‘İletişim avuçtaki suya benzer’

0 Yorum

   Prof.Dr.Erhan Eroğlu otuz yılını, Anadolu Üniversitesine vermiş bir akademisyen. Kendisiyle tanışmam ikinci üniversite kapsamında okumakta olduğum Sosyoloji bölümü 3.Sınıf ‘Etkili İletişim Teknikleri’ dersi ile oldu. Alışageldiğimiz gibi daha teorik ve akademik bir dil beklerken, hayatın içine dokunan, iletişimi yaşamın içinde anlaşıldığı gibi ve içten anlatan, bir ders ve hocayla karşılaştım.

   Prof. Dr. Erhan Eroğlu’nun bu anlatımları sadece derste kalmamalı fikriyle bu röportajı teklif ettim kendisine ve büyük bir incelikle karşıladı;

Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof.Dr Erhan Eroğlu

ERHAN EROĞLU (EE): Güzel bir günde geldiniz. Röportaj yapmak için geldiniz ama aynı zamanda bugün fakültemizin etkinlikler dizisinin bir başlangıcı. Siz de yerel basın temsilcisisiniz, Eskişehir’de de sizler gibi değerli basın mensupları var. Eylül itibari ile yeni gelen rektör hocamız, yerel basının desteğine, yerel basın ile ilişkilere çok önem veriyor. Bu noktada bir sürü iş yaptık, toplantılar yaptık, sorunlarını dinledik, üniversite ile ilgili düşüncelerini dinledik. Beraberinde, Anadolu Üniversitesi Kampüsü içerisinde, Eskişehirli yerel basın mensuplarının kullanabileceği, ‘yerel basın temsilci odası’  yaptık. Yerel Basın Mensubu arkadaşlarımız burayı, ihtiyaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Bu odada, basın mensubunun her türlü teknolojik ve günlük ihtiyaçları mevcut. Ve ayrıca yerel basın mensuplarını fakültemizde misafir etmek istedik. Bu toplantıların ilkini bugün yapıyoruz. Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı ve Eskişehir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Yılmaz Karaca Bey’i davet ettik. Etkinliğimiz on dört hafta boyunca devam edecek, her hafta değerli bir basın mensubu arkadaşımız gelecek. Fakültemizde dört bölüm var, basın- yayın bunlardan bir tanesi. Öğretim üyelerimiz, kuramsal bilgileri aktarma konusunda çok iyiler. Yerel basın mensubu arkadaşlarımızın vereceği bilgilerle de, öğrencilerimiz, meslek bilinci geliştirme ve mezun olmadan sektörü tanıma fırsatını elde etmiş olacaklar. Yani hem mektepli, hem alaylı olacaklar.

ÖZLEM DOĞAN (ÖD): Ben de ise tam tersi oldu. Yıllar önce yerel basında çalıştım ve gazetecilik okuma düşüncem yoktu. Ama o gün çalışırken aldığım bilgilerle, bugün okurken aldığım bilgiler arasında fark var. Sahadaki bilgi, fakülte de yok.

EE: Bu bir çember. İşin teorik kısmı ve uygulama kısmı. O çemberi öğrencilerimizin, buradan gitmeden tamamlaması lazım.

ÖD:Kesinlikle

EE:  Piyasaya çıkıp tamamlamakta mümkün ama bu beraberinde başka zorlukları da getiriyor. O anlamda, bu seminerler dizisi büyük bir avantaj.

ÖD: Gelelim iletişim konusuna. Sizi biraz tanısak?

Eroğlu: 1989’da öğrenci olarak girdim, bugün fakültenin dekanıyım.

EE: Otuz sene oldu, bu fakültenin kapısından gireli, 1989’da öğrenci olarak girdim ve bugün bu fakültenin profesörlerindenim. Fakültenin dekanlığını yürütüyorum. Öğrencisi olduğum fakültenin, akademik süreç içerisinde yoğrularak profesörü olmak ve dekanlığını yürütmek benim için onur verici bir duygu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesinde dört bölüm var; Sinema Televizyon, Reklam ve Halkla İlişkiler Bölümü, Basın Yayın Bölümü ve İletişim Tasarımı-Yönetimi bölümü. İletişim Tasarımı- Yönetimi, ben de bu bölümün kadrosundayım, daha çok kurumsal iletişim ile insan kaynakları ile sosyal medya, sanal iletişim, dijital güvenlik gibi konularda öğrenci yetiştiren bir bölüm. Öğrencilerimize bir sene yabancı dil eğitimi veriyoruz. Derslerimizin bir kısmı İngilizce ve Erasmus ile yurt dışına çok öğrenci gönderiyoruz. Aynı zamanda yine Erasmus ile en çok öğrenci alan İletişim Fakültesiyiz. İletişim Tasarımı öğretim üyesiyim, fakülte dekanıyım ama hayatım benim yollarda geçiyor. Birçok kamu kurumunda, özel şirkette eğitimler verdim, vermeye devam ediyorum. İletişim temelli, farklı konularda verdiğim, otuz iki çeşit eğitim var. Doğru anlamak, doğru anlatmak, ekip olabilmek üzerine, insan ilişkilerini doğru geliştirebilmek üzerine, iş hayatını doğru yönetilmek üzerine, zaman yönetimi üzerine ve özellikle zor insanlarla başa çıkmak gibi başlıklarda eğitim veriyorum.

ÖD: Bu eğitimlerin katkıları, belli bir yaşa kadar tamam bu spontane soracağım bir soruama gerçekten ne kadardır faydası? Bir yüzde söyleseniz, yüzde kaç olarak ifade edebilirsiniz?

“İletişim, insanın ana rahmine düştüğü andan itibaren sahip olduğu en temel beceridir”

EE: Güzel bir soru sordunuz. Şöyle bir şey söyleyeyim; 2003- 2004 yıllarında, doçentlik jürimde hocam vardı, daha doğrusu hocaların hocasıydı alanın en önemli en ünlü isimlerinden birisi, Ünsal Oskay. Onun şöyle bir cümlesi vardı; ‘ İletişim, insanın varlık süzme biçiminin bir ürünüdür. İletişim, insan varlık süzme biçiminde her türlü gelişmeden, değişmeden kolayca etkilenen olgudur. İletişim insana özgü bir olgudur. İletişim, insanın ana rahmine düştüğü andan itibaren sahip olduğu en temel beceridir.’ Sorunuz çok güzel. Şöyle bir şey söyleyeyim; iletişim eğitimlerinde asla ve asla kitap bilgileri aktarmıyorum.  Verdiğim eğitimlerde şunu söylüyorum arkadaşlara; ‘İletişim eğitimi diye bir şey var mıdır?’ İletişim konusunda, Ünsal Hoca’nın dedi gibi; ‘en temel becerimiz hakkında, benim dinlemeye gerek var mı?’ Ya da bu konudaki kitapları okumaya gerek var mı? Verdiğim eğitimlerde ilk sorduğum soru bu. İnsanların çoğu diyor ki; ‘Evet hocam, dinlemeye gerek var.’  Onlar bu cevabı verince benimde verdiğim bir örnek var; birçoğumuzun kitaplarını okuduğu özellikle karı-koca ilişkisi üzerine, çocuk ilişkisi üzerine çok iyi kitapları olan Profesör Doğan Cüceloğlu ki alandaki en önemli isimlerden bir tanesidir, Doğan Hoca, birçok karı-koca ve ana- baba için ilaç olmuş bir isimdir. Ama bakıyorsunuz hocaya, bir yazısında okumuştum yanlış hatırlamıyorsam, üçüncü evliliğinde. Sekiz on senedir de Amerika’daki çocuğu ile problemler yaşadığını anlatıyor.

EL ÜSTÜNDE TUTULMAK İÇİN İLLAKİ ÖLMEYE GEREK YOK

ÖD: Bir yazımda kullandığım ve sıkça dile getirdiğim bir söylemim vardı; ‘bir insanda en çok ne eksikse, onu diline dolar’ gibi bir durumu getirdi aklıma.

EE: Güzel bir cümleniz var. Kullanmak isterim bunu. Ben, İletişim Profesörüyüm. Ama gerek iş hayatımda, gerekse özel hayatımda, defalarca iletişim problemi yaşadım. Eğitimlerde diyorum ki; ‘ben sizi eğitmeye gelmedim. İletişim eğitim ile olabilecek bir şey değil. İnsan ilişkileri eğitim ile olabilecek bir şey değil.’ Niye? Çünkü ben eğitimlerde insanları eğitebilecek olsam, önce kendimi eğitirdim. Şunu söylemeye çalışıyorum. Ben eğitimlerimde, yaptığım konuşmalarda, eğitmek amaçlı gitmiyorum. Özel hayatımızda iş hayatımızda hepimizin yaptığı hatalar var. Ben bu hataları anlatıyorum. ‘Siz beni dinlerken, yaptığınız hatalarınızın farkına varıp, hatalarınızdan vazgeçme konusunda ben sizi isteklendirebilirsem, şu kapıdan çıktıktan sonra asıl iletişim eğitimini siz kendi kendinize verebilirsiniz.’ diyorum. Ve bu yönüyle iletişim eğitimi, hocayı dinleyerek olmaz. İletişim eğitimi, insanın kendi kendisini terbiye etme eğitimidir. Bu terbiyeyi, ben size veremem. Derslerimde kullandığım sözler vardır. El üstünde tutulmak için illaki ölmeye gerek yok. Öldüğümüzde el üstünde tutulacağız şüphesiz. Bu ne demek oluyor, birkaç örnek vereceğim. Yine eğitimler de diyorum ki, ‘bana sorsanız, benim sizlere sorduğum soruyu ben derim ki iletişim konusunda eğitim almak şart’.

ÖD: Niye şart?

EE: 47 yaşındayım. Zaman inanılmaz hızlı akıyor, hiçbir şeye yetişemiyorum. Sizin de yetişebildiğini zannetmiyorum. Zaman su gibi geçiyor. On sene öncesine, on beş sene öncesine bakıyorum ve ne kadar çabuk geçmiş diyorum, ne çok şey değişmiş. Değişen, zaman değil aslında. Değişen tek şey benim algım aslında. Otuzlu yaşlardayken de, yirmili yaşlara göre öyleymiş. Şimdi size önemli bir cümle söylemek istiyorum, zamanla ilgili derler ki, ‘insan ömrü tuvalet kâğıdı gibidir. Üzerindeki kâğıt azaldıkça, rulo çok hızlı döner.’ Allah’ın benim için takdir kıldığı son nefes anını bilmiyorum ama son sürat gidiyorum, herkes gibi. Ve ben bu sona hızla giderken, gerek özel yaşamımda, gerekse iş yaşamım da karşılaştığım insanlara söylediklerim, yaşattıklarım, hissettirdiklerim ile ilgili yapmam gereken, yaparken de iyi, doğru, kaliteli yapmam gereken iletişimin gereği gün geçtikçe artıyor. Sizin için de geçerli bu. Az önce bir kelime kulandım ve o kelimeden çok rahatsız oldum. ‘Kalite’ diye bir kelime kullandım. Bu konuda dersler veriyorum, bir sürü kitap da var. Ama kalite öyle kitaplardan öğrenilecek bir şey değil. Size bir kalite tanımı yapayım. İsterseniz mesleğinizde verdiğiniz hizmetin kalitesini anlatırken kullanın.

DEMİR TAVA GELDİ KÖMÜR TÜKENDİ, AKIL BAŞA GELDİ AMA ÖMÜR TÜKENDİ

EE: İsterseniz bu kalite tanımını, özel hayatınızda çocuklarınızla, eşinizle aranızdaki ilişkiyi anlatırken kullanın, cuk oturur.  Kalitenin tek tanımı şu; ‘ kalite; “ahhh”, “eyvah” veya “keşke” gibi kelimelerin sürgüne gönderildiği alfabe.’ Son nefesimi verirken, geriye dönüp baktığımda karşısına çıktığım insanlarla aramdaki ilişki de, iletişim de, onlara yaşattıklarımla ilgili ne kadar az, “ahhh”, “eyvah”, “keşke” diyorsam, ben o kadar kaliteli ve doğru yaşamışımdır. “Ahhh, eyvah ve keşke” yi az söylemenin yolu, benim gibi bir iletişim hocasını dinlemekten geçmez. Bunun tek bir yolu vardır, o da insanın beynini, zihnini, dilini ve yüreğinden geçeni terbiye etmesidir. Bir örnek daha vereyim izninizle.  Erzurum’da bir söz okumuştum. O sözü hiç unutmadım. Gece geç bir saat, yemek yiyorum.  Tüm gün seminerdeydim, acıkmıştım. İlk lokmayı ağzıma attım, kafamı bir kaldırdım sözü gördüm; ‘Demir tava geldi ama kömür tükendi, akıl başa geldi ama ömür tükendi.’ Çok vurdu bu söz beni. Lokma boğazımda kaldı, zor yuttum, gerisini yiyemedim bile… Biz, böyle bir hayat yaşıyoruz. Dolayısıyla; el üstünde tutmak için illa ki ölmeye gerek yok. Kendimizi terbiye etmemiz gerekir. Hata yapacağız tabiî ki insanız.

ÖD:  Okuduğum bir kitapta şöyle bir söz vardı; ‘ çocuk yaşlarda, sevgi ve nefret davranışlarla öğrenilen bir kavramdır.’ Büyüdükçe, yaş aldıkça birçok insana bir şeyleri göstermeye çalışırız ama içerde bir yerde bir boşluk vardır. Yetişkinlere eğitim vermek ve sorgulama yaratmak dışında, toplumu iyileştirmek için daha temele inmek gerekliliğini düşünürsek; İletişim, çocuk yaşlarda öğretilen bir kavram olabilir mi, sevgi ve nefret gibi?

EE: Doğru iletişim, öğretilebilen bir şey. Ama bunun için, anne- babanın ya da toplumdaki öncü kişilerin doğru bir şey yapması gerekir. Bu konuda bir örnek vereyim, sonra sorunuzu cevaplayayım.

ÖD: Ben bu konuyu, yetişkinden daha çok çocuk eğitimine getirmek istiyorum.

EE: Çocuk iletişimime getireceğim. Benim de on bir yaşında bir oğlum var. Annelik doğal, Babalık öğrenilebilen bir şey. Biz erkekler, kadınlar gibi değiliz. Annelik, içgüdüsel. Biz erkekler, o çocuğa dokunduğumuz zaman anlıyoruz baba olduğumuzu ve bu bir süreç. Bu bir öğrenme süreci.  Orda bile bir öğrenme varsa, iletişim de öğrenilebilen bir şey şüphesiz.

İYİ BİR İLETİŞİMÇİ OLMAK İÇİN…

ÖD: Peki Hocam,iyi bir iletişimci olmak için ilk ne yapmak gerekir?’

EE: İlk yapılması gereken şeyi başımdan geçen bir örnek ile aktarayım. Herkesin kendine ders çıkarması gereken bir olay aslında ‘ Beş- altı sene önce bir Mayıs ayı, İstanbul’dan bir şirketin müdürü beni arayarak, satış elemanlarına, satış ile ilgili, ikna etme yollarıyla ilgili eğitim istediklerini söyleyerek benden yardım istediler.  Yardımcı olabileceğimi söyledim.  Mayıs ayı, yirmi genç, müdürlerinin zoru ile isteksiz geliyorlar. Üç saat konuşacağım. İsteksiz bir eğitim olacağı kesin.  Bu eğitim de nasıl tutarım, düşündüm. Bir fikir geldi aklıma. Eğitimin olacağı yere bir saat erken gittim. Yirmi koltuğun altına, daha önceden hazırladığım yirmi adet kâğıt beş lirayı bant ile yapıştırdım. Tam düşündüğüm gibi, yirmi kişi, biraz da gecikmeli olarak, isteksiz şekilde oturdu karşıma, hepsinin suratı asık. Dışarıda sevdikleri arkadaşları ile aileleri ile birlikte olmak varken, böyle bir eğitim zor geleceğini söyledim onlara. Onları, orada tutmak için tüm sandalyelerin altına para yapıştırdığımı söyledim. İçlerinden yirmi beş- yirmi altı yaşlarında en havalı olanı dalga geçer gibi bir hareket yaptı. Dedim ki ona ; “kardeşim, bana inanmıyorsan at elini sandalyenin altına. Bu kadar basit”  Oturduğu yerden kalkmadan elini attı, gezdiriyor, ukala bir tavırla “kâğıt” bu dedi. Üşenmemesi, eğilip bakmasını söyledim. Yine kalkmadan, eğilip, “sanki görür gibi oldum” dedi. Ayağa kalkıp, sandalyeyi ters çevirmesini istedim. Yaptı, parayı gördü. Parayı almasını istedim. Diğer arkadaşlarından da aynısı yapmalarını istedim. Hepsi parayı gördü ve aldı. Ama sandalyenin kolunun üstüne bıraktılar, almıyorlar.  Parayı şans parası olarak kabul etmelerini istedim onlardan.” Ama size bir tavsiyem var ”dedim:  “Bu hayatta para kazanmak istiyorsanız, poponuzu kaldırmanız gerekiyor. Seminerin sonuna kadar tam katılım vardı o gün.  İletişim de böyledir.

İLETİŞİM, TERBİYE EĞİTİMİDİR

ÖD: İletişim ve çatışma hakkında derste verdiğiniz bir örnek vardı.

EE: Çatışmanın olmadığı ilişki yok. Çatışmanın olmadığı karı- koca; çatışmanın olmadığı ana-baba- çocuk; çatışmanın olmadığı yönetici- çalışan ilişkisi yok. İki insan arasında iki şey varsa iletişimsizlik olmaz. Bir; ikisi de aynı anda sağır, kör ve dilsizdir ya da iki insan zihinsel engelli ise iletişimsizlik olmaz. Binlerce kere şükür, sağlıklıyız. Sağlıklı isek iletişimsizlik, çatışma kaçınılmaz. Buraya lütfen dikkat; çatışmanın Çince de iki karşılığı var; biri Türkçe ile eşdeğer “kavga-bela”; ikinci anlam ise “armağan- hediye”. Sizinle aramda bir çatışma meydana geldiğinde tarzım, sizinle olan ilişkimizin kopmasını ya da daha iyi noktaya gelmesini, belirliyor. Bu çatışmayı, nasıl algıladığınız önemli. Çatışma; armağan mı yoksa bela mı? Söyleşinin en önemli kısmını şimdi söylüyorum, dananın kuyruğunun koptuğu yer geldi işte; “iki insan arasında bir iletişimsizlik çıktığında, süreci doğru yönetmek istiyorsak ve canlı iken el üstünde tutulmak istiyorsak, önce kendi popomuzu kaldırmamız, önce kendimizi düzeltmemiz, önce kendimizi eğitmemiz gerekiyor. Kimse, kimseyi düzeltemez. Bakın şimdi size iki adam konuşacağım, ne olur cümleleri iyi yakalayın. Birinci adam konuşuyor; ‘hayvanlara eziyet edenlerden nefret ederim, randevularına sadık kalmayan insanı hiç sevmem, hayatın tadını kaçıranlardan kaçarım, savaş karşıtıyım.’ İkinci adam da şunları söylüyor: ‘ hayvanları sevenleri severim, randevularına sadık kalan insanları takdir ederim, hayatı zevkli kılan insanlarla yaşamaktan hoşlanırım, barış yanlısıyım.’ Hangi adamla aynı işyerinde, aynı ekipte, takımda, ofiste, hangi adamla aynı evde, aynımasada olmak isterdiniz?  İkincisi değil mi? Fark yok aslında. Birinci adam da ikinci adam da aynı şeyi söylüyor. Birinci adam tarzı ile karşısındakini değiştirmeye çalışıyor. İletişimde en kötü dil dediğimiz; “sen” dili ile konuşuyor. Karşındakini eleştiriyor. Birinci adamın konuşma şekli iletişimi, iletişim olmaktan çıkarıyor. Ama ikinci adam kendisini düzeltmiş; “ben” dili ile konuşuyor. ‘ben senin arkadaşınsam, ben senin ebeveyninsem, ben senin yöneticinsem, ben senin kocansam, ben bunun uzmanıysam, ben senden böyle bir davranış bekliyorum. Birinci adam; tarzı ve üslubu itiyor ve kaçırıyor; ikinci adam kendisine çekiyor. Çocuk iletişimi yâda karı koca iletişimi neye benzer biliyor musunuz? Avuçtaki suya benzer. Çok sıkarsan kaybedersin. Ama çok gevşek bırakırsan da kaybedersin. Dengede tutmak gerekir. Bunu dengede tutmanın yolu benim gibi bir iletişim hocasını dinlemekten geçmez, kalın kalın iletişim kitapları okumaktan geçmez. Bunu dengede tutmanın tek bir yolu vardır; insanın düşüncelerini, zihnini, sinir sistemini, dilini, yüreğini, vicdanını terbiye etmesinden geçer. İletişim bu yönüyle bakıldığında öğrenilebilen bir şeydir. İletişim, terbiye eğitimidir, insanın kendi kendisinin yapabileceği bir eğitimdir.

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş