
Okulda görevimi yaptım.
Üniversitede görev yaptım.
Ondan sonra siyasetten çağırdılar orada görev yaptım. O açıdan pişman olduğum bir şey yok.
Bilimle yaşadım ve bilimle uğraşmaktan zevk aldım. Yazmaktan da zevk aldım.
İşin doğrusu hiçbirinde büyük bir şey yapmadım ama hepsinde azar azar bir şey yaptım. Öyle olunca tabii insan hiçbir yere sığdırılmıyor; birçok yerde iz bırakıyor ama hiçbirinde çok büyük bir şey yapmıyor.

Can Dündar 04.11.2007

MİLLİYET

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları