Haldun Dormen: Atatürkçü olduğum için muhalifim

0 Yorum

“Paşa kızı bir anne ile önemli ticari başarılara imza atmış, Avrupa kültürü almış bir babanın çocukları olarak dünyaya geldiler… Taze Cumhuriyet ile birlikte büyüyüp yetiştiler. Biri sevdiği işi en iyi şekilde yapmak için dünyanın bir ucuna gitti, diğeri saygın kişiliğiyle Barones ve Marki’lerle ahbap oldu. Göz kamaştıran sanat ve hayat hikayelerini bir kez daha sahiplerinden dinleme zamanı… Tiyatronun duayen isimlerinden Haldun Dormen ve İstanbul’un sayılı hanımefendilerinden…”Paşa kızı bir anne ile önemli ticari başarılara imza atmış, Avrupa kültürü almış bir babanın çocukları olarak dünyaya geldiler…

Kusura bakmayın Haldun Bey ama her şeyden önce Güler Hanım’ın her geçen gün daha da güzelleşmesiyle başlamak istiyorum…

HD: Çok isabetli olur, sonrasında biz de rahat rahat konuşuruz (gülüyor).
GY: Kıskanıyor da ondan böyle söylüyor (kahkahalar). Teşekkür ederim İzzetciğim, Allah vergisi ne yaparsın.
HD: (İmalı) İnan ki doğal güzelliği, bir gram estetik yok.
GY: Bak şimdi!

Haldun Bey botoks yaptırdığınızı iddia ediyor sanırım Güler Hanım…

GY: Ee yani olmasın mı? Gerektiği kadar tabii ki var. Ama bunun yanında yeme-içme düzenime de dikkat ediyorum. Her şeyden önemlisi insanın kendine bakması…

Var mı sizde de estetik durumları Haldun Bey?

GY: Olmaz olur mu?

Sizi hep doğallıktan yana biliyorduk, şaşırdım…

HD: Biraz önce damarına bastım ya ondan mahsus yapıyor. Ben sana doğrusunu anlatayım. Gözüm seğirdiği için küçük bir operasyon geçirdim, o sırada botoks da enjekte ettiler.
GY: Ee yani yaptırmış mı, yaptırmış. Sen ona bak (kahkahalar).

İkinize de “maşallah” diyeyim de barış imzalansın o zaman…

GY: Küçükken Haldun çok hazırcevap ve fırlamaydı. Ben de şimdi o günlerin acısını çıkarıyorum (gülüyor).
HD: Biraz haşarıydım doğru ama sen de çok naif ve kırılgandın. İnanır mısın, ben dayak yerdim Güler ağlardı.

Madem pası siz verdiniz, o zaman biraz başa sarıp çocukluğunuza gidelim…

HD: O kadar geriye gidersek bitmez bu röportaj.
GY: Ne var ayol şunun şurasında kaç sene ki (gülüyor). Efendim köklerimiz Nuh Peygamber’in torunu Kenaniler’in Filistin’e ilk yerleşen kavminden geliyor.
HD: Utanmasan Big Bang’le başlayacaksın anlatmaya Güler. Neyse Babamız Sait Ömer Bey, Nimet Rüştü’yle büyük bir aşkla evlenip Mersin’e yerleşiyor. Bir yaşıma girdiğimde de İstanbul’a taşınıyoruz. Benden önce Şimal Ablam dünyaya geliyor ama maalesef daha altı ayını doldurmadan vefat ediyor.
GY: Annemle babam böyle bir acı yaşadığı için, ikinci hamilelikte çok titiz davranıyorlar.
HD: Tabii Güler de oradaymış, anneme hep o bakmış (gülüyor).
GY: Annem fırsat bulduğunda anlatırdı da ondan yaşamışım gibi anlatıyorum…

Mürebbiyeli dönem sizin doğumunuzla mı başlıyor Haldun Bey?

HD: Aynen öyle… Güler’in dediği gibi ilk bebeklerinde böyle bir durum yaşanınca, ikinci çocuk için şartların en iyisi neyse onu yapmaya çalışıyorlar. O zamanlarda çocuk bakımında Alman dadılar bir numara, böylece başlıyor macera.
GY: Hem de ne macera…

Hayrola, dadılarla ilgili bir sıkıntı mı oldu?

HD: Annem paşa kızı olduğundan, geleneksel değerlere bağlı bir yapıdan geliyor. Babamsa Avrupa kültürü ile yetişmiş. Doğal olarak aralarında bir zihniyet farkı oluşuyor.
GY: Haldun kibarca anlatıyor ama işin özü, annemin ailesindeki kadınların birleşip, “El kadar çocuk dadıya mı emanet edilir, biz neciyiz” diye kıyameti kopartması…
HD: Babam otoriter bir adam olduğundan, onu karşılarına alıp konuşamadıkları için ailenin kadınları dadımla beni göz hapsine alıyor.

“Bir gün tenhada sıkıştırıyorlar sonra da kaza süsü veriyorlar” diyeceksiniz diye korkuyorum…

HD: (Kahkahalar) Yok ama ona benzer bir şey oluyor. Bir gün ailemizin kadınları bahçede otururlarken, aniden yengemin bağırışlarını duyuyorlar. Gelip bir bakıyorlar ki ben masanın üzerinde çırılçıplak yatarken, dadım dergi okuyor.

Herhalde dergiye daldı, sizi unuttu…

HD: İşte bir Türk tam olarak böyle düşünüyor. Halbuki Almanlar belli bir yaşa kadar çocukların güneş ışığı almasını istedikleri için güneş banyosu yaptırıyorlar. Neyse sonunda annem üşümeyeyim diye beni altımdaki çarşafa dolayıp almaya çalışıyor, dadım daha iki dakikam olduğunu söylüyor. Beni bir pinpon topu gibi bir oraya bir buraya çekiyorlar.

Olan yine size oluyor…

HD: Dadım “Var siz karışmak ben ellememek, var ben karışmak, siz gitmek” diye resti çekiyor. Annem de, babamın kopartacağı gürültüyü düşünerek inadı bırakıp güneşlenmeme izin veriyor.
GY: Mürebbiyelerimiz böyle disiplinli, bilgiliydi ama bir yandan da çok çirkin olduklarından benim içim daralıyordu.

Niye tarz değiller miydi?

GY: Annem Allah için çok güzel bir kadındı; babam desen bir o kadar yakışıklı ama dadılardan yana bir türlü yüzümüz gülmedi. Nerede evde kalmış, çirkin, mutsuz Alman varsa hepsi dadı olmuş (gülüyor).
HD: Vallahi Güler doğru söylüyor. “Onların elinde büyümeme rağmen estetik işlerden anlayan bir adam nasıl oldum” diye düşünüyorum bazen (kahkahalar).

O zaman dadılar az çekmemiştir sizden?

GY: Haldun’un dediği gibi ben biraz naif ve korkak bir çocuktum. Dadılarımın sözünden hiç çıkmazdım.
HD: Ben öyle değildim vallahi. Gayet yaramazdım, Allah’ın her günü dayak yerdim.

Ee dadınızın size el kaldırmanıza anne babanız bir şey demiyor muydu?

HD: Gururumdan hiçbir zaman bizimkilere söylemezdim. Ne ağlar, ne de şikayet ederdim ama yapacağımdan da asla geri kalmazdım.
GY: Ama annem bir gün olaya müdahil oldu. Abim dayak yiyiyor, ben de annem evde olmadığı için avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Meğer erkenden gelmiş, benim seslerimi duyunca apar topar odaya dalıyor ve bu manzarayla karşılaşıyor.

Off o dadının yerinde olmak istemezdim…

HD: (Gülüyor) Ben de… Tabii bizimkiler direkt kadını evine, ülkesine gönderiyorlar. Tam da İkinci Dünya Savaşı’nın olduğu zamanlar… Dadının Almanya’ya gittiği trene bomba isabet ediyor ve hayatını kaybediyor.
GY: Allah’tan biz bunu çok sonraları öğrendik. O yaşta duysaydık, atlatamayabilirdik.

Hayatınız ilk anlarından itibaren sanki bir tiyatro tadında…

HD: Öyle öyle…
GY: Severdik, sevmezdik, ağlardık falan ama dadılarımız gerçekten çok etkiliydi hayatımızda.
HD: Benim tiyatrocu olmamı sağlayan da dadılarımızdan biriydi mesela…

AYAĞIM SAKAT OLDUĞU İÇİN OYUNCU DEĞİL YÖNETMEN OLMAK İSTİYORDUM!

Profesyonel sahne tozunun ilk parçası ciğerlere derin derin çekildi. Peki sonra?

HD: Aynen! Aslında sahne özgüvenim olmadığından yönetmen olmak istiyordum. Ama o andan sonra bakış açımı tamamen değiştirip, oyunculuk hayallerimin peşinden gitme kararı aldım.
GY: Abim hep böyle büyük büyük kararlar alıyor tabii de, aileye söyleme aşamasında hep fıs (gülüyor)…
HD: Vallahi doğru söylüyor… Evdekilere konuyu nasıl açacağımı bir türlü bulamıyordum. Sonunda bari mektup yazayım dedim.

Başka bir yol seçip alıştıra alıştıra söyleseydiniz de insanların yüreğine inmeseydi!

GY: Çoktan Haldun’un kendi yüreğine inmişti zaten. O yüzden de kimseyi düşünecek hali yoktu. Bir yandan ben de “Ne olacaksa olsun, söyle kurtul” diyorum.
HD: Tırsıyorum tabii ama korkunun ecele faydası yok! Mektuptan hemen sonra eve gittiğimde, annem normalde asla durmadığı bahçe kapısında asker gibi beni bekliyordu. Yüzüme bakıp “Ne o artist oluyormuşsun” dedi. Ama devam etmeyince “Yırttık, biraz naz edecek ama oldu bu iş” diye sevinmeye başladım.
GY: Babam otoriter olmasına rağmen sakin ve rahattı. Asıl feveran eden taraf annemdi.

Babanızın gıkı bile çıkmadı mı?

HD: Herhalde “Olmuşla ölmüşe çare yok” diye üstelemedi. Büyük ihtimalle içimdeki hırsı fark etmişti. Bütün bu olanların üzerine Genco Erkal’ın babası bizimkini “Oğlum oyuncu olmak istiyor” diye arayınca da, “Ben destekliyorum, sen de aynısını yap” diye cevap vermiş.

Siz ne yapıyorsunuz o sırada Güler Hanım?

GY: Haldun sayesinde Londra’ya okula gittim. Zorla ikna etti bizimkileri… Önce uça uça gittim ama bir süre sonra pişman oldum. Yalnızlıktan patlıyordum. Alışık değildim hiç o kadar tek başına kalmaya… Eve “Mutsuzluktan ölüyorum, kurtarın beni” diye mektup yazdım.
HD: Ben annemleri karşıma almışım, binbir laf yemişim hanımefendi iki günde teslim bayrağını çekti. İnanılmaz kızmıştım.

Sizi orada bırakmadılar herhalde…

GY: Ben de öyle sanmıştım. Annem “Kız oralarda verem olacak, dönsün” demiş demesine de, babamı bir türlü ikna edememiş. “Bir kere gitti madem, o zaman başaracak” diye tutturmuş. Rehberlik hocalarının destekleri sonucunda zamanla alıştım. Ardından da gerçekten çok çok mutlu olduğum bir dönem başladı.
HD: O kadar sevdi ki Londra’yı geldi, bir daha gitti. Zaten o gidişinde de evlenip öyle döndü…

DADIM BİZİ GİZLİ GİZLİ SİNEMAYA GÖTÜRMESE OYUNCU OLMAZDIM!

Dadıları delirtmek için kılıktan kılığa girerken mi keşfettiniz oyunculuk yönünüzü?

HD: (Kahkahalar) Tabii ki onun da etkisi olmuştur ama asıl Alman melodramlarına meraklı bir mürebbiyemiz sayesinde başladı her şey.
GY: Babam o filmlere “abuk sabuk” deyip, izlememizi hiç istemezdi.
HD: Dadım bizi gizli gizli götürürdü, hem o ağlardı hem biz. İzledikçe bende bir şeylerin değiştiğini hissetmeye başladım. Özellikle dans ve müzikli olanlara bayılıyordum. Her gece yattığımda kafamda dekorumu kurup, filmi yeniden çekiyordum. Bunlar hayal gücümü müthiş çalıştıran egzersizlerdi ve işte o zaman oyuncu olmaya karar verdim.

Peki bu tiyatro aşkınızın fitilini okuduğunuz kolejler nasıl ateşledi?

HD: Onlar sadece bir araç oldular. Önce Galatasaray’a ardından da Robert Kolej’e gittim ama içimde hep tiyatro ve sinema yapma düşüncesi vardı.
GY: Ben evin prensesi olarak sessiz sakin okula gidip gelirken, abim bu konuda hummalı bir araştırmaya girmişti bile…
HD: En iyi tiyatro eğitimi nerede alırım diye bakınıyordum. Yale’de olduğunu öğrenir öğrenmez, atlayıp hemen oraya gittim.

TİCARET OKUYORUM DEYİP TİYATROCU OLDUM

Babanız da “Aa ne güzel oğlum, tabii ki oyuncu olabilirsin” demedi herhalde!

HD: Babamın haberi yok ki! O, işlerin başına geçeceğimi sanıyor. Benim tek derdimse iyi bir tiyatro eğitimi alıp sinema yapmak…

“İstikamet Hollywood” diyorsunuz…

HD: Aynen… Okurken bir yandan da adı pek duyulmamış tiyatrolardan birinde çalışmaya başladım. Ve orada hayatımın bütün akışını bir anda değiştiren hocamla tanıştım.

Ne oldu da bu kadar etkilendiniz çok merak ettim.

HD: Jules Sezar’ı sahnelemek için prova yapıyorduk, prömiyere de çok az kalmıştı. Yanıma gelip “Ayağınla çok komik bir şey yapıyorsun Haldun, ona hiç gerek yok” dedi. Ben de “Hocam benim ayağım sakat, bilerek yapmıyorum” diye cevap verdim.

Herhalde yerin dibine girmiştir…

HD: Sorma, bir anda kıpkırmızı oldu! Yanına gidip “Hocam bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptınız. Bu kadar zaman siz bile sakat olduğumu fark etmediyseniz, kimse anlamaz. Artık ben rahat rahat sahneye çıkabilirim” dedim.

BAZEN BEN DE HİKMET’İN İNTİHAR ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

Hikmet Bey’le olan büyük aşkınız…

GY: Evet! 17 yıl sürdü ama bildiğiniz gibi bir trafik kazasında yitirdim onu.

HD: Bana hep tuhaf gelen bir durum oldu o kazayla ilgili… Londra’da turnedeydim. Hikmet evden çıkarken dönüp bana “Kardeşine iyi bak” dedi. Ben anlamsızca bakmış olacağım ki cümlesini yineleyip çıktı. Çok kısa süre sonra da, o kara haberi aldık zaten…
GY: İşleri bozulduğu için son dönemlerinde ruhsal bir çöküntü yaşıyordu maalesef.

Nasıl soracağımı bilemiyorum ama Haldun Bey’in söylediklerinden yola çıkarak Hikmet Bey’in…

HD: Ne demek istediğini anladım. Bazen ben de o ruh haliyle damperin altına bilinçli girip intihar ettiğini düşünmüyor değilim.
GY: Bilemiyorum. Üzerine bir de yıllar sonra oğlum Ali Sayid’in acısını yaşayınca benim için her şey birbirine karışmıştı.

Peki bu iki büyük acının üstesinden gelmeyi nasıl başardınız?

GY: Muhtar’ın (İkinci eşi Muhtar Yiğit’ten bahsediyor) ve Haldun’un desteği olmasa inan ki başaramazdım. Aslında Ali için kendimi biraz hazırlamıştım da… Çünkü babasını kaybettikten sonra oğlum önce Londra’ya, ardından da ABD’ye gidip, yeni bir hayat kurmaya çalıştı ama tutunamadı.
HD: Zaten Güler’le aramızda bir şeylerin ters gittiğini konuşuyorduk hep.
GY: Doğru söylüyor Haldun. Hep bir tedirginlik vardı içimde, bir türlü toparlanamıyordu oğlum Ali Sayid… Korktuğum gibi de oldu maalesef.

Sizi üzecekse bu konuyu kapatalım…

GY: Dayanması gerçekten inanılmaz zor, Allah kimseye yaşatmasın! Ama ben konuşulmasından, Ali Sayid’in adının yaşatılmasından yanayım. Konuşalım ki insanlar bilsin.
HD: Ben anlatayım istersen…

Buyurun lütfen…

HD: Aslında geniş açıyla bakmak gerekirse Ali Sayid’in en büyük sıkıntısı hayatta hiçbir gayesinin olmamasıydı. Babasının ölümünden sonra yaptığı her şeyden daha da çok sıkılmaya başladı.
GY: Bazı geceler telefon eder “Boğuluyorum, sıkılıyorum” derdi.
HD: Zamanla bu telefonlar gittikçe sıklaştı, dünyanın en önemli psikiyatristleri seferber oldu ama nafile…

Sizinle hiç dertleşiyor muydu?

HD: Ben en büyük sırdaşlarından biriydim. Çünkü onu olduğu gibi kabul edip, yargılamıyordum. Küçüklüğünde en büyük tutkusu çamaşır makinesi yapmak olan bir çocuktan bahsediyoruz… Daha o zamanlardan bir şeylerin ters gideceğini anlamıştım.
GY: Çamaşır makinelerine olan ilgisini hiçbir doktor çözemedi.

Bu süreç ne kadar devam etti peki?

HD: 90 yılının Mart ayına kadar… Ali Sayid giderek kötüleşti. Bir gece çok geç saatte beni arayıp “Ölmek istiyorum” dedi. İkna ettiğimi sanmıştım onu. Ertesi gün sahnedeyken kendimi çok tuhaf hissediyordum. Oyunun bitişinde de Ali Sayid’in kaza geçirdiğini öğrendim.

Kaza mıydı gerçekten?

HD: Maalesef ki değildi! Bir inşaatın 11. katından kendini boşluğa bırakıp ölmüş. Güler de o gün yurtdışından dönüyordu. Ona nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.
GY: Geldiğimde ev çok kalabalıktı. Haldun’un yüzünü görünce sorduğum ilk şey “Bir şey mi oldu?”ydu. Kimse cevap veremeyince “Öldü mü?” dedim.
HD: Ben de bu soru karşısında dondum kaldım.
GY: O acıyla bir masa saatini camdan fırlattığımı hatırlıyorum…

Bazen sözcükler yetmiyor…

GY: O kadar mutsuzluğun üzerine Haldun’la Betül’ün (Mardin) desteği, Muhtar’ın bana kol kanat germesi kara bulutları dağıttı. Sağ olsunlar haklarını hiç ödeyemem.

SEMİRAMİS PEKKAN’I MEŞHUR YAPAN ŞARKIYI BEN GETİRDİM

Yeniden aşka dönmek istiyorum, iki kardeş bu konuda hem çok şanslı hem de çok bahtsızsınız. Ama ne olursa olsun güçlenip yolunuza devam ediyorsunuz…

HD: Hayat böyle bir şey değil mi zaten? Mücadeleci ve zevk alan tarafını kaybedersen bir işe yaramazsın.
GY: Ben Haldun’a katılmakla beraber, biraz daha kaderciyim. Bir şey olacaksa oluyor, önüne geçemiyorsun. İki kocamı, oğlumu kaybetmeme rağmen “alnıma yazılandır” deyip toparlandım.

Dediğiniz gibi evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Haldun Bey ile Semiramis Pekkan’ın ilişkisi için de böyle bir durum geçerli sanırım.

GY: Hepimiz evlenecekler diye bekliyorduk ama olmadı, hâlâ da çok severim Semiramis’i.

Benim de çok saygı duyduğum bir insandır Semiramis…

HD: Efendi insan derler ya, Semiramis öyle bir kadın. Doğal, güzel, akıllı…
GY: Aileden biriydi, birbirimize çok şey kattık. Hatta Semiramis’i ben meşhur ettim desem yeridir (gülüyor).

Nasıl yani?

GY: Bir gün Londra’dan dönüyorum, o sırada İngiltere “Those Were The Days” diye yıkılıyor. Ben de Haldun’a dinleteceğim diye plağını alıp geldim. Semiramis tesadüfen bizde o akşam. Hemen çalmaya başladım. Herkes mest oldu. Üst üste kaç kere dinlediğimizi hatırlamıyorum.
HD: Hepimiz gerçekten çok etkilenmiştik. Sonra Fikret Hanım (Şeneş) o melodinin üzerine söz yazıp Semiramis’e verdi. Semiramis de o şarkıyla patladı!

MARKİZ GÜLER OLABİLİRDİM AMA KALBİMİ MUHTAR’A KAPTIRDIM

Güler Hanım siz gerçek bir aşk kadınısınız, bu uğurda Barones’leri bile hiçe saydınız değil mi?

GY: (Gülüyor) Barones Budberg’in evinde kaldığım yıllardan bahsediyorsun sanırım.

Evet, evet…

GY: Maksim Gorki’nin ömrü boyunca aşık olduğu tek kadınmış Barones Budberg. Haldun’un vesilesiyle tanıştık. Londra günlerimde onunla kaldım, müthiş zamanlardı.
HD: Ben o sıralarda İstanbul’dayım. Güler’i ne zaman arasam “Haldun kapat Orson Welles ile yemek yiyeceğiz”, “Laurence Olivier geldi, çıkıyorum ben” gibi cümlelerle karşılaşıyordum (gülüyor).

Hep böyle olur! Hem siz tanıştırırsınız hem de dışlanırsınız…

HD: Öyle oldu vallahi.
GY: Aşk olsun yok öyle bir şey yahu! Zaten bir süre sonra ne Orson, ne Laurence gördü gözüm… Çok yakışıklı ve çapkın bir İtalyan Marki vardı, peşimden çok koştu. Onunla evlenseydim şimdi Marki de Marki Racini Sen Moritzo’nun karısı Markiz Güler olacaktım. Ama sonraları Karayipler’e giderken kalbimi Muhtar’a kaptırınca her şeyi silip, Barones’in yanından ayrıldım.

Koskoca Barones’e “Haydi ben gidiyorum, eyvallah” mı dediniz?

GY: (Gülüyor) Yok canım, durumu anlattım. Muhtar’la gideceğimi söyledim. Önce pek yanaşmadı ama sonra tanışınca ondan da onayı alıp evlendim Muhtar’la.
HD: Abiye soran yok ama (gülüyor.)

SİNEMADA BATTIM TİYATRODAN KAZANDIM

Haldun Bey, siz Betül Mardin’le nasıl tanıştınız?

HD: Babalarımız çok iyi arkadaştı, bir de ben Latife Mardin’le çok yakın dosttum. Amerika’dan döndüğümde bir davet verdi. Betül de oradaydı.
GY: Tabii bu davetler falan hepsi numara, Betül önceden Haldun’u görüp çoktan gözüne kestirmiş (kahkahalar).

Sizi kendine saklamış yani öyle mi?

HD: Bir oyun provası sırasında beni görmüş, tanışmak istemiş. Tiyatro ile ilgilendiğimi bildiği için bir Agatha Christie uyarlaması yapıp gelmemi rica ettiler. Sonra da davette konuşup kaynaştık (gülüyor).

“Bir koltuğa iki karpuz sığmaz” deyip Betül Mardin tiyatro sevdasından vaz mı geçti?

HD: Bu suç hep benim üzerime atılıyor oysa o doktor olmak istiyordu. Ama babası üniversiteye yollamadı.
GY: Haldun da bu konuda sütten çıkma ak kaşık değil tabii ki…

Güler Hanım’ın yine yeni iddiaları ortalığı karıştırıyor…

HD: Betül tiyatroya geliyordu, evet! O sıralarda iki film yapıp, Antalya’da Altın Portakal almıştım ama gişede beklediğimizi elde edemeyip batınca, toparlanmak için tiyatroya dönmüştüm.

Sinemada batıp tiyatrodan kazanan ilk insansınız herhalde…

HD: Dormen Tiyatrosu birçok konuda ilkti! Bu yüzden seyircimiz sağ olsun bizi hiç yalnız bırakmıyordu. Betül de o dönemde pek çok doğru müdahalede bulunuyordu. Ama 24 saat beraber olmak zor oluyordu. O yüzden tiyatrodan uzaklaşması kararı aldık.

Yani siz Türk Tiyatrosu’na bir değer kaybettirmiş olabilirsiniz…

HD: Valla hikayeyi dinledin, kendin karar ver. Unutma, yapacağım diyenin önünde dağ olsa duramaz.

Güler Hanım siz “yapacağım” diyenlerden miydiniz? Birçok kostümde sizin imzanız var çünkü…

GY: Ayol benim hiç alakam yoktu. İtalya’ya gidiyordum, yolumdan çevirdi. Ters adam işte bu Haldun, yapacağım diyeni bırakmaz, istemeyeni de kolundan çeker (kahkahalar).
HD: İzzetciğim biliyorsun Güler çok zevklidir. Bu durumdan yararlanmak istedim, sence fena mı ettim?

Bence de çok iyi etmişsiniz…

GY: Ayol İtalya’da adada yer ayırtmıştım. Bir yandan da zehirlenmişim, halsizim, ölüyorum.

Biraz insafsızlık etmişsiniz sanki Haldun Bey…

HD: Vallahi rezervasyonu iptal edip kostümlerim başına oturunca hiçbir şeyi kalmadı. Hele prömiyerde en heyecanlımız Güler’di.
GY: Anlayacağın Ali Cengiz oyunlarıyla tiyatrocu olmak zorunda kaldım (kahkahalar).

BEN ATATÜRKÇÜ OLDUĞUM İÇİN MUHALİFİM!

Tiyatrocu olduğunuz için mi muhalifsiniz?

HD: Hayır Atatürkçü olduğum için muhalifim! Sonuna kadar da onun ilkelerine bağlıyım.

Bir başkaldırı gibi söylediniz. Size göre sanat bu açıdan endişe verici bir yerde mi?

HD: Sanat her zaman bir yolunu bulur. Engelledim zannedersin ama gelip seni en zayıf yerinden yakalar. Bu yüzden sanatın önüne engel koymak en hafif deyimiyle gülünçtür çünkü sanatçı bildiğini okur.

ABDİ İPEKÇİ SAYESİNDE GAZETECİ OLDUM

Haldun Bey birçok kişi bilmez ama sizin geçmişinizde de bir gazetecilik deneyiminiz var…

HD: Böyle adlandırılıyorsa ne mutlu bana! Çünkü sadece bir sütunum vardı, sağ olsun onu da Abdi İpekçi sayesinde elde etmiştim.

Nasıl geldi teklif?

HD: Teklif gelmedi, ben teklife gittim (gülüyor). Önce Erol Simavi’yle görüştüm ama o atlattı beni. Sonra Milliyet’te Abdi İpekçi ile konuştum, çok sevindi. Sanat ile ilgili söyleyemediğim ne varsa sekiz yıl boyunca o köşede yazdım. Hâlâ da söylenmeyenleri söylemeyi kendime görev biliyorum.

TİYATRO FIŞKIRIYOR!

Tiyatronun bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, can mı çekişiyor?

HD: Tam tersi, çok çok parlak bir dönem yaşıyor. Her yerde o kadar fazla alternatif tiyatro var ki… Bu durum sadece İstanbul’da değil Anadolu’da da böyle… Bir sürü yetenekli genç yazarlarımız, oyuncularımız var. Farklı seslerin zenginliğini yaşıyoruz.

Yani tiyatro ölmüyor, öyle mi?

HD: Ölmek mi? Fışkırıyor, fışkırıyor!

Bu fışkırmadan yararlanıp, genç nesilden çalışmak istediğiniz birileri var mı?

HD: Hem de çok! Mesela Beren Saat ve Şükrü Özyıldız çok başarılılar… Ha bir de Yıldız Kenter var…

Yıldız Hanım herkese taş çıkartır orası ayrı…

HD: (Kahkahalar) Canım Yıldız’ı genç nesil olarak değil, çalışmak istediğim biri olarak saydım. “Yıldız’la Haldun” diye bir oyun yazdım, provalara başlayacaktık ki oynayamayacağı haberini aldım.

Neden?

GY: Günlük hayat için bir engeli yok çok şükür ama sahneye çıkmasıyla ilgili sağlığında bazı sıkıntılar var maalesef…

“LÜKÜS HAYAT”I YENİDEN YAZDIM

Haldun Bey siz de hiç boş duramayanlardansınız. Bu sıralarda neler var aklınızda?

HD: “Lüküs Hayat” çalışmaya başladık.
GY: Haldun zaten canı sıkıldıkça bu oyunu çalışıyor (kahkahalar).

Hepimiz için ayrı bir yeri var o oyunun…

HD: Aynen öyle, bu yüzden Türkçeleştirdim. Daha doğrusu affetsinler beni ama baştan yazdım resmen. Çok fazla Osmanlıca sözcük vardı, hepsini temizleyip, günümüzde kullanılan hale getirdim. Üstüne iki yeni şarkı da yazdım. Doktordan satılık tertemiz araba gibi oldu (kahkahalar).

Osmanlıca’nın bu kadar popüler olduğu zamanlarda, yaptığınız ilginç bir manevra değil mi?

HD: Belki bir gün daha fazla Osmanlıca versiyonunu da yaparlar, bilmiyorum. Umarım olmaz ama olursa da hiç korkmam. Çünkü “Lüküs Hayat” o kadar kuvvetli bir eser ki, her şeyin üstesinden gelir.

İzzet Çapa 03.05.2015

HÜRRİYET

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları