Levent Gültekin’le AKP-Cemaat kavgası

0 Yorum

Müjgan Halis 18.10.2014

DİKEN

Levent Gültekin yaklaşık 20 yıl İslamcı, muhafazakar camianın medyasında çalıştı. Kendi tabiriyle onlarla büyüdü, onlarla beraber hayal kurdu.

Yeni Şafak’ta çalıştı, Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Star gazetesinde, 24’te, Cine 5’te üst düzey yöneticilikler yaptı. Bugün Türkiye’de etkili noktalarda bulunan insanlarla bir mahalle birlikteliğine sahip oldu.

Bu geçmiş birlikteliklerin onların reflekslerini fark etmeye kolaylık sağladığını söylüyor. “Aldıkları tutumun motivasyon kaynağını daha kolay anlıyorum. Ne yapabileceklerini, nereye yöneleceklerini, asıl dertlerinin ne olduğunu dışarıda durmanın da verdiği avantajla daha rahat gözlemleyebiliyorum” diye konuşuyor. Eski mahallesinden bir süre önce ayrılan ve bir web sitesinde uzun süredir çarpıcı makaleler kaleme alan Gültekin, Diken’in söyleşilerinin bu haftaki konuğu.

Eski ‘mahallenizden’ taşındığınızı söyleyebilir miyiz?

Doğrusunu isterseniz ben bir yere gitmiş değilim. Fakat bir mahalle topyekûn bir yere taşındı. Gücün, iktidarın yanına. İsmet Özel derdi ki ‘Hangi gerekçeyle sosyalist olduysam aynı gerekçeyle de Müslüman oldum.’ Benim için de durum bundan farklı değil. Dindarlığı önemsememe gerekçe olan değerler benim onlardan ayrışmama da bir gerekçe oldu.

Peki neydi sizi onlardan ayıran değerler?

Son üç dört yılda gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım bana dürüst, ahlaklı, nazik, saygılı, adil, özgürlükçü biri olmak için İslamcıların arasında durmanın akıllıca bir iş olmadığını gösterdi.

Dinin itibarı düştü diyebilir miyiz? 

Elbette. İnsanlar artık dindarların daha dürüst olduğuna, daha hakperest olduğuna inanmıyor. Dindarlığın insanı daha ahlaklı yaptığına inanmıyor. Namaz kılan adama duyulan bir güven vardı, artık duyulmuyor. Başı örtülüye bir itimat vardı artık yok.

Dindarların barıştan, nezaketten, hoşgörüden yana olduklarına dair algıyı gerçeğe dönüştürecek bir tutum takınamadılar.

İnsanların kafasında doğal olarak şöyle sorular oluşuyor: Bunca yıldır dini değerlerin eğitimini almış, hayatının önemli bir kısmını dinle diyanetle geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu kadar haksızlık ve yolsuzluk yapabiliyor? Nasıl olur da bu kadar kaba, çatışmacı, nezaketten, güzel ahlaktan uzak kalabiliyorlar? Din bunca sürede insanların üzerinde hiç mi etki etmemiş? Din insanları niçin adam etmedi? Onlarca yıldır topluma Allah’tan korkmayı öğütleyenler nasıl olur da Allah’tan korkmuyorlar?

40 yıllık dini atmosferi teneffüs eden insanların geldiği tuhaf bir nokta var. Ortaya çıkan dindar, Müslüman prototipinden kimse memnun değil. AK Partililer Cemaat’in dindarlarından memnun değil. Cemaat dindarları ise diğer dindarlardan. Toplum olarak biz de iki tarafın dindarlığından ne eminiz ne de memnunuz.

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar.

Nasıl olur peki böyle bir şey? 

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar. Sınav soruları onların döneminde çalındı. Haksızlık onların eliyle yaygınlaştı. Kabalık, nezaketsizlik, kuralsızlık onların eliyle pekiştirildi. Özel hayat onların eliyle ortalığa saçıldı. 40 yıl boyunca ibadetini yaptıkları dinden hiç nasiplenmemiş olmak olur mu? Benim aklım almıyor bunları.

Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı.

Türkiye tipi bir dindarlık gelişti diyebilir miyiz?

Bence Türkiye tipi değil, bütün dünyada benzer bir şey yaşanıyor. ‘Dünyanın filan yerinde o kadar düzgün Müslümanlar var ki, insanlar hayran kalıyor’ diyeceğimiz bir topluluk yok. Ne yazık ki böyle bir Müslüman topluluk oluşmadı.

Tek tek Müslümanlar var ama…

Tek tek bahsetmiyorum, grup olarak. Tek tek çok değerli insanlar var, hiç şüphem yok. Benim dediğim şey, daha üst yönetim, ama rengi veren de üsttekiler.

Hiçbirimiz Erzurum’daki Mehmet Ağa’nın dürüstlüğünden etkilenemiyoruz, çünkü o ancak kendi komşusuyla ilgili olabilir. Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı. Ama o polislerin büyük kısmı, bu memleketi daha dindar , daha şefkatli, daha müşfik insanlarla dolduralım diye oraya girenlerden oluşuyor. Ya da Ergenekon sürecinde gözümüzün önünde tonlarca haksızlık yapıldı. Bu adaletsizlikleri tam da bu özel yetiştirilmiş insanlar yaptı. Özel üretim sonunda ortaya çıkan bir insan dindar protitipi.

Peki sizce dindarlar kendi karşıtlarına dönüştü mü biraz? Kemalist iktidarla mücadele eden dindarların sadece etiketi mi farklıydı?

Ben etiketlerin, ideolojilerin aslında yüzeysel birer perde olduğunu fark ettim bu süreçte. Bu ülkede yaşayan her kesimin özde birbirinin kopyası olduğu ortaya çıktı.

Solcuların Kemalistlerden, İslamcıların laiklerden bir farkının olmadığını anladık. İktidar yanında durunca verdikleri tepkinin kaynağının ideolojiler değil bu ülkenin kültürü, ahlak anlayışı değer algısı olduğunu gördük.

Ne din, ne ideolojiler bu kuralı değiştiremedi. Kültürümüzün ortaya çıkardığı ahlak anlayışı dinin etkisiyle değişmedi. Solcular için toplumdan öğrendiklerinden daha fazlasını ideolojileri onlara vermedi. Daha özgür, daha eşitlikçi yapmadı.

Benzerliğimiz birbirimizden etkilenmemizden değil aynı kültür atmosferinde yetişmemizden kaynaklanıyor. Ülkede nezaket genel geçer kural ama sosyalist aldı İslamcı almadı. Mümkün mü bu? Ya da sağlam bir ahlak var dindarlar aldı ama laikler almadı. Öyle mi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazınızda AK Parti ile Cemaat’in birbirlerinden nefret eden, birbirlerinin kuyusunu kazan gelin ile kaynana gibi olduklarını ve misafir yanında karşılıklı gülücükler saçtıklarını yazmışsınız. Size 2.5 yıl önce bu satırları yazdıran hangi dinamiklerdi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Peki ilk ne oldu da su yüzüne çıktı?

Özellikle 7 Şubat’tan sonra Başbakan Cemaat’e güvenini kaybetti. Ve bu güvensizliğini de bürokrasideki tercihleriyle göstermeye başladı. Aslında bunun 7 Şubat’tan daha gerisi de var. O da şu: Hükümet iktidara geldiğinde bürokrasiye atayacağı insan kadrosunun ağırlıklı kısmını, yüzde 80 diyebiliriz Cemaat tabanından tercih etti. Çünkü kendi dünya görüşüne yakın, yetişmiş başka insan kaynağı yoktu.

Bu, zamanla bazı kurumlarda Cemaat’in hakimiyetini getirdi. Cemaat kontrolünü sağlamış olduğu alanlarda, kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımadı. Bunun en bariz örneği Hanefi Avcı’dır. Hanefi Avcı Cemaat’in  emniyette örgütlenmesindeki en önemli isimlerden biridir. Dindarlar da bu kuruma girsin diye onlara kol kanat geren biridir. Fakat Hanefi Avcı’ ya bile tahammül edemediler.

Peki ne oldu da Avcı’yı gözden çıkardılar? 

Şöyle bir psikolojisi var: Biz çok çalışkanız, çok dürüstüz, çok kontrollü işler yapıyoruz. Bu nedenle Cemaat terbiyesi, disiplini almamış insanlara tam güvenemiyoruz. Bundan dolayı bizim rahle-i tedrisatımızdan geçmiş insanlarla iş tutalım. Öbürleri falso veriyor, yanlış yapıyor; o yüzden her tarafa kendi güvendiğimiz adamları koyalım ki daha muntazam iş çıkaralım.

Güvenilir olmaktan neyi kast ediyorlar?

Türkiye’yi dindarlaştırma çabasında göstereceği sadakat ve disiplin. Bu inanç bir süre sonra devlet kurumlarında Cemaat mensubu olmayanlara barınma hakkı tanımaz oldu. Mesela bir üniversite kuruluyor, rektörlüğü Cemaat’ten birine veriliyor. O gelen kişi bütün kadroyu tamamen Cemaat terbiyesi almış insanlarla doldurunca akıl almaz bir tablo çıkıyor ortaya. Buraya iki tane de Milli Görüş’ten, iki tane solcu falan girsin yok. Bu durum AK Parti’yi fena halde rahatsız etti.

Fetullah Hoca, üç buçuk yıl önce başbakana içinde 150-200 kişilik isim listesi de olan bir mektup gönderiyor. Diyor ki: “Güneydoğu’da belli başlı kadrolara bu isimleri atayın göreceksiniz Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak.”

Ne zaman başladı bu rahatsızlık?

Zannediyorum, üç buçuk yıl önce. MİT krizinden bir yıl kadar önce. Çok konuşulan bir olay vardır:  Fetullah Hoca, üç buçuk yıl önce başbakana içinde 150-200 kişilik isim listesi de olan bir mektup gönderiyor. Diyor ki: “Güneydoğu’da belli başlı kadrolara bu isimleri atayın göreceksiniz Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak.”

Bürokrasi kadrosu mu?

Evet, öğretmen, doktor, başhekim, emniyet müdürü, yargıç gibi önemli kadrolar. Mantık şu: Benim yetiştirdiğim insanlar toplumla diyalog kurmada daha mahir. Bunlar bölge halkıyla çok sıcak bir diyalog geliştirecek ve toplumla devleti barıştıracaklar. Kürt sorunu diye de bir şey kalmayacak.

Başbakan’ın cevabı ne oluyor?

Başbakan listeye bakıyor ve kendi alanına bir müdahale olduğunu söyleyip teklifi reddediyor.

Yine mevzu Kürt sorunu yani?

Evet. İlk güvensizliğinin temeli odur. Ondan sonra sırtlarını birbirlerine karşı sağlama alma ihtiyacı hissetmeye başladılar. Başgösteren güvensizlikten sonra başbakan, ‘O kadar verdik, ben sizin önünüzü açtım, ama ben açtıkça siz benim önümü kapamaya başladınız’ aşamasına geldi. Örtülü bir çekişme başladı akabinde. Bu böyle giderken MİT operasyonu oldu ve orada her şey koptu. İktidar artık atamalarda Cemaat’e göz açtırmamayı prensip edindi.

Cemaat çevrelerinde konuşulan şöyle bir hesap vardı: Başbakanın iki yıl ömrü kaldı. Siyasi etkinliği kalıcı hale getirecek organizasyonlar yapılmalı.

MİT operasyonu gerçekten de başbakanı doğrudan hedefleyen bir şey miydi?

Bu konuda kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum. Cemaat çevrelerinde konuşulan şöyle bir hesap vardı: Başbakanın iki yıl ömrü kaldı. Siyasi etkinliği kalıcı hale getirecek organizasyonlar yapılmalı.

Ölmesini mi bekliyorlardı başbakanın?

Bekleme demeyeyim de, geleceğe dönük plan diyelim.

Neyin planıydı bu?

Bürokrasideki etkinliğe siyasi etkinliği katmak. Çünkü bürokrasinin  en rahat ettiği –bu Kemalistlerin olduğu dönem için de geçerli- zayıf iktidardır, koalisyonlardır. Bürokrasinin karşısında dirayetsiz, hatta mümkünse bir koalisyon olduğu zaman iktidara istediğiniz birçok şeyi yaptırabilirsiniz.

Karşılarında blok bir iktidar ve dirayetli bir başbakan var. O, bürokrasinin hareket alanını daraltıyor. Çünkü bürokrasi de artık Cemaat demek. Hem de öyle 300-500 kişi değiller. Cemaat’in  bürokrasideki iktidarını tamamlamak için son bir adım kalmıştı. Yargı- emniyet-istibarat sacayağının üçüncüsünün tamamlanması MİT’in de kontrole alınmasıyla olacaktı.  Çok uğraştılar. Güneydoğu’yla alakalı bahsettiğim listeyle başlayan tereddüt Cemaat’in MİT’te etkinlik kazanmasının da önünü kesti. Yani başbakan artık daha temkinliydi. İşte tüm bu kavgalar verilirken kamuoyu önünde birbirlerine saygı, hürmet dileklerinde bulunuyorlardı.

Yine aynı yazıda birbirlerine bu kadar riyakar davranmayı nasıl becerdiklerini soruyorsunuz, sizce nasıl becerdiler?

Dini yorumlayış şekillerinden diyebilirim.Takiyye kültürünün temelinde ikircikli davranmak vardır. Kazanımları kaybetmeyelim diye yutkunmak, sözleri esirgemek, gerekirse ikiyüzlü olmak. Tüm bunlar din için, dindarlık için gerekli şeylerdi. İronik bir durum var: İnsanları daha dindarlaştıralım diye kurulan okular, yurtları korumak vakıfları  için değerlerden bu sefer de dinden ve dindarlığın gereklerinden taviz veriyorlar.

Zarrab hangi gerekçeyle, hangi korkuyla iktidara bağış yapmışsa, İshak Alaton, Üzeyir Garih de benzer gerekçeyle Cemaat’e bağış yapmıştır. 

AK Parti-Cemaat kavgası hakkında bir sürü şey yazılıp çiziliyor, televizyonlar ve sosyal medya keza. Ama sonuçta reel bir durum, kavga yaşanıyor. Ve bu kavganın tarafı olmadan bir şey yapmak gerekiyor. Bu kavga nerede durulmalı sizce?

Ben bu kavgada iki tarafın da oyuncağı olmadan değerleri savunabileceğimizi düşünüyorum. Yolsuzluğa hayır, özgürlüğü kısıtlayıcı tutumlara hayır, yargıda ya da devletin çeşitli kademelerinde grupsal hareket edecek yapılanmalara da hayır diyebiliriz.

Yani, ‘Sizi birbirinizle baş başa bırakıyoruz’ deyip, değerleri yüceltecek bir tutumu benimseyebiliriz. Bunlar özgürlük, demokrasi, ahlak, nezaket, saygı, kardeşlik, dostluk gibi değerlerdir. Yoksa kalkıp yolsuzlukları dilime dolamak benim de hoşuma gidiyor, sonuna kadar dolayabilirim. Ama bir şey fark ediyorum: Türkiye’de toplumun hassasiyetlerini bazı çevreler kendine malzeme yapıyor.

Yani, sizin yolsuzluk hassasiyetiniz Cemaat’in hükümeti dövme sopasına dönüşüyor. Bu hassasiyetimi Cemaat’in eline silah olarak vermek istemiyorum.

Şunu da demem; önce şu yolsuzlukları halledelim, sonra öteki işlere bakarız. Benim için yolsuzluk yapmakla bir insana haksız yere 16 yıl hapis vermek aynı şeydir. Benim için sınav sorularının çalınmasıyla Halkbank’tan 4 buçuk milyon dolar çalınması arasında zerre fark yoktur. Çünkü dindarlar, siyaseti ‘Biz daha dürüstüz’ sloganı üzerine kuruyordu. Şimdi tam da iktidara geliyorsun, sınav sorular çalınıyor ve bir sürü garibanın hakkı yeniyor. Senin döneminde adalet yakıcı bir silaha dönüşüyor.

Yolsuzluk yaptı diyerek hükumetle kavgaya öncülük edenlerin bu konuda sicili daha temiz değil.  Ya da daha başka bir şey söyleyeyim; Zarrab hangi gerekçeyle, hangi korkuyla iktidara bağış yapmışsa, İshak Alaton, Üzeyir Garih de benzer gerekçeyle Cemaat’e bağış yapmıştır. Zarrab’ın hükumet üyelerine gösterdiği saygı ve hürmetin içeriği neyse Koç’un, Sabancı’nın, Eczacıbaşı’nın Cemaat’e gösterdiği saygı ve hürmetin içeriği aynı. Cemaat bu insanlarla ilişkisindeki tuhaflığı izah etmedi ki. Çünkü Cemaat’in hedeflediği toplum yapısı ile İshak Alaton’unki aynı mı? Niye para aktarıyorlar Cemaat’e?

Peki ne yapabiliriz?

İnsanların kimliğine, ideolojisine göre değil, nerede durduğuna ve savunduğu değerlerin gerçekte ne olduğuna bakarak bir itibar dalgası oluşturabiliriz. Aliya İzzetbegoviç’in güzel bir sözü vardır:‘Tarihi Allah yazar, biz alacağımız tutumla en fazla nerede durduğumuzu gösterebiliriz’ der. İki tarafın da oyuncağı olmamak, bir tarafa olan öfkemizi diğer tarafın sermayesi yapmadan toplumu iki taraftan da uzaklaştıracak bir şöyleme yönelebiliriz. Erdoğan’a öfke duyanlar Cemaat’e, Cemaat’e öfke duyanlar Erdoğan’a göz kırpıyor. En azında öfkelerimizi bir süre erteleyebiliriz.

Bütün bunlara rağmen halkın AK Parti’ye verdiği desteği nasıl yorumlamak lazım?

AK Parti’nin muhalifi olanlar AK Parti’den daha parlak değil. İnsanlar şöyle bir şey diyemiyorlar: ‘AK Parti gidince yerine daha dürüst insanlar gelecek.’ Sanırım asıl sorun burası. Mesela şöyle tepkiler alıyorum:‘Tamam abi bu adamlar çalıyorlar, bunlar hırsız, bunlara oy vermeyelim gitsinler sen de haklısın. Peki yerine gelecek olanlar asla çalmaz diyebiliyor musun?’ Diyebiliyor muyuz?

Maalesef diyemiyoruz…

‘Nasıl olsa herkes çalacak bari benimki çalsın’ diyen taraftarlara bölünmüş ülke. Çünkü toplum Türkiye’de iktidar mutlaka çalar düşüncesinde. Halbuki bu gidişatı dindarlar değiştirebilirdi. Çünkü ülkenin tükenmeye yüz tuttuğu bir dönemde iktidara geldiler. Herkesin kredisi bitmişti, herkes denenmişti. Bu çarkı bozmaya imkanları vardı. Fakat yapmadılar, daha ucuz, daha günü kurtaran şeylere tevessül ettiler.

Evet maddi anlamda çok şey yaptılar. Havayolları, otoyollar, hastaneler, okullar… Fakat mesele o değil ki. Değerler kayboluyor. Kültürel olarak hiçbir şey yok. 10 yıllık AK Parti bilimde, teknolojide değerlerin yüceltilmesi göz dolduracak işler çıkaramadı. Bu alanda  yaptıklarıyla alakalı söyleyebileceğimiz somut bir şey var mı?

Aynı zamanda sokaktaki insanın Cemaat’e karşı ciddi bir güvensizliği, komplocu bir örgüt olduğuna dair bir hissiyatı var. Cemaat bu hissiyatı nasıl yaratmış olabilir?

Geçmiş bir yazımdan örnek vereyim. Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazımın başlığı şöyleydi: ‘Gülen Cemaati bu algıdan niçin rahatsız olmuyor?’ Demiştim ki, toplumda ezici bir çoğunluğunda Cemaat için, ‘Bunlar her türlü komployu kurarlar, başkasının hakkını yerler, haksızlık yaparlar ve İsrail’le iş tutuyorlar’ diye oluşan  bir algı var. Giderek de büyüyor.

Fakat Cemaat mensuplarında buna dair bir endişe yok. Cemaat bunu dert etmedi, bundan sonra da etmesinin bir anlamı yok, geçmiş olsun. Kendilerine duyulan güveni kaybettiler. Bunların asıl derdinin ahlaklı, dürüst toplum yaratmak olduğu kanaati derin bir yara aldı. Bu kavga aslında Cemaatlerin bu çabalarının gerçek olmadığını ortaya çıkardı. Bir gün AK Parti’nin ses kaydı düşüyor, öbür gün Cemaat’in. Artık Türkiye’de herkesin zihninde ‘ses kaydı’ diye iki kelime duyulsun, ilk akla gelen Cemaat’tir.

Ve kaset?

Evet. Özel hayata müdahale denince Cemaat akla geliyorsa bunun sorumlusu kendileridir. Bu gerçek olmayabilir, iftira dahi olabilir ama bu algıyı Cemaat düşmanları yaratmadı. Çünkü Cemaat’in muhalifleri yıllardır Cemaat’le uğraşıyor. Ama asla böyle bir algıyı oluşturmayı başaramadılar.  Kemalistler Cemaat aleyhine tonlarca şey yaptılar, devlet tavır aldı, medya mesafeliydi, yargılandılar ama buna rağmen asla onların söylediğine toplum paye vermedi. Fakat son üç yılda muhaliflerinin onlara 40 yılda yapamadığı kötülüğü kendi kendilerine yaptılar.

Cemaat’in etkileyebileceği oy oranın yüzde iki üç. Bu oylar ancak blok olarak bir yere giderse bir

30 Mart seçimlerinde cemaat tarafında bir siyasallaşma, bir partileşme sinyalleri yayılıyor

Cemaat’in parti kurma niyeti son zamanlarda sıklıkla depreşiyor. Fakat karar verdik yapıyoruz diye bir durumları yok. Niyetleri var realize etmek için ortam bulamıyorlar.

Cemaat’in oylarının dağılacağı söyleniyor.

Cemaat’in oylarının farklı partilere dağılmasının Erdoğan açısından bir sakıncası yok. AK Parti’ye bir darbe vuramaz.

Benim kanaatim Cemaat’in etkileyebileceği oy oranın yüzde iki üç olduğu yönünde. Bu oylar ancak blok olarak bir yere giderse bir anlamı var.

Cemaat oyları için CHP’nin heyecanlanmasını da anlayabilmiş değilim. Çünkü Cemaat CHP’ye oy verin çağrısı yapacak ve bu çağrının tabanında oluşturacağı çatlağı göze alacak durumda değil. Dindarlıklarıyla kimlik bulan insanların yetişme tarzından gelen bir şeydir o, sola oy vermek cehennemlik bir eylem olarak görülür.

‘Peygamber efendimizle rüyada konuştuk, tweetleri ikiye katlayın’ diyen bir düzey, CHP’ye oy verdiğinde cehenneme gideceğini düşünen bir düzeydir.

Cemaat’in bir kaybı daha var. Şöyle bir algı vardı: Bunlar çok modern, okumuş, eğitim görmüş bir topluluk. Steril bir dindarlıkları var. Son kavga bize bunun da gerçek olmadığını gösterdi. AK Parti ile Cemaat’in kavgası gecekondu mahalle kavgası düzeyinde sürüyor. Zaten Türkiye’de şu anda asıl sorun her şeyin, sanatın, sinemanın, medyanın, bürokrasinin gecekondu kültürüne teslim olmasıdır. Kavganın dili, yöntemleri, kullanılan silahlar, söylenen laflar. Hepsi düşük profilli insanların yapacağı türden şeyler.

Sizce AK Parti-Cemaat kavgasının faydaları var. Nedir o faydalar?

Bu kavgayla dindarların gerçek dindar olmadığını öğrendik. Bence bu toplum için büyük bir kazançtır.

AK Parti’ye yakın medyadaki tarafgirliğin ve karşılığında alınan yüksek maaşların kaynağını öğrendik. Yasakçılık, özgürlükleri kısıtlama bakımından dindarların da Kemalistlerden geri kalmadığını tecrübe ettik.

Köşe yazan, TV’lerde yorumculuk yapan bazı gazetecilerin‘kullanışlı aptal’ olduklarını anladık. Bu kavga sayesinde dindarlık görünümü ile ‘dini ahlak’ın apayrı şeyler olduğunu gördük. Başkalarına Allah’tan korkmayı öğütleyenlerin, aslında Allah’tan korkmayabileceğini fark ettik.

Türkiye’nin kaderini etkileyecek bu kavgada ‘Beyaz Türkler’in ne kadar çaresiz olduğunu anladık. Kendi çalışanlarına aslan kesilen işadamlarının ne kadar korkak olduğunu gördük.

Bu kavga dindarlığın artık pazara sürülebilir bir malzeme olmasının önüne geçti. Artık insanlar ‘Bu adam dindar, o yüzden dürüst adam’ demeyecekler. Ön kabulün ortadan kalkmış olması sağlıklı ilişkinin oluşmasına zemin oluşturacaktır.

Tayyip bey artık normal hareket etmiyor, bu korkuya yenilmiş durumda. Kimseye güvenemiyor, rahat hareket edemiyor

Liberal kesimden, soldan başbakana yönelik diktatörleşme eleştirileri var. Sizce de var mı böyle bir eğilim?

Gezi sürecinde Başbakan Erdoğan’ın ruhuna bir korku sindi. İktidarın kaybolabilir bir şey olduğunu gördü. Bunu çok yakından da biliyorum. Bu korkuyu çok derin hissetti. Özellikle Dolmabahçe’ye yapılan yürüyüş sonrası, aynı anda bütün illerde insanlar sokağa çıkıyordu. O korku Erdoğan’ın benliğini rehin aldı.

Üstelik bu korku 17 Aralık’la birlikte zirve yaptı. Tayyip bey artık normal hareket etmiyor, bu korkuya yenilmiş durumda. Kimseye güvenemiyor, rahat hareket edemiyor. İnsanları rahat bırakmak üzerine politika geliştirmiyor, içe kapanmayı, yasaklamayı  bir kurtuluş yolu olarak görüyor. Bütün bunlar da bize baskı unsuru olarak yansıyor.

Yani Tayyip bey üzerindeki tehdit bu kadar baskın olmasaydı, belki bu kadar içe kapanma olmayacaktı.

Elbette sadece bu değil. Bir de bu tutuma neden olan yetiştiği kültürel hava var. İtaati esas alan, sorgulamayı yasaklayan bir kültürden geliyor. İki yıl önce ‘Akit gazetesi tarzı Türkiye siyasetini rehin alacak mı?’ diye bir yazı yazmıştım.  Orada, Tayyip Erdoğan’ın üslubunun, siyaset yapış tarzının giderek Akit gazetesine benzediğine dikkat çekmiştim. Akit gazetesinde şöyle bir anlayış vardır: Siyasal anlamda Türkiye’de bir Müslümanlar var bir de Müslüman olmayanlar. Arası yok. Tayyip beyin o korkuyla bu çizgiye kayışı hızlandı.

Akit gazetesi 20 yıldır Türkiye’de ne yapıyorsa, bugünkü İslamcı kanaat önderleri, yazarlar, çizerler, siyasiler aynı şeyi yapıyor. Benzer refleksi gösteriyorlar. Yıllarca Akit gazetesinin hedefinde olan arkadaşımızın yönettiği Akşam’ın manşetiyle, Akit’in manşeti arasında zerre kadar fark kalmadı. Ya da Star’ın.

İslamcı camiada iki damar vardı, birini Yeni Şafak temsil ederdi ki o daha kibar, daha entelektüel bir çizgiydi; diğeriyse Akit gazetesinin temsil ettiği çizgi. Daha kaba saba, daha nobran bir çizgi. Geziden sonra siyasetteki Akitleşme süreci hızlandı. Akit, İslamcı camiaya mührünü bastı. Herkesi kendine benzetti. Herkesi kendisine düşman gören Akit tarzı dindarlık bütün dindarları etkisi altına aldı.

Erdoğan’daki öfkenin başka nedenleri var mı?

Kabul etmek lazım, Tayyip Erdoğan geçmiş iktidarların hepsinden fazla okul, hastane, havaalanı gibi maddi işler yaptı. Bunun bilinmediğini, yeterli takdiri görmediğini, hakkının yenildiğini düşünerek daha da öfkeli bir siyasete kayıyor. Toplumun farklı kesimleri ve farklı beklentileri olduğunu dikkate almadı.

Zaman zaman cumhurbaşkanına hitaben de bir şeyler yazıyorsunuz. Özellikle bu son krizde bütün gözler Sayın Gül’de. Ama cumhurbaşkanı geçenlerde ‘Ben ne yapabilirim ki?’ diye bir şey söyledi. Nasıl yorumluyorsunuz bunu?

Bence Cumhurbaşkanı çok şey yapabilir. Fakat endişeleri buna müsaade etmiyor. Cumhurbaşkanı, böyle bir kavgada alacağı bir tavrın, yıllardır içinde bulunduğu mahallenin tamamına zarar verebilir endişesini abartıyor. Ben tersini düşünüyorum. Zarar veren konuşmak değil suskun kalmaktır.

Dediğim gibi, Türkiye’nin asıl sorunu gecekondu kültürünün her alanda egemen olmasıdır. Tayyip Erdoğan kendisini gecekondu kültürünün egemen olduğu alana hapsetti. Şehirlilerin lidere ihtiyacı var. Artık toplumdaki ayrım bu. Toplumsal kutuplaşmayı ideolojiler değil, meselelere yaklaşımlar ve alına tutumların kalitesi belirliyor. Şehirlilerin lider ihtiyacını Kemal Kılıçdaroğlu gideremiyor. Bunu ancak muhafazakar kesimden gelen ama Gezi ruhunu anlayan, oradaki hassasiyetlere değer veren biri karşılayabilir. Geldiğimiz ortamda bunu en iyi karşılayabileceklerin başında Gül’ün geldiğini düşünüyorum.

Fakat Gül’ün tereddütlü tavrı bu durumu zorlaştırıyor. Gül artık istese de Tayyip Erdoğan’ın rakibi olamaz. Çünkü aynı tabana hitap etmiyorlar. Kavgaya girmesine gerek kalmadan değerler üzerinden nerede durduğunu netleştirebilir. Toplumun ayrışmasını asgariye indirecek ziyaretler, toplantılar yapabilir. Kanaat önderleriyle mesaisini sıklaştırabilir. Son dönemde kaybolan değerlere daha fazla vurgu yapabilir.  Üslubun, nezaketin, ötekine saygının odağında bir tutuma herkesin dikkatini çekebilir. Fakat yapmıyor, yapamıyor.

Başbakan’a rağmen bunları yapıp, öne çıkabilir mi?

Onu söylüyorum, Abdullah beyin konumu başbakanın sağı, solu, arkası, önü değil. Dediğim gibi istese de rakip olamazlar artık. Çünkü iktidar farklılaştırdı. Yol arkadaşı olmak için ideoloji yetmiyor, ikisinin dindar olması ortak payda değil artık. Dindar olmak Cemaat ile Ak Parti arasında nasıl ortak payda değilse, başbakan ile Gül arasında da ortak payda değil.

Oy veren herkesin Tayyip Erdoğan’ı bütünüyle benimsediğini söyleyemeyiz. Tayyip Erdoğan’a oy verdiği halde gidişattan, tarzdan, üsluptan, meselelere yaklaşımdan rahatsız olan milyonlar vardır. Gül, Erdoğan’dan bağımsız olarak bu milyonlar için de umut olabilir. Hatta alacağı esaslı tutumla Erdoğan için de caydırıcı bir güç haline gelebilir.

Tayyip Erdoğan ile taraftarlarının arasındaki ilişki bir mazoşist bir ilişki değil mi? Kocasından dayak yiyen kadının ‘Beni sevdiği için dövüyor’ demesi gibi bir şey.

Bu dediğiniz tam da benim dediğim gecekondu kültürüne has bir şey. Erdoğan’ın sırtını oraya yaslaması sanırım bu duygunun geçerliliğinin sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor.

Bir de toplumun önemli bir kısmı Erdoğan’ın bizim yadırgadığımız tutum ve sözlerini ‘sahicilik’ olarak algılıyor. Halbuki sahicilik dediğimiz şey o kadar da matah bir şey değil. İnsan saygı duymadığı kimseler karşısında hesapsız, kontrolsüz, olduğu gibi hareket eder. Sahici olmak kendi kişiliğinizdeki kabalıkları ortaya çıkarıyorsa bu iyi bir şey mi?

Diğer taraftan toplum yıllarca kendisi gibi olan ama ona tepeden bakan iktidarların altında yaşadı. Şimdi kendileri gibi konuşan, onlar gibi kızan, onlar gibi hakaret eden, onlar gibi aşağılayan, onlar gibi refleksler ortaya koyan biri var. Üstelik bu kişi onlara tepeden de bakmıyor. Şimdi bir adam gelmiş, ‘Ben sizdenim’diyor. İşin ilginç yanı tam da onlar gibi hareket ediyor. Bence sorun tam da burada başlıyor. Çünkü liderliğin yön vermek, istikamet belirlemek, toplumu bir tık yukarı çekmek gibi bir misyonu da var. Fakat bizimkisi tam da bizim gibi. Beni nereye taşıyabilir ki?

Ben, benden daha kaliteli, daha kültürlü, daha nazik, daha anlayışlı biri tarafından yönetilmek istiyorum. Tayyip Erdoğan göstereceği liderlikle toplumu yukarı çekeceğine, kendisi toplumun seviyesine iniyor. Ve bunu iyi bir şeymiş gibi pazarlıyor. Sadece kişisel olarak değil kurumsal olarak da her şeyi buna göre kurguluyor. Toplumun düzeyine inmeyi politika olarak belirlemiş.

Mesela yıllar önce reyting sistemini değiştirdiler. Normalde medyanın, yayınlarıyla topluma değer katması gerek. Komedi bile yayınlıyorsa yüksek zeka ürünü olması gerekiyor ki hepimizin standardı yükselsin. Fakat bunlar tersini yaptılar. Baktılar ki A-B grubu bizim yaptıklarımızı izlemiyor. Yönettikleri programların kalitesini yükselteceklerine reyting ölçmede kullanılan denekleri değiştirdiler. Ağırlığı C grubuna verdiler. Şimdi hepimiz Recep İvedik düzeyindeki dizilere, yarışmalara, tartışma programlarına mahkumuz. O yüzden tartışma programları medyanın Recep İvedikleriyle dolup taşıyor. Ciddi insanların konuştuğu ciddi programlar reyting alamıyor. AK Parti’nin Cemaat ile beraber bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerin başında bence bu ayarlama geliyor.

Bu kavga yaşanırken, çözüm süreci diye bir süreç yürüyor. Bir yandan da Kürtlerin de bu kavgaya katılması isteniyor.

Kürtleri ‘bir şey yapması için’ çağıranların sorunlu olduğunu düşünüyorum. Niye Kürtler? Türkiye’nin sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil ki.

Türkiye’de bir özgürlük sorunu varsa bu durum Türkleri de ilgilendirmiyor mu?  Aleviler daha mı özgür? Kürtlere “Sizin sokağa inmeniz lazım” diyenlerin başka bir hesabı var. Çözüm süreciyle alakalı iki taraf da samimi değil. Başından beri söylüyorum: Kalıcı bir barış için yüksek bir kültüre ihtiyaç var. Taraflarda ne yazık ki bu kültür yok. Bütün bunların olmadığı yerden çıkacak barış kimin işine yarar doğrusu merak ediyorum.Dürüstlüğün gidişatta belirleyici olduğunu düşünürüm. PKK’nın ne yaptığından, Tayyip Erdoğan’ın ne dediğinden, Abdullah Öcalan’ın nasıl tutum aldığından çok ne kadar dürüst davrandıklarına bakıyorum.

İki taraf da birbirine güvenmiyor demek daha doğru değil mi?

Ama güvenin olmadığı yerde barış nasıl olacak o zaman? Yine de geldiğimiz nokta tabii ki olumlu. Savaş yok, bu saatten sona PKK’nın yeniden silaha sarılması bence intihar olur. Çünkü artık teknolojinin verdiği imkanlar var, toplumun dikkatini çekmek daha kolay. Dijital imkanlar silahtan daha etkili. Bunu Gezi’de gördük, insanlar sokağa dökülerek çok kuvvetli bir iktidara geri adım attırdılar. Evet ikisi de birbirine güvenmiyor. İşin ilginç yanı ben ikisine de güvenmiyorum.

 

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları