Ertem Şener: Erdoğan’ı cezaevinde ziyarete gittim… Almadılar, ağladım

0 Yorum

Yandaşlıkla’ suçlanan sunucu ve spor spikeri, Beyaz TV Spor Müdürü Ertem Şener kendisine yöneltilen eleştirileri yanıtladı… Demokrasiyi savunduğunu söyleyen Şener, “Erdoğan’ı babam gibi seviyorum” diyor. Şener bekar olsa Fatih’ten çarşaflı bir kadınla da Güneydoğu’dan bir PKK’lı ile de evlenebileceğini söylüyor

Geçen gün bir twit attınız. Herkes o twiti konuştu. “Cumhurbaşkanımız ilk defa kendi elleriyle twit attı” diye. Yanında mıydınız?

Hayır, değildim. Obama da nasıl twit attığı zaman ismini koyuyorsa cümlenin sonuna Sayın Erdoğan’da kendi ismini koyuyor. Oradan anladım, kendisinin attığını. Twitter bilgim olduğu için de kendisinin twit attığını gördüm. O lafı kullanmam sonradan bana da komik geldi.. Bunu bizzat kendisinin yaptığını söylemeye çalıştım. Anlam karmaşası oldu. Ama insanlar “Nereden nasıl vurabiliriz? Bel altından, bel üstünden…” diye düşündükleri için onlara saçma geldi. Bugün olsa belki gene aynı şeyi yaparım. Çünkü çok ateşli birisiyim. Bazen iyi niyetimle herkesin benim gibi anlayacağını düşünerek bazı şeyleri yapıyorum. Şey gibi “Her yerini öpüyorum Rüştü.” Hiçbir zaman belimin altından düşünmem. Onu da o şekilde söyledim. Sonra düşündüm “Oğlum ne dedin, bu birçok şey anlamına gelebiliyor.” Yani aşağıdan öpersin, yukarıdan öpersin. Onu o anlamda demedim. O anlamda demediğim için zaten şu an benimle röportaj yapıyorsunuz. Çünkü kaybolur giderdim o zaman. O twit’i de kendi ellerimle attım. Bu kadar samimi, insanlara bu kadar yakın olduğu en özel anı demek istedim.

Nihat Doğan yayına bağlanmak için sizi kendisi mi aradı?

Bana mesaj attı. Biz çünkü ondan konu açtık. Yayın sırasında bana “Bir dostluğumuz var, kardeşliğimiz var beni yayına bağlar mısın, ben linç ediliyorum” dedi. “Tabii ki bağlarım” dedim. Reklam arasında kendisine “Türkiye’den özür dile” dedim. Hayatımın en zor beş dakikasını yaşadım. Çünkü reklama girerken “Birazdan Nihat Doğan sizlerle” olacak dedim. Reklama gittim, Twitter’dan tepki yağmaya başladı. “Adamı nasıl yayına alırsınız” diye. Patrona sormadım, zaten karışmaz “Kendi bildiğini yap” der.

Ama adama özür de diletmediniz.

Ahmet Çakar’ın olduğu bir yerde karşı taraf kolay kolay özür dileyemez. Sinan Engin sessiz kaldı zaten. Ama Rasim Ozan la ikisi beklediler bir önce, ne diyecek diye. Aslında Ahmet Çakar istemedi. “Bağlanmasın” dedi. Ben dedim ki “Bağlansın, şu an söz hakkı doğuyor, eğer etik bir yayın yapıyorsak öbür tarafı da dinlememiz lazım” dedim. Ve bağladım. Nihat da çok düzgün konuştu telefonda bana dedi ki “Yanlış anlaşıldım.” Adeta çırpınıyordu. Bende dedim ki “Fazla uzatma, sadece özür dile.”

Siz ona öyle demediniz, “Uzattıkça uzat” dediniz.
Bağlandı. Sinan Engin’e anlatıyor, Ahmet Çakar’a anlatıyor, Rasim Ozan’a anlatıyor. Antipatik olmaya başladı. Zaten insanlar Sinan Engin’in çok önemli bir futbolcu olduğunu ve şu anda iyi bir yorumcu olduğunu biliyor. Ahmet Çakar’ın eskiden çok iyi bir hakem olduğunu, şimdi iyi bir yorumcu olduğunu biliyor. Bunu tek tek anlatmaya başladı Nihat. Aslında insanlara kendini ısındırmaya çalışıyor, Nihat da televizyoncu sonuçta. Bu da bizim yorumculara battı. Samimi gelmedi. Özür diledi. Ben orada kötü bir durum çıkmaması için dedim ki “Nihat o twit sana mı ait?” Nihat da biraz uzatmaya çalışınca işler karıştı. Ben de çok arada kaldım. Evet, yazdığı şey çok yanlış. Hele orada laiklik kelimesini kullanması çok yanlış. Çünkü bugün ülkenin yönetiliş şekliyle kimse bunun üzerinden prim yapamaz. Sen eleştiremezsin bunu, ülke böyle yönetiliyor. Bu laik ülkenin içerisinde hepimiz varız. Ve kimsenin buna laf söyleme hakkı yok. Onun üzerinden gidilmez. Ama mini etektir şudur budur… Hep şunu savunuyorum, başıma ne geliyorsa da ondan geliyor. Bu ülkede başörtülü de özgür gezmelidir, mini etekli de özgür gezmelidir. Bu kimseyi ilgilendirmez. İster mayoyla gezsin, ister bikiniyle, ister çarşafla beni hiç ilgilendirmiyor. İnsanlar olduğu gibi görünsün. İstedikleri gibi gezsinler, biz karışmamalıyız.

Bunu pazar günkü yayında da söylediniz. Sonra pazartesi günkü yayında “Allah aşkına Sevgililer Günü’nü kutlamayın” dediniz.

Sevgililer Günü’nün sevgilileri zedelediğini düşünüyorum. Eşim bana “Bari bir kere bana Sevgililer Günü’nde çiçek al” dedi. Ben ona doğum gününde de alıyorum. Yıldönümümüzde de alıyorum. Ben sadece Sevgililer Günü’nde sevgilimi hatırlamamalıyım. Bunun bana ait bir kültür olmadığını düşünüyorum. Eskiden Sevgililer Günü’nde sabahlara kadar uyuyamayan bendim. Yarın sevgilime kendimi nasıl iyi gösterebilirim diye.

Sevginiz eskimiş demek ki!

Sevgim eskimiş değil. Bir şeyleri daha iyi görmeye başladım belki de. Belki de ben yenilendim. Düşüncelerim, zihniyetim yenilendi. Kalbim yenilendi belki de. Ben sevgimin daha da büyüdüğüne inanıyorum Armağan Bey. Sevgim daha fazla büyümüş ki bunu bir çiçekle, ayıcıkla, yüzükle hatırlatmak istemiyorum. Sevginin günü her gün olmalı. Ben zaten insanlar kutlamasın demiyorum, “Bana göre saçma” diyorum. Herkes o fikri benimseyemez. Herkes her fikri belli çerçeve içerisinde söylemeli kimseyi kırmadan üzmeden. Ama kutlayan insanlara benim bir şey demeye hakkım yok. Kutlayan kutlar. Ben kutlamıyorum.

Bu kadar “Yanlış anlaşılıyor” olmanız sizin de ‘yandaş’ olarak algılanıyor olmanızla alakalı mı? Ya da yandaş ne demek? Önce onu sorayım.

Bilmiyorum. Yandaş şu demek herhalde, benim her şeyim şeffaftır. Ben bugün size benim DM’lerimi de gösteririm. İsterseniz vereyim telefonumu kimlerle ne konuşmuşum, kimlerle ne yapmışım, ben herkese telefonumu verebilecek kadar şeffaf bir insanım. Yaşam şeklim ortada. O kadar uzun bir cevap var ki aslında çok net özetlemeye çalışacağım. Ben Tayyip Erdoğan’ı çok seviyorum. 19 yıl önce tanışmıştım.  Ben o zaman üniversiteyi yeni kazanmıştım. Muğla Üniversitesi Tarih bölümünü. O da bir yerin açılışını yapıyordu orada. Ben de kız arkadaşımla buluşmaya gitmiştim. Beni gördü, ben onu gördüm yanına gitmek geldi içimden. Duruşu çok hoşuma gitmişti. Duruşu derken…

Karizmatik olması?

Karizması, diyalogu çok hoşuma gitmişti. Yanına gittim. O zamanlar benim için normaldi. Çok popüler değildi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. Tayyip Erdoğan o zaman ne kadar popüler olabilir ki? Orada “İnsanlarla diyalogu ne kadar güzel bir adam” demiştim. Sonra Kral TV’den Gezegen Mehmet ile ben Star’a geçmiştim. Gezegen Mehmet bir gece dedi ki “Haydi Pınarhisar’a gidelim.” “Nereye” dedim. “Tayyip Erdoğan’ın yanına” dedi. Gittik, ben içeri giremedim. O cezaevindeyken. Beni içeri almadılar. Özel iznim yoktu. Sadece Gezegen Mehmet’e yol arkadaşı olmuştum. Ama bir not gönderdim. Hani diyor ya “On binlerce mektup var benim elimde” diye, cezaevinden. O notlardan bir tanesi de benim notum. Benim tek samimiyetim oradan geliyor. Olimpiyat Stadı’nda 2005’te Liverpool-Milan maçında o karşılaşmayı anlatmadan önce aşağıdan gelip bizi selamladı. Yanındaki o dönem korumalarını itip “Selam da mı veremeyeceğiz” diyerek elimi sıktı. Benim o kadar hoşuma gitmişti ki. O dönemde patronum bile başarı dilemezken o bana başarı diledi. İlk defa İstanbul’da bir final oynanıyor, Şampiyonlar Ligi’nde final anlatıyorsun ve sana başarılar dileyen bir başbakan. Tabii bu sempati çığ gibi büyüdü. Ben hiçbir “Ben aynı düşüncedeyim, aynı zihniyetteyim” demedim. O dönemki davranışa karşı bu sevgi büyüdü. Sonra rahmetli Mehmet Ali Birand Türk Telekom Arena Stadı’nın açılışında bana İlker Yasin ile beraber demişlerdi ki “Stadın açılışında Tayyip Erdoğan gelecek, ilk röportajı biz yapacağız.”

Yuhalama olayının olduğu mu?

Evet. Bana dediler ki “Maçı mı anlatırsın, röportaj mı yapmak istersin?” Maç anlatmayı hiçbir şeye değişmezken “Röportaj yaparım” dedim. Bu statta daha defalarca maç anlatabilirim ama bu statta Tayyip Erdoğan’la ilk röportaj yapan ben olayım dedim. Sonra rahmetli Mehmet Ali Birand dedi ki “Ben röportajı yapacağım, sen yanımda duracaksın”. Bende içimden “İnşallah siz yapamazsınız dedim.” Gerçekten de o yapamadı. Erdoğan ona konuşmadı. Ben elimde mikrofonla bekledim. Röportajı yaptım, direkt bana konuştu. Orada çok samimi cevaplar aldım. Orada sevgim daha da büyüdü.

Sizinki kişisel bir sevgi?

Kişisel bir sevgi tabi ki. Sonrasında olaylar oldu. Bakın ben Gezi olaylarında, Gezi’ye samimiyetle destek verenlere hep saygı duydum.

Siz de ilk üç günü deyip beni fenalaştırmayın, rica edeceğim.

Samimiyetle diyorum. Hiç Gezi’ye gitmedim. İlk üç günü demiyorum. Samimi olanlara, sonradan dönmeyenlere… Gezi’de gerçekten bir ağacın peşinde koşan insanlara saygı duydum. Ama bunu farklı platformlara taşıyanlara, bunu farklı zihniyetlerle kendi kurgusunu oluşturanlara hiçbir zaman da saygı duymadım.

Bir insanı şahsi olarak seviyor olmak onun fikirlerini de benimsemek anlamına gelir mi?

Hayır. Ben ilk iki, üç gün Geziyle ilgili hiç yorum yapmadım. Baktım ne oluyor diye. Hatta polisler vatandaşın üstüne yürüyor, vuruyor, kırıyor, parçalıyor. Neden böyle oluyor diye anlamaya çalıştım. Sonra baktım PKK bayrakları sallanmaya başladı. Koskoca Atatürk’ün adını taşıyan AKM’nin üzerinde belli örgütlerin isimleri reklam yapmaya başladı.

Koskoca Atatürk’ün adını taşıyan AKM’yi yıkmaya çalışıyorlar. Buna öyle bakmayalım.

Daha güzelini yapmaya çalışıyorlar belki de.

Ama o zaman tarihimize sahip çıkamıyoruz işte. Evet, o binanın mimari açıdan hiçbir önemi olmayabilir. Ama simgedir.

Aynısını surlar için düşündünüz mü?

Evet, aynısını İnönü Stadyumu içinde düşündüm. İnönü Stadı yıkıldığı zaman çok üzüldüm mesela. Ki futbol ile hiç alakam yoktur.

Ben üzülmedim. İnönü Stadı büyüdüğünde bu ülkeye, futbola daha çok şey kazandıracak. Ben Türkiye’nin, Beşiktaş’ın çıkarlarını düşünüyorum.

Türkiye’nin çıkarlarını düşünürken tarihimizi yok edersek gideceğimiz yer çok saçma bence.

Ne mesela?

Dubai. Hiçbir geçmişi olmayan, hiçbir tarihsel değer sahip olmayan bir yer. 

Ama Dubai’nin tarihi yok. Bizim tarihimiz var.

Ama yok ediyoruz. 

Bizim tarihimiz sadece Atatürk’ün altı yaşında karga kovalamaya başlaması, askeri okula gitmesi bunlar mı bizim tarihimiz? Milli Eğitim bakanlığının bize okuttuğu tarih? Ben Mussolini’nin çocukluğunu da okudum, Hitler’in çocukluğunu da okudum. Ben Atatürk’ün sadece karga kovalayan birisi olarak kalmasına karşıyım. Ben tarih bölümü mezunuyum. Atatürk’ün birçok özelliğini sayabilirim size. Atatürk’ün çocukken şiir yazdığını biliyor musunuz? Askeri okula da taşıyor bu özelliğini. Bunu niye hiç kimse anlatmadı? Bana AKM o yüzden çok saçma geliyor. Ama şu dediğinize katılıyorum. Tarihinizde bazı semboller vardır. Bunlara sahip çıkmalıyız. Bunun üzerine bilmem neyin örgütünün bayrağını asmakla değil. Atatürk’ün ismini kirleterek değil. Biz otururuz deriz ki AKM kalmadı. Siz bana dersiniz ki “Bak Ertem, AKM budur budur…” biraz önce söylediğiniz gibi. Doğru, ben hiç bu şekilde düşünmemiştim demeyeceğim, düşündüm. Dedim ki daha iyisini yapalım. Atatürk’ü öyle daha da yüceltebiliriz diye düşündüm. Bugün nasıl İnönü Stadının o tarihsel esas kısmı yıkılmayıp önüne bir şey yapılıyorsa AKM’nin de yıkılmaması gereken yerler olabilir.

ERDOĞAN’I BABAM GİBİ SEVİYORUM

Şu sorunun cevabını alamadım. Bir kişiyi şahsi olarak sevmeyi anlıyorum. Ama bir insanı şahsi olarak sevmek onun fikirlerini de sevmek, onaylamak anlamına geliyor mu?

Politik bir cevap gibi olacak ama… Ben samimi bir insanım, az çok anlarsınız.  Eğer bir adam Türkiye Cumhuriyeti’nin başında ikinci bir isimse ya da başbakansa ya da cumhurbaşkanıysa bu adam oralara boşa gelmemiştir. Bu adam herkesten daha iyi düşündüğü için daha iyi düşünmesi gerektiği için oradadır. Bir şeyi 50 kere süzgeçten geçirir. Biz iki kere düşünürüz o elli iki kere düşünür. Benim iki kere düşünmemden elli kere daha iyisini düşündüğünü en başta kafamda tartarım. Okurum, tekrar okurum, tekrar dinlerim, gerçekten öyle mi gerçekten böyle mi diye. Sonra doğru olduğuna inanırım. Bakın ben hep derdim ki ilk başta “Niye böyle, acaba biraz daha yumuşak olsa daha mı iyi olur.” Ama sonra anladım ki bu ülkenin bazı insanlarına biraz daha sert olmak gerekir. Bazılarına ama. Çünkü biz çocukluktan beri bir şeyi bize iyi niyetle söylediği zaman anlamayız. Ya vuracaksın, ya hakaret edeceksin öyle anlar. Yani bu sizin programlarınızda da oldu. Okan abinin programında da oldu. Sonrasında düşündüm dedim ki “Bu adamın sert davranması bu ülkenin bazı insanlarına gerekiyor”. Evet, onun düşüncelerinden etkilenip bu doğru dediğim oluyor. . Bir baba gibi. Ben babam gibi seviyorum çünkü O’nu. Bundan önceki röportajımda da söyledim. Ben babam gibi sevdiğim için babaların yanlış bir düşüncede olmadığını düşünüyorum. Bu partideki diğer isimlerle ilgili değil. Yandaş dediğimizde şu: Ben Beşiktaşlıyım. Siz de Fenerbahçelisiniz. Ben size niye Fenerbahçelisiniz diyor muyum? Böyle bir hakkım var mı? Fenerbahçeli, Fenerbahçeli olunca siz yandaş mı oluyorsunuz? Veya siz sarışından hoşlanıyorsunuz ben esmerden hoşlanıyorum…

Ama bu çok göreceli ve keyfi bir şey. Takım tutmakta öyle sarışın-esmer sevmek de öyle. Bazı politikalar bu ülkede yaşayan insanların bir kısmını rahatsız ediyorsa ve onlara sert geliyorsa orada bir durup düşünmek gerekmez mi? “Bir dakika ya bir şey söylüyor bu insanlar da” diye.

Ne diyor mesela? “Diktatör” diyorlar. İsim vermeyeyim bazı mizah dergileri var. O dergilerde çıkan o kapakta çıkan şekillere veya bugün bazı kanallarda bir cumhurbaşkanına karşı nasıl konuşulmasına ya da Twitter’da bir cumhurbaşkanı hakkında nasıl konuşulduğuna bir bakın neyin diktatörlüğü bu. Ben çocukken sosyal medya da yoktu. Bu kadar cumhurbaşkanına hakaret edildiği,  bu kadar yerden yere vurulmaya çalışıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

Başkanlık sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Başkanlık sistemini doğru buluyorum. Bunu da eski partisinden isteyebilecek hakta olduğunu savunuyorum. Anayasa hiçbir zaman bu ülkede ciddiye alınmadı. Anayasa ciddiye alınsaydı Uğur Mumcu’yu kaybeder miydik?

Uğur Mumcu’nun ölmesiyle anayasanın ne alakası var?

Anayasa düzgün işlemediği için oldu bu cinayetler hep geçmişte. Eğer biz anayasayı doğru düzgün işletseydik Çetin Emeçler, Uğur Mumcular aklınıza kim geliyorsa Deniz Gezmişler… Onlar ölür müydü? Ahmet Kayalar? Bu anayasanın değiştirilmesinin sebebi bence bu. Çocukluğumdan beri siyaseti severim, okurum, bakarım. Spor spikeriyim ama ben en başta spor sayfasını açtıktan sonra atanlardan değilim, herkesi okumaya çalışan bir insanım. Bu ülkede o kadar çok şey yanlış yapılmış ki. Susurluklar, şunlar bunlar… Bunların hepsinden hepimiz rahatsızlık duyduk. Bunların tekrar yaşanmaması için, askerlerin asker gibi davranabilmesi için… Ankara’ya gidiyorduk, Ankara’da her gördüğümüz yerde, normal ere bile saygı duruşunda duracak seviyedeydik. Bunlar olmamalı. Bu anayasaya bu başkanlık sistemine, bundan dolayı güveniyorum. Güvendiğim için de Erdoğan’ın bu konuşmalarını, bu tavırlarını doğru buluyorum. CHP zihniyeti bugün kalkıyor, yanmış bir bedenin, bir çocuğun, Özgecan’ın üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor. CHP için demiyorum, kim olursa olsun. AKP içinden olsa da bu, lanet okurum ben. Tek derdim, siz burada benim yanımda istediğiniz yemeği yiyin, istediğiniz içkiyi için. Şunu diyebilmeliyim, “Röportaja 10 dakika ara verebilir miyiz, içeride dört rekat namaz kılıp gelebilir miyim?” Bundan dolayı beni küçük görmemeniz lazım.

Niye küçük göreyim…  

Benim de sizi “Aman içki içiyor masada!” diye yargılamamam lazım. Bunların yaşanmaması gerekir. Bu ülke böyle bir ülke. Ben bunu savunuyorum.

Türkiye’de herkes taraf olmaya mı zorlandı?

Yo ben değilim, taraf olsam size konuşmam. “Ben Radikal’e konuşmam, bana ne” derim. Ben taraf değilim. Radikal’i de okuyorum. Beni başka düşünceler ilgilendirmiyor. Ben özgürüm. Bana hiç kimse hesap soramaz. Sen nasıl bizden olmayan bir adamla nasıl röportaj yaparsın…

Bizden olmayan ne mesela?

Tırnak içinde söylüyorum. Bunu ben söylemiyorum. Bu zihniyete çok karşıyım. Yıllarca o grubun içinde çalıştım. Benim için öyle bir ayrımcılık yok. Doğruyu söylerim sadece. Bende böyle bir kutupçuluk yok. Çocuklarımın tuttuğu takımlara bile karışmadım. İki erkek bir kız babasıyım, hiçbir zaman karışmadım tuttuğu takımlara.

Üç çocuğunuz mu var?

Bunu da Erdoğan’a bağlamayın, üçüncüsü sürpriz oldu. Bunu bile gazeteye taşıyanlar oldu, “Sırf Erdoğan söyledi diye üç çocuk yaptı” diyenler… Kızım 2012 doğumlu, daha o zaman ne Gezi var ne bir şey var ne 17 Aralık oldu.

Hiç aileniz size “Bir dakika dur, bir sus” demiyor mu? Ben bu kadar, siyasi olarak tanınan bir insan olsam annem hemen bana telefon açar. “Bir dakika, saçma sapan bir şey yapıyorsun” der.

Babam “Bu kadar rengini belli etme, zarar görürsün” diyor. Ama onlara şunu söylüyorum, “Ben kötü bir şey yapmıyorum. Sizi karakola düşürdüm mü? Bugüne kadar uyuşturucu bilmem ne kullandım mı? Hep başarılarımla geldim. Biz orta halli bir aileyiz.

Nerelisiniz?

Malatya. Annem Ankaralı, Çerkez. Hep başarılarla geldim ve anne-babamdan karışmamalarını rica ettim. Anne Tarafım MHP’li baba tarafım CHP’li, annem babam benim gibi AKP’lidir. Anne tarafım koyu MHP’li, baba tarafım koyu CHP’lidir. Bundan dolayı bizim ailede sildiğim bir sürü insanlar oldu, siyasi düşüncemden dolayı beni sildikleri için. Halamın kızı Facebook sayfamdan, Twitter’dan, benim yazdığım bir şeyden dolayı, başkalarıyla beraber bana saldırıyorsa, kimseye cevap vermeyeceğim dedim. Böyle bir şey olabilir mi? Ertem Şener, Tayyip Erdoğan’ı savunuyor diye… Siz benim bir tane Kemal Kılıçdaroğlu şöyledir, Devlet Bahçeli böyledir, Selahattin Demirtaş şöyledir diye… Bir tane benim olumsuz bir şeyimi bulun, ben diyeceğim ki haklısınız. Hiç kimseye hakaret etmedim ben. Ben herkese saygı duydum. Kimseyle kötü olmadım. O kadar Çeşme’ye, Bodrum’a tatile giderim. Herkesle beraber otururum, onlar yanımda içki içer ben eşimle beraber güneşlenirim. Kimse de bana dönüp “Vay Tayyip yalakası, bilmem ne yalakası” demedi.

Hiç tepki oldu mu sokakta diye soracaktım ben de.

Hiçbir tepki olmadı. Oldu da… Arkamdan, eşim duyuyor. “Şerefsiz, yalaka” diye bir şey söylüyor. Ben de gittim “Bana mı dediniz bunu?” dedim. “Yok ya, öyle bir şey der miyim. Ben sizi çok seviyorum. Çocuğumun, eşimin üstüne yemin ediyorum” dedi. Ben tabii ki eşime inanıyorum. Benim de yanımda eşim, iki çocuğum vardı. Böyle bir durumda kalkıp bana söyleyen insan, “Hayır, demedim” diyor. Hayat sosyal medyada geçmiyor. Dünyayı Twitter’ın etrafında dönüyor zannediyoruz.  Yolda yüzüme garip garip bakanlar var. Ama onlara bir bakış atıyorum, “Nasılsınız, iyi misiniz?” diyorum. Bir an kendine geliyor. Beni her yerden vurmaya çalıştılar, gece hayatım var mı yok mu, geçmişten bir şey var mı…

YANDAŞ OLDUĞUM İÇİN PARA KAYBETTİM

Çok mu para kazanıyorsunuz?

Gezi olaylarına kadar cebime ayda 50 lira giriyordu, diyelim. 17 Aralık’tan itibaren 30’a, 17 Aralık’tan sonra 10’a düştü. Gezi’den 17 Aralık’a kadar 50’den 30’a düştü, 17 Aralık’tan bugüne kadar da 10’a düştü. Neden biliyor musunuz? Baksınlar YouTube’da bir sürü reklam seslerim vardı, önemli içeceklerin, önemli giyim markalarının, bir yerlerde programlar sunuyordum, özel davetler alıyordum. Onlar gelmiyor mesela artık. Şerefim üzerine, üç tane çocuğum üzerine yemin ediyorum, bir kuruş getirisini de görmedim bana.

Aksine para kaybettiniz?

Aksine para kaybettim o günden bu yana ama hiç umurumda değil. Kendime ait ‘Medyahaber.com’ haber sitem var. Kendim kurdum. Kendi prodüksiyon şirketim var.

İş yapıyor mu prodüksiyon?

Yaptım evet, ama şu an yapmıyorum. TRT’den iki tane işim döndü. Nasıl Tayyip yalakalığı oluyor bu? Normalde beni kabul etmeleri lazım ama etmediler. TRT Spor’dan bana teklif geldi. “Spora geç” diye. Gitmedim. Neden gitmedim biliyor musunuz? İşte bugüne kadar yazdıklarının sebebi buydu diye ben TRT Spor’a gitmedim. Sporun başına geçecektim. Gitmedim. Ben böyle samimiyim. Eşime de söyledim, belki ayda 4-5 kat daha fazla kazanıyordum. Ama çok şükür. Medyahaber.com’dan  kazanıyorum. Baksınlar siteye bir tane belediyeden özel bir şey var mı? Benim normalde Ankara Büyükşehir’den, İstanbul Büyükşehir’den çok önemli yerlerden, belediyelerden bir sürü yerden reklam almam lazım. Almıyorum.

Uğraşmıyorsunuzdur.

Uğraşmıyorum değil uğraşmaz mıyım? Hayır, bilerek belediyelere gitmiyorum “Şunu ver, bunu ver” diye. Seminerler oluyor belediyeler diyor ki “Seminere gel.” O gün Ceyhun Yılmaz’ı da çağırıyor, bugün Cem Aslan’ı da çağırıyor. Beni de çağırıyor. Onlar başka. Ama benim bir sürü sesim kesildi reklamlardan. Yarışma programları sunuyordum, sundurmadılar.

Bu kadar kendini savunarak yaşamak zorunda kalmak zor değil mi Ertem Bey?

Savunmuyorum ki.

Bu kadar ‘taraf’ olunca başka bir yerde çalışma olanağınızı da öldürmüş olmuyor musunuz?

Yok. 2012’de daha Gezi olayı yok. Gittim İrfan Bey’den izin istedim, “Ayrılabilir miyim?” diye. O zaman Kanal D’deyim, CNN’deyim, İlker Yasin’den sonraki adamım. Belki de İlker Yasin gidecek, ben kalacağım. Benim orada ki yaşam şeklide belli. Orada bir sürü şahit de var. Bugüne kadar çıkmaz mıydı? Bir sürü şey çıkardı. Benim içtiğim dönemler de oldu. Altı yıl önce bıraktım ben içkiyi.

İçkiyi bir sembol yapmayalım. İsteyen içer.

Anlatmak için aktardım bunu. Bir gün önüme çıkartırlardı bunu derdi ki “Oo malzeme yok.” Ben gazeteci olsam çıkarırdım. Ama yok böyle bir şey.

Allah Allah! İçki içen AKP’ye oy veremez mi?

O değil ama siz böyle düşünüyorsunuz. Siz işte farklısınız. Bana karşı çıkan bazı gerizekalı zihniyet var ya o gerizekalı zihniyet sizin gibi düşünmediği için o adamlarla benim tarafımda ki o gerizekalı zihniyet kutuplaştırıyor. Sizin gibi, benim gibi düşünen insanlar aslında demokrasiyi savunuyor. Savunduğumuz şeyler aslında aynı şeyler. Küçücük bir çizgi farkıyla ayrılıyoruz.

Yok, o çizgi biraz kalın bir çizgi.

Belki de öyle. Bana ince geliyor.

Siz şu anda Beyaz TV’de Kemal Kılıçdaroğlu’na ‘güzelleme’ yapsanız kovulur musunuz?

Ekmek yediğim hiçbir yere ihanet etmedim. Doğan Grubu’na hiçbir zaman sallamadım. Hürriyet’in bir iki haberine daha o zaman böyle yapmayın diyordum. Ben o zamanlarda da “Ertuğrul Özkök’ün olmamış bu yazısı” diye eleştiriyordum. Ben sadece canavarlaşan bir toplum gördüm. Saygısızlık görmeye başladım. Beyaz TV’ye geçtikten sonra Gezi olayları başladı. Hem de altı, yedi ay sonra. Nasıl yandaş olabiliyorum, onu söyleyin? Beyaz TV’ye geçmeseydim de aynı fikri savunurdum. Bu adamı 19 yıl önce tanıdım. Cezaevinde tanıdım. Ve içeriye giremedim diye gözyaşı döktüm. Girmek istedim çok istedim. Benim sevgim oradan geliyor. Başkasına kötü bir şey de demiyorum. Diyeceksiniz tek güç O da ondan. Hayır. Bugün Ahmet Davutoğlu tek güç olsa yine duyduğum sevgimi dile getiririm. Bütün isimlerin başına sayın getiririm. Buraya gelseler ayağa kalkar, önümü ilikleri, ellerini öperim. Selahattin Demirtaş’ın öpmem. Aynı yaştayız neredeyse.

Bir tek aynı yaştasınız diye mi öpmezsiniz?

Büyük olsa onun da öperim. Bu insan meclise girdiyse saygı duymak zorundasın. Benim demokrasim bu.

Meclise giren her milletvekiline meclise girdi diye saygı mı duymak zorundayız?

Hayır, o değil. Ben başkanına diyorum. Çünkü o başkan, toplumunu temsil ediyor. Doğu ve Güneydoğu ona oy vermiş. Ben de o topluma saygı duyduğum için başkanının elini öperim. Kaşına, gözüne, sözüne değil, “Sayın Abdullah Öcalan” demesine değil. İnançlı bir insanım. Deniz Seki olayında en büyük tepkiyi siz vermiştiniz Bayhan’a. Herkes sizi gaddar olarak görürken bir baktılar gözyaşı döken sizsiniz. Bayhan’ı çok seviyorum, siz de ezilmiş bir insanın elinden tuttunuz. Benim özetim bu. Ezilmiş insanın elinden tutanın her zaman yanındayım. Bugün bu ülkenin başında siz olsanız, deseniz ki ben ezilmişim yanınızda olacağım. Bilmiyorum belki de eziklikten olabilir. Malatya’da 97 kişilik sınıfta okudum. Yanımdaki çocuk Kürtçe konuşuyordu ve ben o sırf Türkçe konuşmuyor diye tokat yediğini gördüm. Bana kimse anlatmasın, bu insanlar niye böyle niye şuraya gidiyor diye.

FATİH’TEN ÇARŞAFLI BİR KADIN İLE GÜNEYDOĞU’DAN PKK’Lİ İLE DE EVLENEBİLİRİM

Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alırım karşıma derim “Geçmişi unuttuk, hayatında tek erkek ben oldum, benimlesin ve benimle öleceksin” derim, evlenirim.

Zor bir şey ama.

Hiç zor değil benim için. Ki eşimin ilk çıktığı erkek de benim. Bazen derim keşke benden önce birileriyle çıksaydın benim kıymetimi daha iyi anlasaydın. Çok güleriz, çok tartışırız, çok kavga ederiz bu yüzden. Çünkü ben senin kıymetini geçmiştekilere göre daha iyi anlıyorum diyorum. Ama o anlayamıyor mesela. Şunu da söyleyebilirim. Fatih’ten çarşaflı bir kadınla da evlenebilirim. Bekâr olsam. Sadece gözden etkilenebilirim. Ben bugün Güneydoğu’da bir PKK’lı ile de evlenebilirim. Bu kimseyi ilgilendirmez.

Bu kadar romantik misiniz?

Çok romantiğim. Yengeç burcuyum. Kadınların tip olarak değil belki ama düşünce olarak âşık oldukları ve geçmişte unutamadıkları bir adamım her zaman. Bunun için de sevgililer gününden nefret ediyorum. Bir güne sıkıştırmayın, bir ayıcıkla kandırmayın diyorum. Hayatınızı verin diyorum.

Televizyonculuk açısında bakınca dünyanın en zor yayınını yapıyorsunuz. Çünkü Ahmet Çakar bir yanda, Rasim Ozan Kütahyalı bir yanda. Hiçbirinin dilinin kemiği yok, onlara hâkim olmak dünyanın en zor şeyi. Geriliyor musunuz?

Hayır.

Her şeyi söyleyebilecek iki adam var.

Bu onların sorunu… 39 yaşındayım. Onlar 45, biri 50’lerinde. Onların terbiyesine ben mi sahip olacağım. En fazla programımı bitirirler. Ben önce kendimi kontrol ederim. Onların da kontrollü olduklarını bildiğim için o kadar rahatım. Benim arabam gibi onlar. Ne kadar hızda, nasıl fren yapacağını bilirim. Ama ağızlarından çıkacak bir söz, kendilerini ilgilendirir beni değil ki.

Sizin programda bazen futbol dışında her şey konuşuluyor.

Çünkü Türkiye’de futbol oynanmıyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte. Türkiye’de futbol oynanır hale gelsin, ne kadar samimiyetle oynanıyor, ne kadar düzgün oynanıyor… Apartman bile yönetemeyecek adamlar kulüp yöneticiliği yapıyorlar, ben nasıl futbol anlatayım. Adam siyah takımın altına gri çorap giyiyor. Bunu ayıp olarak karşılarım. O adam biraz giyimine bakacak.

FUTBOLCULAR YÖNETİCİLERDEN DAHA KÜLTÜRLÜ 

Futbolcular görgüsüz mü sizce?

Hayır değil. Yöneticilerden bahsediyorum. Futbolcular yöneticilerden daha kültürlü.

Bir insan niye futbol kulübü başkanı olmak ister?

Ego, ses, getirmek, tanınmak.

Yoksa iş almak mı?

Yok, yok değil. Bakın ben birkaç tane kulüp başkanını gerçekten sevmem ama o öyle değil. Sizin bu söylediğinizi savunanın karşısında ben olurum. Hiçbir zaman rant sağlamak için başkan olacağını düşünmüyorum. 18 kulübün 15’i benim dediğim gibidir, üçü de sizin dediğiniz gibi olabilir.

Ama çok saçma değil mi?

Cebinden para harcamıyor. Bunlar eskidenmiş. Şu an cebinden para harcayan hiçbir başkan yok. Kulüpler ve yöneticiler şunun hesabını çıkarsınlar; bu kadar borç nasıl oldu?

Akşam eve gidince ne yaparsınız?

Pek eve gidemiyorum akşam. 1’den önce eve gittiğim çok nadirdir. Çok çalışıyorum. Başıma ne gelirse çok çalışmaktan geliyor. Çalışmayı çok seviyorum.

Diyorsunuz ki “Hem iyi bir sevgiliyim hem de işkoliğim.”

Çok işkoliğim. Onlara iyi bir gelecek vaat etmek istiyorum. Eşime sevgimi belli edeceğim yerler sadece yan yana oturduğum anlar değil. Onu özlemeyi seviyorum. O da seviyor. Ama rahatsız olduğu anlar tabii ki de oluyor. Üç çocuğumuz var. Biri üç, biri dört, biri de dokuz yaşında. Çocuklarıma zaman ayıramadığım için çok üzülüyorum. Ama eve geliyorum yine işle devam ediyorum. Acaba bugün internet sitem ne yaptı, prodüksiyon şirketim için ne yapabilirim, hafta sonu programım ne olmalı? Zaten dört günüm Beyaz Futbol, Derin Futbol. Zamanım çok kısıtlı, 24 saat yetmiyor. Dünyanın en az uyuyan insanlarından biriyim herhalde.

Kaç saat uyuyorsunuz?

2 buçuk, 3 saat.

Şaka.

Abartısız.

Kaç doğumlusunuz?

75.

Gençken böyle ama yaşlanınca zor olacak.

Haklısınız. Ben bir de birden çöktüm. Geçen yıl görseniz beni tanıyamazsınız.

40’ı geçince hayat değişiyor.

Değişiyor. Rahatım ama ben. Ben çalışarak öleyim.

Ben öyle ölmek istemem mesela.

Bu röportajı çocuklarıma miras olarak bırakıyorum mesela. Konuşacağım her cümle 30 yıl sonra, 40 yıl sonra torunum bakacak ve dedem Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biri olan Armağan Çağlayan’la konuşmuş ve demokrasiyi, özgürlüğü savunmuş. Rahatlığı ve çalışmayı savunmuş. Bunlar benim için çok önemli. Belki de ben biraz daha uzağa baktığım için önemli.

Dizi seyreder misiniz?

Çok seyrederdim ama artık seyretmiyorum. Sadece ilk bölümlerine bakıyorum, yarışmalara bakıyorum, Acun abinin programlarına çok bakıyorum. Ama en çok format geliştirebileceğim yurtdışı programlarına bakıyorum.

Yeni Acun olmak mı istiyorsunuz?

Acun Abi olmak çok zor. Bir televizyon kanalı kuracak kadar param olmaz herhalde. Ama şu YouTube kanalında olursa olur belki. Ben Acun abiyi çok severim. Ama Acun abi TV8’i keşke almasaydı. Eski gömlek daha çok yakışıyordu. Belki şimdi başı ağrıyor, üretemiyor, yeni şeyler yapamıyor.

O meşhur maçta siz de var mıydınız?

Maçı anlatan bendim. O maçtan da tepki aldım. “Recep Tayyip Erdoğan” diyorum “Yalaka” diye yazıyorlar. Golü Erdoğan atıyor diyorlar yalaka başladı yine. Ne yapayım golü atan adam. Ben nükteli anlatmayı seviyorum. Herkes 350 kelime ile anlatıyorsa ben 500 kelimeyle mantıklı bir şekilde anlatmaya çalışırım. Bunu Halit Kıvanç, İlker Yasin öğretmiştir. Üç golü de Recep Tayyip Erdoğan attı. Bende dedim ki “İlk golü Recep’e, ikinci golü Tayyip’e, üçüncü golü Erdoğan’a yazıyorum.”

Bu mu dert oldu?

Bunu manşet yapanlar oldu. Bunu “Yalakalığın böylesi” diye anlatanlar oldu.

Eşiniz rahatsız mı bu durumdan?

Çok rahatsız. Geçen yıl ağladığı çok zamanlar oldu. “Bırak bu işleri gidelim buradan” dedi. “Kanada’ya yerleşelim, İsveç’e yerleşelim” dedi. “Senin istediğin yerler orası” dedi. Eşim çok moderndir. Açıktır. Fikirleri benim kadar sert değil, “Yazma” der ama o da artık bazı şeyleri anladı bana yapılanlardan sonra olayın vehametini anladı. Çünkü ben kimseye yazma, söyleme demedim. Kötü söz yazmadım.

 

Armağan Çağlayan 22.03.2015

RADİKAL

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları