“Gerekirse Kalemini Kıracaksın”

0 Yorum

32.Gün programının ilk çekirdek kadrosunda tanıdık biz onu, aslında 32. Gün programının fikir babası. Kendisinin tabiriyle TRT olanaklarıyla yapabilecekleri en iyi gazetecilik örneğini gösterdiler bize; Musa Çözen, Mehmet Ali Birand, Ali Kırca ve Emre Aygen… Konuğumuz gazetecilerden Romanya’da yaptığı cesur muhabirliği ile tanıdığımız Emre Aygen. Yurtiçi ve yurt dışında gazetecilik yapmış, Gazi ve Anadolu Üniversitesi’nde eğitim vermiş, siyasete de geçiş yapmış, aynı zamanda yüzündeki kahkahayı hiç bırakmamış, bize deneyimleriyle yol gösterecek bir gazeteci. Kendisiyle geçmişi, geleceği ve şimdiyi konuştuk. Şimdiden söyleyelim, güzel anılarla dolu bir röportaj okuyacaksınız. Keyifli okumalar dileriz…

Röportaj: Merve Gökhan – Büşra Alkılıç

Fotoğraflar: Cansın Çevik

Merve Gökhan (MG): Gazeteciliğin size öğrettiği, tecrübe kazandırdığı en önemli şey nedir?

Emre Aygen (EA): Gazetecilik mesleğinde ilk öğrendiğim, öğrenmekten de mutlu olduğum şey; hiçbir şey bilmediğimi öğrenmek. 11 sene boyunca Brüksel’de, 3 sene Strazburg’da yaşadım. Hem Brüksel’de hem Strazburg’da yabancı meslektaşlarımız bizimle ve Yunan gazetecilerle dalga geçerler. Dalga geçmelerinin sebebi vardı; her yabancı ülke gazetecisinin, özellikle Avrupa Birliği çerçevesinde, tarım konusunda fındıkta anlayan 2 muhabiri, buğdaydan anlayan 2 muhabiri var. Biz Avrupa Birliği’nden anlıyoruz, NATO’dan anlıyoruz. Birleşmiş Milletler Cenevre’de, bunu biliyoruz, Galatasaray-Ajax maçı iyi miydi, kötü müydü? Sezen Aksu ne olmuş ne bitmiş, ondan anlıyoruz. Biz çalıştığımız kurum TRT olsun, başka medya kuruluşu olsun, bilgi sahibiymişiz gibi bize bakmak zorundaydılar. Türkiye’de aktif noktalara geldikten sonra üniversite mezunu 2 gazeteci vardı; bir tanesi Çetin Altan diğeri ise Altan Öymen’di. Diğer gazeteciler ya ortaokul ya lise mezunuydu. Biz Sabah gazetesinde 3 ayrı zaman diliminde çalışırdık; 15.30 gibi İstanbul baskısı yapılırdı. 10’da sabah toplantısı yapılırdı. 12’den sonra 16’ya kadar uyurduk(!). 16’dan sonra 19’a kadar, gazetenin bütün Anadolu baskılarını hallederdik. 23.30’a kadar dinlenme saati vardı. 23.30’dan sonrada hangi gazete ne haberi geçmiş, kim ne yapmış, konuşulur. Bu gazetecilik tarafıydı. Televizyonculuk ya da TRT’cilik daha farklı; çünkü TRT Eurovision üyesi olarak televizyonda bir saat belirliyor. O saatten itibaren bırakın dakikayı, saniye kaybedilse Eurovision TRT’den parasını alır. Rahmetli Mehmet Ali Birand, Ali Kırca, Musa Çözen, biz 32. Günü başlattık. “Türkiye’de TRT olanaklarıyla en iyi gazeteciliği nasıl yaparız?” diye düşünüyorduk. Devlet memuru değildik, memur olmadığımız için hükümet ya da diğer siyasi partilerin bizim yaptığımız haberi durdurma, engelleme gibi bir durumu yoktu. Biz demokrasiyi kendi yüzsüzlüğümüzle bir noktalara getirdik.

Strazburg’a Avrupa Konseyi’ne gitmiştim, rahmetli Kamuran İnan Bey’e dedim ki“Avrupa Ekonomi Topluluğu nedir?”,“Bilmiyor musun?” dedi. “Hayır” dedim. Bana 3 gün boyunca Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun ne olduğunu anlattı. 3 gün sonra “Ne öğrendin?” dedi, hiç bir şey öğrenmediğimi öğrendim. Roma Anlaşmasını aldım, “Ben bunu okuyayım da.” dedim. Kamuran Bey “Sen onu Türkçeye çevir, Dışişleri Bakanlığı’na hediye et.” dedi. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti kurdu. Türkiye’nin sınırları var. Bulgaristan Yunanistan ve başka devletlerle gitmiş Balkan Paktı yapmış. Avrupa Ekonomi Topluluğu noktasına getiren, Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, Federal Alman Başbakanı Konrad Adenauer, bir araya gelip önce demir çelikle karşılıklı vergileri sıfırlama ve sonunda Avrupa Ekonomi Topluluğu kurulmasını zorunlu kılan, 2. Dünya Savaşı yaşandı ve sınırlar belirlendi. Ben 40 senede Avrupa Birliği’nin ne olduğunu Türk toplumuna anlatmak için büyük mücadele ettim. Bülent Ecevit Son Başbakanlığında gitti, Helsinki’de tam üyelik anlaşması yaptı. Tam üyeliğe girebilmesi için, 5 kanun maddesi vardı ve bu 5 kanun maddesi TBMM’de kabul görmedi. Niye biliyor musunuz? Özel sektör en büyük rüşveti Bahçeli’ye verdi, koalisyonu bitirdi.

MG: Savaş muhabirliğinde uyulması gereken kurallar var, bu kurallara uyulmadığı için ölümler oluyor demiştiniz. Bu kurallar nelerdir ve savaş muhabiri olmak isteyenlere ne önerirsiniz?

EA: 2.Dünya savaşı sona erdikten sonra bir sürü bilim adamı, Türkiye’de de bazı hocalar dahil, Amerika’da San Francisco’ya gittiler. “Dünyanın birdaha savaşa girmemesi için ne yapabiliriz?”diye kafa patlattılar ve bir San Francisco beyannamesi çıkarttılar. Daha sonra bu beyannamenin %99’u Birleşmiş Milletler’in bildirisi oldu. Bildiri içerisinde de savaş izleyen gazetecilere verilmesi gereken hakların nasıl standartlarda olması gerektiğini belirlediler. Bir gazeteci bir savaşa gidiyor ise savaşa giden 2 tane insan vardır; bir tanesi savaşa giden ülkenin denetimi altında savaş muhabiridir, o ölse de farketmez. Sorumlusu Genelkurmay Başkanlığı’dır. O savaş muhabiri değildir, foto muhabiridir ya da adı her neyse. Bir de serbest gazeteci ya da herhangi bir gazetenin gazetecisi olarak savaşta oturuyordur. Bundan beklenti şudur; Uluslararası Gazeteciler Birliği diye bir kuruluş var, birliğe üyeysen üyelik kartında 11 maddeye uyacağını beyan edersin. 11 madde de San Francisco beyannamesinde alınıp, Birleşmiş Milletler beyannamesinin içine koyulmuş. Bizim Afrin’deki Türk gazetecilerin de fiş kartı var mı? Bir gazeteci Afrin’i izliyorsa, hangi devletin güvenliği altında olmalı? Esad’ın askerleri, Esad’ı sevenler, Esad’a karşı çıkanlar, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Türkiye Cumhuriyeti varsa Fransa, gelmek isteyen Çin de dahil o ülkelerin güvenliği çerçevesinde, gazetecilik yapmak zorunda. Ben başıma bu olay geldiği zaman “Birleşmiş Milletleri Cenevre’de mahkemeye vereceğim.”dedim; çünkü Romanya devleti ve askerleri ve devrimci Romen askerleri güvenliğinde yapmam lazım. Ben vurulmuşum, benim yanımdaki Belçikalı vurulmuş, “Tazminat davası açıyorum.” dedim. Romenler dediler ki “Yapma, boş ver. Sana Karadeniz’de bir villa verelim.”, daha villa verdikleri de yok.

BÜŞRA ALKILIÇ (BA): Dünyadaki ve ülkemizdeki savaş muhabirliğini kıyaslar mısınız? Başarılı bulduğunuz savaş muhabirleri var mı?

EA: Hayatta olan Çoşkun Oral vardır. O bu işten anlar. Bir de Hümeyra’nın yeğeni vardır, ismi şu an aklıma gelmiyor. Reuters’da kendisi. Ben şimdi kalksam gitsem Afrin’e, Genelkurmay ya da hükümet bağımsız gazeteci Emre Aygen de orada, sakın ona zarar gelmesin diye bir şey yapar mı? Bilmiyorum. “Bilmiyorum.” demeyim, biliyor olmak da kendi memleketini kötülemek anlamına gelir.

MG: Peki sizce, Türkiye de savaş muhabirliğine yeterli önem veriliyor mu?

EA: Hayır ama Reuters Haber Ajansı savaş muhabirlerini gönderme eğitimi yaptırıyordu. Bu etik midir? İsrail’de birtakım olaylar için, Reuters kask veriyor, eline 2 tane iğne veriyor. Bilmem ne bombası patlarsa bunu sağ bacağına sıkacaksın, ötekini de sol bacağına. Bizim ülke muhabirleri Afrin’e Hürriyet, Milliyet ve diğerleri benim söylediğim gibi fiş kartıyla, savaşan ülkelerin garantörlüğünde mi bu işi yapıyor, yoksa Türk askerinin güvencesinde mi, onu bilemem.

‘DEVRİMİ TELEVİZYONCULAR YAPTI’

MG: Romanya’da Çavuşesku dönemi; medyanın susturulduğu ve sadece tek bir televizyon kanalının olduğu bir ortamda, Sabah gazetesinin temsilcisi olarak görev yaptınız. Böyle bir ortamda gazetecilik yapmayı nasıl başardınız?

EA: TRT’de Eurovision müdürü Ali Kırca’ydı. Batılı ülkelerin bir Eurovision’u vardır, televizyon sistemi. Birde komünist ülkelerin kendi aralarında Eurovision’u vardır. Eurovision’un merkezi Brüksel’dedir. Komünistlerin merkezi de Prag’dadır. Bizim Romanya’ya girmemizin en önemli noktası; darbe tamamıyla Romen TRT’si tarafından yapıldı. Romanya’da ki Eurovision başkanı bir kadındı, kendisini Komünist Enternasyonel’de de tanıdım. Daha sonra eşi Romen TRT’sine genel müdür oldu. Bunlar şunda anlaştılar; Burası Bükreş karşısında Sofya var. Sofya devrimci olmuş. Burada da Rusçuk var. Bulgar televizyonu buraya verici koymuş, burada da Sofya’nın Eurovision merkezi var, burada da Bükreş’te Eurovision var. Bu buraya çeviriyor vericiyi ve orada ki devrimciler bir spikere diyor ki “Devrim başladı.”, böylece devrim orada başlıyor. Devrimi televizyoncular yaptı. Bükreş, Sofya, Prag olayının Eurovision’a bağlanacağından benim haberim vardı. “Haydi gidiyoruz.” dedim.

BA: Körfez Savaşı döneminde, ABD’nin Irak’a müdahalelerini dünya CNN’den izledi. Yıllar sonra insanlar CNN’nin, ABD yanlısı olarak yayınlar yaptığı ve manipülasyonlara neden olduğunu öğrendi. Siz bir savaş muhabiri olarak ne düşünüyorsunuz bu konuda? Savaş ortamında taraf olmadan savaş muhabirliği yapmak mümkün müdür?

EA: Taraf olmanın bir anlamı yok, ama olayı da gördüğün zaman orada oluşturacağın düşünce çok önemli. Rusçuk’ta mesela yabancı büyükelçiler kaçıyordu, bir yandan çatışmalar sürüyordu. Bir tek Türk Büyükelçisi orada kalıyor. Rahmetli Mete Akyol Time gazetesinin muhabiriydi ve Kıbrıs’ta ki Barış Harekatı’nı izliyordu. Mete Akyol ve TRT’deki birkaç muhabir Rumlar tarafından yakalandı, hapse atıldı. Orada yaptığı büyük gazetecilikten dolayı ona altın bir çakmak hediye etmişler. Ben de Romanya’da vurulmuşum, Paris’te ameliyat oluyorum. Mete Akyol bana dedi ki “Sen iyi bir gazetecilik yaptın, nasıl Münir Özkul ölmeden şapkasını Ferhan Şensoy’a verdi, o da gitti Rasim Öztekin’e verdi. Gazeteciliğin takkesi de budur, bunu da ben sana veriyorum. Sen de ölmeden bu çakmağı bir savaş muhabirine vereceksin.” dedi.  Bu çakmak savaş muhabirlerine verilebilecek gerçek bir gazetecilik ödülüdür. Hepimiz biliyoruz ki 1985 öncesinde 3. ülkeler vardı. Onlar da daha nötr habercilik yapılırdı. Mesela Kudüs’te bir çatışma oldu; Reuters, BBC bir haber yapardı: “12 Musevi, 6 Hristiyan hayatını kaybetti.” Yugoslavların haber ajansı bir haber verirdi: “34 Müslüman hayatını kaybetti” Batılılar Müslümanların ölüm haberini vermezdi. Bir Türk gazetecisinin tarafsızlık noktası; onu görmeme haberciliği olduğu andan itibaren, onu yaptığı haberden dolayı suçlamanın pek bir anlamı kalmaz.

‘HERKESE EKMEK VARDIR NASIL KAZANACAĞINI BİLECEKSİN.’

MG: İliştirilmiş gazeteciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

EA: Biz Sedat Simavi takımındayız, gerekirse kalemini kıracaksın. Ak Parti iktidara gelene kadar ben çalıştığım gazeteye derdim ki “Ben istifa ediyorum.” Bunu dediğimde de hemen öteki gazeteden teklif gelirdi. Milliyet’te çalışırken bir keresinde “Ben Bodrum’a gidiyorum, siz ne yaparsanız yapın.” dedim. “Şu haberi atlatalım da biz seni tatile gönderelim.” derlerdi. Bizde öyleydi, çok zevkliydi. Herkes birbirine saygı gösterirdi. Şuan bakıyorsun Yurt Gazetesi’nde“Muhabir alsak mı almasak mı, ajans zaten haberini geçiyor.” Herkese ekmek vardır, ama nasıl kazanacağını bileceksin. Yaptığım bir röportajdan dolayı Dinç Bey bana bir zarf verdi, içerisinde bir sürü para var. “Ben bu paralar bitene kadar gazeteye gelmem.” dedim. “Olmaz.” dediler, “O zaman bir şartım var; Ortaköy’de Ziya’nın yeri var, ben ısmarlıyorum, geliyor musunuz?” dedim. “Tamam.” dediler. Dinç Bilgin, Zafer Mutlu, Selahattin Duman, Ahmet Vardar, Güngör Mengi ne kadar kepaze varsa hepimiz gelmiş oturuyoruz. Dinç Bilgin dedi ki “Hesabı ben ödedim, yarın sabah gazeteye geleceksin.”,“Peki efendim.” dedik.

MG: Savaş muhabirleri uzun yıllardır çatışmalarda, mesleklerini layığı ile yapmaya çalışıyorlar. Hem fiziksel hem mental açıdan bir asker kadar yıpranıyorlar. Erken emeklilik gibi bir şansları var mı?

EA: Siz İsviçre’de mi yaşıyorsunuz? Şimdi şöyle; ben basın mesleğini, sadece savaş muhabirliği olarak yapmadım. Şöyle ya da böyle geçmiş yıllarda birlikte bu işi götürmüş insanların arasında çok iyi iletişimler vardır. Bu iletişimi de kimse bilmez. Çünkü CNN International’ın da adamı vardır ama sonunda savaşa bunlar beraber giderler. Evet, ben savaş muhabirliği yaptım, vuruldum; ama tamamıyla “Bir savaş muhabiri olacağım.” diye bir şeyim olmadı. Çünkü o da onun bir parçası şöyle ya da böyle…

BA: Türkiye Zeytin Dalı operasyonu yapıyor. Bölgedeki muhabirler bütün ayrıntıları konum ve hedef bildirerek anlatıyor. Bu ordunun başarısını etkilemez mi?

EA: Bunu sadece Türkiye hükümeti ya da genelkurmay olarak görmeyelim. Orada Amerikalısı var, Rus’u, İran’ı ve Yahudiler var. Zaten teknolojiyle hepsini görüyorlar. Söylesen de söylemesen de fark etmez. Söylemediğini düşünelim. İranlı haberi patlattığında ne yapacaksın? Yani o işler eskidendi. Mesela Mustafa Kemal’in Sakarya Savaşı olağanüstüdür hakikaten. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabı “Teksas”, “Tomriks” gibi okunmalı.  Afyon, Eskişehir, Polatlı hepsinde Yunan askeri var. Mustafa Kemal diyor ki “Aradaki bütün telgrafları kesin.” Hani Kızılderililer vardı ya Amerika’da, atın üstüne çıkar, burada da öyle. Çünkü sen Sakarya Savaşı’nı bitirip de “Hedefimiz Akdeniz’dir ileri!” dediğin andan itibaren İzmir’deki Yunanlı’nın anlamaması lazım, Washington’ın anlamaması lazım. Bu olağanüstü bir olay.

“İKİ KERE İKİ DÖRT AMA İKİ NE?”

BA: Romanya’daki ayaklanmayı, iç savaşı TRT adına takip ettiniz. O dönemde gözünüzü kaybettiniz. Bu süre zarfında sizin habere gitmenizin istenmemesi, önerdiğiniz haberlerin umursanmamasının sebebi neydi?

EA: Ben vurulduğum zaman o anda Bükreş’teki Türk büyükelçiliğine 3 tane gazeteci arkadaşım geliyor. Ramazan Öztürk, Coşkun Aral ve Nebil Özgentürk. Türk büyükelçisine diyorlar ki “Sayın büyükelçi, siz makamınızdan çıkamıyorsanız, bir araba verin Emre’yi bulalım.” diyorlar. O da diyor ki “Savaş var, hiç ben buradan kalkamam.” O sırada bir telefon geliyor. Telefonu bağlıyorlar büyükelçiye, o sırada bahçede oluyor viskilerini içiyorlar. Açıyor telefonu, “Buyurun, kimsiniz?” diyor. Karşısındaki adam “Ben Turgut Özal’ım, Cumhurbaşkanı.” diyor ve adam birden ayağa kalkıyor. “Emre nerede?” diyor. “Efendim biz Emre’yi bulduk.” diyor. Nerede buldunuz? Daha benim nerede olduğumu bilmiyorsunuz. Ben 24 Aralık’ı 25’e bağlayan gece vurulmuşum, pazartesi günündeki güvenlik konseyinde TRT’den Turgut Özal’ın basın danışmanı güvenlik kurulu toplantısına girmemesi gerekir, ama giriyor. “Ne oluyor?” diyorlar. “Turgut Bey, Emre Aygen vuruldu.” O da Genelkurmay Başkanı’na “Derhal devrimcilerle görüş, Emre’yi bulun.”diyor. Oradan büyükelçiyi arıyor. O sırada havaalanı kapalı, Brüksel’deki rahmetli Türk büyükelçisi Ecmel Barutçu Belçika kralına gidiyor.“Ben hükümet için gelmedim,  ben kral olduğun için sana geldim. Emre Aygen yaralı, devrimcilere yardım et, onu al İsviçre’ye getir.” diyor. Kral da devrimcilerle konuşup “Ne istiyorsunuz?” diyor. İlaç lazım, silah lazım vs “Hemen gönderiyorum.” diyor ve bir askeri uçakla Bükreş’e havaalanı açıyorlar ve istedikleri silah ilaç vs. veriliyor. Onun karşılığında, Belçika askeri uçağı beni alıyor. Zürih’e indiriyor fakat İsviçreli kepazeler vizem olmadığı gerekçesiyle, 3 saat beni pistte bekletiyor. Üstümde de kar yağıyor, elimde bir şemsiye, serum bağlıyorlar, bekledim. Niye? Vizesi yok diye.

BA: Bilinciniz yerinde miydi?

EA: Evet, ama ondan sonra bir koma durumu geçti. Bizim Korcan Karar gelmiş, ben de sürekli diyorum “Oğlum bir haber geçeceğim.” Biraz ayılınca Gazi Yaşargil girdi. Beni hayata döndürdü ve “Burası İsviçre.” dedi. Annem, eski eşim var; “Zürih nerede?” falan desem bunlar daha fazla üzülecekler, o kadarını biliyorum. Sonra burnumdan beyin sıvısı akmaya başladı. Dediler ki“3 ayrı ameliyat yapmamız lazım; ama hurilere gidebilir.” Benim arkadaşım vardı; Vivet Kanetti. Ona, “Bana bir Paris- New York tek gidiş uçak bileti al.” dedim. “Ne yapacaksın?” dedi, “Hastaneden kaçacağım. Orada öleyim de kimse görmesin.” dedim. Ben hastaneden kaçtım. Fakat tren istasyonunda konuşamıyorum, bir de bilet alamıyorum. Millet almış, Paris-New York uçağı baktım, beceremeyeceğiz bu işi, taksiye bindim ve hastaneye geldim, orada bayılmışım. Tabii annem beni görmüş, ben yerde kanlar içindeyim. Sonra Paris’te bana 2 beyin ameliyatı yaptı. 2 tane de Romanya’da yapıldı. Bir tanesinde içindeki kurşunu çıkardılar. İkincisinde de kan pıhtısını engelleyemedikleri için gözümü almışlar. En son ameliyatı da Gülhane’de oldum. “Sana estetik yapacağız.” dediler, fakat ameliyat güzel de ondan sonra yüzüm bir şişti, göremiyorsun. Gülhane’deki komutan dedi ki “Bak farz et savaştasın, seni başka türlü kurtaramam.” “Ne yapacaksın?” dedim. Ellerimi, bacaklarımı bağladılar, (kafasını göstererek) şuradan iki tane bıçak attılar, nasıl yeşil mor bir renk cerahat aktı. 8-9 ay sonra yüzüm düzeldi. Bu arada sizinle nasıl konuşabiliyorsam, o arada da 5 sene geçti. Rakamları da bilmiyorum ama bilinç sağlam. Tuvalette şöyle bir şey koymuştum, iki kere iki dört. Ama iki ne, bir şey ifade ediyor mu? Böyle şeyler de oldu. Sonra Belçika kralı, bana ikinci dünya savaşından sonra hayattaki en genç gazi ödülü verdi. “Bütün sağlık yaşamın ölene kadar, kraliyet tarafından karşılanacaktır.” dediler ama Belçika’ da bir dairem vardı, orayı sattım, benim ikametgahımı siliverdiler. Bunlarda böyledir. Şimdi de bir tiyatro sahnesinde konuşmacı olarak gideceğim, bekliyorum vizeyi ne zaman halledecekler.

MG: Gazi Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’nde iletişim alanında eğitim verdiniz. Sizce Türkiye’de gazetecilik alanında iyi bir eğitim veriliyor, iyi gazeteciler yetişiyor mu?

EA: Akademisyenler, gazeteciler ve gazete sahipleri arasında ben bir dönem birliktelik kurmuştum. Bunu Anadolu Üniversitesi’ndeyken yapıyordum. Patronlara “Senede bir ya da 2 kere bir araya gelelim.” dedik. Gazete ve televizyon sahiplerine “Sen nasıl bir adam istiyorsun?” diye soruyoruz. Akademisyenler, bizim aldığımız ve yaptığımız eğitime göre, “şunu şöyle yapacağız” çerçevesinde eğitim veriyoruz. Hakikaten Baltalimanı’ndaki İstanbul Üniversitesi misafirhanesinde bir ya da iki gece kalınıyordu. Yani Erol Simavi falan dahil, patronlarla da bir araya geliyorduk ama maalesef Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimi Fakültesi dekanı, biz öğrenciyken asistan olan bir hanım, hokkabazlık yaptı ve bu nikahı bozdu. Kim kazandı bu işten? Dolayısıyla akademisyenler “Bu gazetecileri bu üniversiteden atalım, biz akademisyeniz, bunlar bilmezler.” dedi. Tamam, kabul ettim. Sen “Profesör gel, şöyle Sabah gazetesi birinci sayfayı çiz.” desen o da onu yapamaz. Ben 1994 yılında Türkiye’ye döndüm, Sabah gazetesine. Benim hocam Prof. Dr.İnal Cem Aşkun. Ben de severim, ilk mezunuyum, benim sınıf arkadaşlarımın hepsi profesör olmuş. İnal baba bana döndü dedi ki “Sen de ders vereceksin. Kendi dersini kendin vereceksin.” dedi. Sonra Uluslararası İlişkiler’de Gazetecilik dersini 17 sene verdim. Maalesef beni Anadolu Üniversitesi’nden atan Atıf Pir’di. Hürriyet gazetesinde de yazar oldu, sonra oradan da şutladılar, sonra üniversiteden de şutlandı.

Ben Bülent Ecevit’i konuk olarak ikinci ya da üçüncü kez mi ne davet ediyorum, Bülent Bey’inde aynı gün doğum günü. Gittim Atıf Pir’e “Bana bak Bülent Bey gelecek, sinema salonunu istiyorum.” dedim. Bana döndü dedi ki “Sınıfına götür kardeşim.” Sonra gittim Yılmaz Büyükerşen’e, “Bülent Bey Rahşan hanım ile birlikte gelecekler.” dedim. O da “Sınıfına götür.” dedi.“Orasını sen karıştırma ben hallederim.” dedi.

“BEN DE AYŞE TATİLE ÇIKSIN GRUBU KURAR, SENİ CHP’DEN ATARIM”

BA: Gazetecilikten siyasete geçiş yaptınız, kendi mesleğinizi bırakıp siyasete atılmanızın sebebi nedir?

EA: Dedem Rıfat Vardar, 3. Dönemden başlayarak, 5 dönem CHP Zonguldak milletvekiliydi. Babam tamamıyla siyasi bir kişilikti. Akademisyendi ve İsmet Paşa’yı devirme operasyonunu yapanlardan,  Ecevit’in danışmanıydı. Siyasetin en kapalı kapılar ardını idare edendi. Ben prensip olarak bir siyasi partiye girip de orada görev yapmamı uygun bulmuyordum; çünkü o andan itibaren bir siyasi parti için görev yapan kişi olacaksın ve kendi bekaretin bozulacak, gazetecilik mantığı. Fakat bir gün bir baktım, Kilercioğlu Paşa vardı Kıbrıs Barış Harekâtı’nda, bir de Şerif Ercan Süleyman Bey’in bakanlarıydı. Bana bir telefon geldi, “Anadolu Kulübü’nde yemek yiyelim.” dediler. Yiyelim, ne güzel. “Biz” dedi, “Doğru Yol Partisini yeniden kuruyoruz. Senin de burada görev alman lazım.” O sırada atılmışım gazetelerin birinden, “Seni Dışişleri Bakanı olarak görmek istiyoruz.” dedi. Ben de “İyi hoş da ben biraz solcuyum, oranın fikirlerinden vazgeçmem.” dedim. “Buna Süleyman Bey karar verecek.” dediler. Kalktık, gittik Süleyman Bey’e. “Süleyman Bey Allah razı olsun, ama ben biraz solcuyum.” dedim, Süleyman Bey döndü “Sen solcu molcu değilsin.” dedi. “Süleyman Bey ben neyim?” dedim “Sen komünistin tekisin.” dedi. “İyi de komünist Doğru Yol Partisi’nde yer alır mı?” dedim. “Alır alır, biliyorsun 3 çeşit komünist vardır biri Moskova’ya bakar, bir tanesi Paris’te ki Fransız komünist partiye bakar bir de mahallenin komünisti vardır, sen mahallenin komünistisin.” dedi. “Türk halkının, işçisinin, emekçisinin, köylüsünün komünistisin.” dedi. Sonra Doğru Yol Partisi’ni yeniden kurduk, basın danışmanıyım. Parti genel başkanı denen kişi, Süleyman Bey’in, Ahmet Efendi’nin, Mehmet Efendi’nin verdiği paraları yiyince, “Ne halt yaparsanız yapın.” dedim. Bu hikaye bitti. Sonra Demokratik Sol Parti’de Masum Türker genel başkan oluyor. Rahşan Hanım küplere binmiş. Ben Masum Türker’i iyi tanırım hokkabazlıklarını da bilirim. Dediler ki Rahşan Hanım seni çağırıyor. Bir gittik Mithatpaşa’da  bir sürü akademisyenler var.

Ondan sonra DSP’nin Türker’in eline geçmesinden dolayı, yeni bir siyasi parti oluşumu olsun mu olmasın mı?  Bütün hocalar “Derhal yapalım, iktidara geliriz.” derken sıra bana geldi.  Ben dedim ki “Rahşan Hanım amaç 1973, %47’lere ulaşarak bir siyasi birliktelik yaratılmak isteniyorsa, bunun için siyasi partiye gerek yok. ‘Sadece siyasi parti kuruyorum.’ diye kuracaksan, hiçbir işe yaramaz.” dedim. Sonra herkes çıktı, “Seni Rahşan Hanım çağırıyor.” dediler, “Ne oldu?” dedim, “Seni kurucu üye yaptım.” dedi, çünkü doğrusunu söyledim. Orada en büyük hata Hulki Cevizoğlu gitti, partiye genel başkan oldu. Sonra kalktı, Deniz Baykal’a “Beni CHP’den milletvekili yapar mısın?” dedi. Rahşan Hanım gel buraya, attım seni partiden dedi. Değer mi? İşte orada hayata farklı bakış var. Sonra Kılıçdaroğlu geldi, bizleri çağırdılar. “Sizler artık CHP tüzüğünün 12. Maddesi gereği partilisiniz.” dedi. Sonra aday adayı oldum. Bana döndüler dediler ki “Hangi ilden olmak istiyorsun?” dediler, “Ben Diyarbakır.” dedim. “Alamıyoruz.” dediler. “Sen nereden biliyorsun, ben belki alacağım benim iddiam var.” dedim. “Olmaz.” dediler ve beni listeye koymadılar. Sonra Ayten Kayalıoğlu diye bir hanım, MYK üyesiydi, bu kadın kadar akıllı bir CHP’li hiç görmedim. 3 bin 500 kişi aday adayı olmuş, 130’u meclise girmiş. Bu kadın geri kalan 3 bin kişiyle temas kurdu. Sen muhtar mısın, gazeteci misin, sanatçı mısın; bulunduğun bölgede il, ilçe, belde  CHP’de çalışacaksınız, haftada bir Kılıçdaroğlu’na rapor yazacaksınız. Kadın 2 bin kişiyi bir araya getirdi. 2 bin kişi faal oldu. Sonra Sencer Ayata, rahmetli Turan Güneş’in damadı ya da “Ayşe tatile çıksın”ın kocası milletvekili; bir baktım Ayten Kayalıoğlu’nu MYK’dan şutlamışlar. O günde İsmet Paşa’nın ölümü için Senfoni Orkestrası’nda bir konser vardı, ben de gittim. Dedim ki Sencer’e “Biz 5+1 grubu olarak MYK’da hangi üyeyle faaliyetlerimizi sürdüreceğiz.” Sencer dedi ki “Siz Kayalıoğlu’nun ekibindeydiniz, sizin artık CHP de herhangi bir işiniz yok.” dedi. Bende “Öylemi, bende ‘Ayşe tatile çıksın’ grubu kurar, seni CHP’den atarım.” dedim. Çünkü Türkiye’de hazin olan nokta-Sencer için söylemiyorum ama hepsi için geçerli- milletvekili, CHP’de il başkanı herkes bir sadakat mantığı içerisinde, şöyle veya böyle bir takım çıkarlar için bu işin geleneğini yerine getiriyor. Bunun böyle olmadığını, hiç kimse bana ispat edemez. Sonra döndüm Kılıçdaroğlu’na, “Sayın Kılıçdaroğlu; 5+1 grubumuzu hangi MYK üyesiyle yapacağız?” dedim. O da “Gürsel Tekin ile yapın.” dedi.  Sencer’e sen yetmiyorsun, senin derdin o 2 bin kişinin CHP için çalışmasını istemiyorsun. Sen belediye seçimlerinde “Onu yapacağım, bunu yapacağım.” deyip sonra Bodruma tüyüyorsun. Ben bilirim, Sencer ikinci cumhuriyetçidir.

Cansın Çevik: Gazetecilere yönelik baskı ve tutuklamaların arttığı, aynı zamanda yeni medya kavramının da gündeme geldiği şu dönemde, gazetecilik mesleğinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

EA: Türkiye’nin idare ediliş şeklinde herkesi bir güzel içeriye atma tehdidi, bu çerçevede yaşamaktan başka bir seçenek verilmeyen, bir noktaya gelmiş durumda. Gazete, çok kötü bir gazete olabilir. Ama o gazetenin, ortadan kalkması ya da patronunun ortadan kalkması oradaki emekçinin de işsiz olması demek. Sizin yaptığınız şey de muhakkak ilgi çekici bir durum. Ben yeni medyayı destekliyorum. Ama insanların Twitter’da konuşurken, birbirlerine yaptığı reaksiyon sözcükler… Mesela “CHP Kılıçdaroğlu grup toplantısında konuşuyor.” diye internet sitesi veriyor.  Herif burada küfrediyor, bu da bir özgürlük, ben bir taraftan bakıyorum iyi hoş ama onu bulup, “Neden öyle diyorsun?” diyebilme olasılığısıfır. Ama bu özgürlük olmak zorunda.

 

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları