‘Medya dengeleri değişecek, medya kuruluşları el değiştirecek’

0 Yorum

Soluk soluğa okuyorsunuz. Sayfaları arka arkaya çeviriyorsunuz. Sanmayın ki macera-ihtirası bir arada harmanlayan bir roman okuduğunuz. Kitabın kahramanları, geçtiği yerler ve olaylar gerçek. Türkiye’de gazeteciliğin hangi dönemde nasıl yapıldığı, belgelere dayandırılarak ironiyle harmanlanmış “Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı”nda.  Yazarı Birgün’de yazdığı medya eleştirilerinden tanıdığımız Ümit Alan. 36 yaşında, 6 yıldır da ‘Köşe Vuruşu’nu yazıyor, ince ince yerinde ayarlar veriyor gazetelerin yazı işlerine, köşe yazarlarına.  Kitabında Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından 6-7 Eylül olaylarına, Tan Matbaası baskınından 28 Şubat sürecine, 1990’larda sendikanın bitirilmesinden Ahmet Kaya’nın linç edilmesi, Hrant Dink’in öldürülmesine ve tabii Ki Gezi direnişine kadar Türkiye tarihini şekillendiren tüm olaylara ve yapılan gazeteciliğe örnek veriyor; günümüzle karşılaştırıyor. 

Kitabı hayret, çoğu zaman utanç ve kaleminin kıvraklığından dolayı Ümit Alan’ı kıskanarak okuyorsunuz. “Saray’dan saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı”, iletişim fakültelerinde okutulmalı, medya çalışanlarının başucu kitabı olmalı. Ve hatta Türkiye nasıl bu noktaya geldi diye sorgulayanlar tarihimize kitap vesilesiyle yeniden göz atmalı.  Büyük hayallerle, araştırmacı-gazeteci olmak için yola çıktığımız medya yolculuğunda nasıl ve neden tarumar olduk? Medya nasıl dibi gördü? Ya da “masum değiliz, hiçbirimiz…”

Gazeteci değilsiniz, reklam sektöründe çalışan bir köşe yazarısınız. Ancak Birgün’de yazdığınız yazılarınızda medyaya dair çok doğru saptamalarınız var. İroniyle içi içe, zekice yazılar. Kıvraklık nereden geliyor?

Evet asıl mesleğim reklamcılık. Yaklaşık 12 yıldır sektördeyim, ama o sektörde ismen çok görünür olmayı tercih etmedim, o mesleği elbise gibi giyinmek yerine diğer faaliyetlerimle dengeli götürdüm. Öğrencilik yıllarımda hemşehri olmamız vesilesiyle tanıştığım, bugün yakın arkadaşım olan Tuna Kiremitçi’nin yazınsal faaliyetleriyle reklamcılık mesleğini bir arada yürütüyor olması beni etkilemişti açıkçası. İstanbul’a geldiğim yani akademik kariyerden ve gazetecilik mesleğinden soğuduğum yıllarda bir dizi tesadüf eseri o yola girdim. Severek yaptığım bir iş bu arada, “lanet olsun para kazanmak zorunda olduğum için reklamcılık yapıyorum” gibi bir tavırda değilim, olmadım. Bizim bazı solcuların 30 yıllık ezberleriyle küçümsediği bir iş olduğuna bakmayın, pek çok mesleğe göre daha haysiyetli bir iştir; bir ürünün vidasını sıkan işçiyle, projesini yapan mühendisle aynı üretim bandındasın sonuçta. Bunu unutup kendi kendine havaya girmediğin sürece sorun yok. Benim yazılarıma bir katkısı varsa, o da kimi zaman rahat okunur hale getirmek için verdiğim emektir. Reklamcının edebiyatçıdan farkı odur çünkü, okuyacak insanı hesap etmeden tek cümle kurmazsın. Medya eleştirisi gibi teknik bir işi, sektörün içinde olmayan okura okutmanın yolu da odur belki kim bilir?

“BATI MEDYASINDA TARTIŞMALARDA HAYSİYET DÜZEYİ VAR”

Medyayı nasıl takip ediyorsunuz?

Gazetelerin ilk sayfalarını, medya sitelerini ve yabancı kaynakların medya sayfalarını okuyorum. Batıda işten çıkarma vakaları bile sessizlik ve bazı dedikodularla geçiştirilmek yerine ciddi tartışmalara konu oluyor. Ne bileyim New-York Times’ın ilk kadın genel yayın yönetmeni Jill Abramson’un işten çıkarılması mesela. Kendisinden önceki erkek genel yayın yönetmeninin kendisinden fazla maaş almasını mesele yapmış kadın. Cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle şikayetçi oluyor ve işten çıkarılıyor. Bunun üzerine gazetenin yazarı David Carr, bu karar nedeniyle gazete sahibi Arthur Sulzberger’e verip verişten bir yazı yazabiliyor ve işini kaybetmiyor. Üstelik yazıyı ön sayfadan anonsluyorlar. Bizde ne olur, biri çıkarılır, o çıkarıldı diye onun başka gazetede yazan kocası da çıkarılır, oof yani. Tartışmalar bile belirli bir haysiyet düzeyinin üstünde.

HAYSİYETSİZ’ DEDİ, DAVALIK OLDU’

Türkiye’deki medya tartışmalarında düzey nasıl?  Son dönemlerde ‘haysiyetsiz’ bulduğunuz medya tartışmaları, haber ya da köşe yazarı hangisi diye sorsak?

Haysiyetsiz kelimesinden dolayı davalık oldum daha önce. Başka bir kelime mi kullansak! (Gülüyor)

Kimle davalık oldunuz? Konu neydi?

Rasim Ozan Kütahyalı’ya bir yazıda “haysiyetsizce Sırrı Süreyya Önder’e saldırıyor” diye yazmıştım. Ama hakim davayı reddetti. Sanırım bir yazar diğer bir yazara böyle şeyler söyleyebilir gibi bir örnek karardan hareket etmişti avukatlarım, detayını hatırlayamadım. O yüzden haysiyetsiz kelimesi biraz alınganlık yaratabilir. Medya tartışmaları meselesine yalan haber üretmek üzerinden yanıt verebiliriz. Eskiden gerçeğin bir ucundan tutulup yalan haber yapılırdı. Son dönemde tamamen hayali haberler yapılıyor. Gezi döneminde Kabataş yalanı vardı mesela. Ya da geçenlerde Star gazetesi Halk Bankası eski genel müdürünün evinden çıkan para dolu ayakkabı kutuları hakkında bir haber yaptı. Söz konusu paralarla üniversite yapıldığı iddia edildi ve bir fotoğraf kullanıldı. Sonradan o fotoğraftaki binanın üniversite değil 1977 yılında Üsküp’te yapılmış bir tiyatro binası olduğu ortaya çıktı. Ben şunu da anlamıyorum; nasıl bir akıl yürütme biçimleri var ki, unutulan bir mevzuyu tekrar tekrar gündeme getiriyorlar. Ayakkabı kutusu gündemden düşmüş, ama sen tekrar ayakkabı kutusu ve Halkbank’ı gündeme getiriyorsun. Bunu yapan muhalif medya değil, kendileri. Bu nasıl bir hırs.

“17-25 ARALIK SÜRECİNDE ALGI BOMBARDIMANI YORDU” Ayakkabı kutusu demişken hemen soralım. 17-25 Aralık sürecinde ve devamında cemaatten gelen ses kayıtlarının medyada kullanılmasına ne diyorsunuz? Bazıları eleştirmişti. Bu kayıtları kullanan, haber yapanlar cemaat tarafından kullanıldı mı?

Bu ilk değil. Gazetecilik tarihinde böyledir aslında. Gazetecilere belgeler gelir, adını koyalım servis edilir bazen. Ama ulaştırıldıktan sonra o belge üzerine editoryal bir emek verilir, araştırma yapılır, doğrulanır. Hemen üzerine atlamazsınız. Ayrıca şunu da söylemeliyim, yolsuzluk dosyaları söz konusuysa ‘bunlar birbirlerine operasyon yapıyor, niyetleri kötü kullanmayalım’ diyemezsiniz. “Bunlar darbeye niyetli, biz yolsuzlukları görmezden gelelim” diye bir gazetecilik biçimi olmaz. Kullanılma meselesi ve kimin kimi kullandığı görecedir. Fakat bence bu organizasyonu yapanlar şunu öngöremedi; bu kadar çok belgeyi arka arkaya yayınlamak, yığmak doğru değildi. Basın da bunların fikri takibini yapmadan yayınladı. Tapeler yayınlanıyor, üzerine yorum yapılıyor ancak sonrasında kimse bunları takip etmiyor. Araştırmacı-gazeteci denince aklımıza ilk gelen isim Uğur Mumcu’dur değil mi? Onun da haber kaynakları vardı. Mumcu’nun örneğin yaptığı haberleri, kitaplarını okuduğumda inanılmaz bir emek verdiğini görüyorum. Ağca dosyasına bakın, üzerine yazdığı kitaplara bakın. Emeği göreceksiniz. ‘Bomba gibi belgeler var, bu belgeler neden etki yaratmıyor’ diye tartışıldı o dönem. Algı bombardımanı insanları yordu. Fikri takip gazeteciliği de yapılmayınca beklenen etki yaratılamadı. Fast Food habercilikle bu kadar. Keşke hakkı verilebilse o dosyaların.

“SERVİSİN KÖTÜ KULLANILDIĞI ÖRNEK; TARAF GAZETESİ”

Bu arada tam da seçimden önce Cumhuriyet MİT Tırları haberlerini yayınladı. Sizce toplumda o belgelerin ne kadar etkisi oldu?

Tırlar yakalandığı zaman da gündeme gelmişti. Ama savcı el çektirildi. Haber kullanıldığında “Bu AKP’nin işine” yarar dendi. Bunlar gazeteciliğin değil siyasetin tartışmaları. Bir ülkeden bir ülkeye bomba yüklü tır gidiyorsa, kimin işine yaradığına bakılmaksızın takibini yapmaktır gazetecinin işi. Zamanlaması da muhtemelen servis edenlerin muradıdır, ama ne yapalım? Dosya nereye gidiyor diye takibi de yapılmalı. Taraf gazetesi bunun tam tersiydi. Ne geldiyse sorgulamadan yayınladılar. ‘NTV helikopter düşürdü’ haberleri vardı mesela. Sen o saat farkını hesaplayacak kadar bile gazetecilik emeği vermiyorsan gazetecilik yapmayı bilmiyorsundur. Servisin kötü kullanıldığı örnek Taraf, servisin gazetecilik emeğiyle yapılmış şekli de Uğur Mumcu tipi araştırmacı gazeteciliktir. Hani Ertuğrul Özkök’ün demode oldu dediği.

“İSMAİL SAYMAZ, UĞUR MUMCU GAZETECİLİĞİ YAPIYOR”

Günümüzde Uğur Mumcu gazeteciliğine yakın bulduğunuz isimler var mı?

Tabii ki, benim aklıma İsmail Saymaz geliyor. Saymaz’ın dosyaları ve bunları kitap haline getirmesi önemli. Çünkü Türkiye’de uzun süredir gazeteciler böyle kitaplar hazırlamıyor. Daha çok intikam kitapları yazıyorlar. İşten ayrılan ya da atılan gazetecilerin eski kurumlarına bombardıman yaptığı kitaplar bunlar. Ama İsmail’in, kimsenin takip etmediği Festus Okey davasını bile tek başına takip edip kitaplaştırma emeğini değerli buluyorum.

“GAZETECİLİK DİBE VURDU, SEBEBİ GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEMEK”

Ve dönelim sizin kitabınıza; Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik. Neden ve nasıl yazmaya karar verdiniz?

Gezi direnişi sırasında ilk kez kitleler medyaya tepki gösterdi. Türkiye’de medyaya tepkinin başka böyle büyük bir örneği yok. 1945’de Tan Matbaası Olayı var ama o olay da provakasyon sonucu olmuştur ki, kitapta detayına girdim. Ancak ben farklı olarak Gezi’den sonra, şunu sezinledim; AKP ya da Erdoğan gittikten sonra  sorunların büyük oranda hallolacağı iyimserliği. Medyada yaşanan sansürün nedeni sadece AKP iktidarıdır, bu iktidar sırasında gazetecilik bozulmuştur; AKP gittikten sonra medya düzelecektir gibi bir tarihten kopukluk. Asıl itirazım bunun böyle olmadığınaydı. Basın tarihini az çok okumuştum, kitabı yazarken yeni şeyler de öğrendim. Balık baştan kokar, Türkiye’de gazetecilik hastalıklı doğdu.  AKP dönemi de bir neden değil de sonuç oldu. Ben bu nedenlere gidenleri sonuçla birlikte yazdım. Bu dönemde gazetecilik dibe vurdu, sebebi de eskiden beri yapılan hatalardı. Onlarla yüzleşilmemesiydi. Bu kitap bu yüzleşme için bir zerre olursa ne mutlu, olmazsa da okuyan her bir kişi kârdır.

“GAZETECİLİĞE YAPILAN EN BÜYÜK KÖTÜLÜK MEDYAYA ‘SERMAYE’ GİRİŞİ”

Kitabınızda Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarına, darbe dönemlerinden 6-7 Eylül olaylarına, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından Hrant Dink cinayetine ve günümüze kadar Türkiye’de gazeteciliği dönem dönem incelediğinizi görüyoruz. Peki gazetecilik adına en büyük hatalar ne zaman yapılmış, kötülüklere, vicdansızlıklara ne zaman imza atılmış?

Bence medyaya medya dışı sermayenin girmesi gazeteciliğe yapılan en büyük kötülük. Medyaya büyük oranda medya dışı sermayenin girişi 1979’da Aydın Doğan’ın Milliyet’e ortak olmasıyla başlıyor. Yüzde 75 ortak olmuştur ancak o dönem kamuoyu tepkisinden çekindikleri için bu oran yüzde 25 açıklanmış. Emin Karaca’nın “Milliyet Olayı” kitabında Aydın Doğan’ın kendisi itiraf eder bunu. Düşünsene Babiali’de tepki olur diye tamamını söyleyemiyorlar, yani basında basın dışı sermayenin pek de iyi olmadığını herkes biliyor. Medya dışı sermayenin girmesi, başka şeyleri de beraberinde getirdi tabii: Sendikasızlaşma gibi. Trajik olan da 90’lı yıllarda sendikanın aşama aşama ve yine yoğun olarak Doğan grubu gazetelerinde bitirilmesi. Ben kitapta sadece patronlardan dem vurup çalışanları mazlum tarafa da koymadım. Çünkü özellikle yönetici olarak çalışanlar patronlardan aldıkları zamlar ve teşviklerle hatta ‘sendikadan istifa ederseniz noter masraflarınızı karşılarız’ önerileriyle bu süreçte rol oynamışlar. Gazetecilik bireysel bir meslek. Özallı yıllarla birlikte medyada bireyler parlatılmaya başlanıyor. Diyelim ki yıldızı parlayan bir köşe yazarı muhabirle nasıl eş tutulurum diyerek kendini sendikadan soyutluyor. Muhabir zaten korunaksız. İşini kaybetme korkusuyla sendikaya giremiyor. 90’lı yıllara geldiğimizde gazetecilerin hiçbir örgütsel dayanağı kalmıyor. Aslında gazetecilerin korunması haberin haysiyetinin de korunması demek. Yine geldik şu haysiyet sözcüğüne, kurtulamıyorum başıma bir iş açacak yine. (Gülüyor)

“2002’DE ERKEN SEÇİME GİDİLMESİNİN BÜYÜK NEDENİ DOĞAN GRUBU”

Doğan Medyası’nı da eleştirdiğiniz bir bölüm var kitapta, “Medyadaki son amansız rakibi Uzan Grubu’nun AKP’yle girdiği savaşı, arkadaşlarını aslanlar yerken kenardan izleyen belgesel zebrası gibi izledi. Hatta destek bile verdi.”

Doğan Grubu bugün bakıldığında muhalif, farklı seslere olanakları ölçüsünde yer veren, gazetecilik yapmaya çalışan bir grup olarak görülüyor. Doğan Grubu, AKP iktidarının ilk yıllarında şu hisle hareket etmiş bence; ‘Bizim en yakın rakibimiz Dinç Bilgin’dir. Daha sonra ki Uzan’dır.’ Dolayısıyla rakiplerinin yara alması işlerine gelmiş sanki. AKP’nin Bilgin’i bitiriş sürecinde seyirci kalmışlar örneğin. Hatta kimilerine göre alttan destek de vermiş. Uzan Grubu bitirilirken ise öfkeyle iktidarın yanında yer almışlar. Ama sonra sıra Doğan Grubu’na da geldi. Bu kez onları savunacak kimse kalmadı. Medyada koalisyon yıllarından kalan bir özgüven vardı, ‘hükümetlerle ters düşersek devirmenin yolunu buluruz’. Ecevit’in, 2002 yılında erken seçime gitmek zorunda kalmasının en büyük nedeni özellikle Doğan Grubu’nun yaptığı yayınlar. ‘Hasta adam Ecevit’ kampanyası yürütüldü erken seçim kararı alınana dek. Ecevit’in annesinin 40 yıl önce yazdığı ‘aman çok çalışma oğlum, sağlığına dikkat et’ cümlelerinden yola çıkarak Hürriyet şu başlığı atıyor örneğin: ‘Annesinin vasiyetini tutmadı.’ Ya da dış basının Türkiye’ye layık gördüğü Osmanlı benzetmeli “Hasta Adam Geri Döndü” haberleri parlatılıyor. Sonuçta, uluslararası sistem için de Ecevit uygun bir partner değil. Emin Çölaşan’ın o dönemde ‘Ülkeyi iki ihtiyar ve hasta insan yönetiyor’ gibi çok kritik yazıları var. Evlerine gitmiş de, sefilliği görmüş filan. O kadar güçlü bir yayın dalgası ki bu seçim tarihinden 2-3 ay önce yapılıyor. Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş’e destek veriliyor. Bir yandan da Hürriyet’in meşhur siyaset sayfasında küçük küçük Tayyip Erdoğan haberleri başlıyor. Erdoğan hiçbir sıfata sahip değilken Frankfurt’ta Doğan Grubu’nun matbaa açılışına gidiyor ve protokolde oturuyor. O dönemki yayın poitikasından Erdoğan yedekte tutuluyormuş gibi hissettim ben. Asıl zar 3’lü Troyka için atılıyor bir yandan da Erdoğan’ın gücü hesaba katılıyor. Tıpkı Game of Thrones ortamı gibi bir ortam var. Önce ayak bağlarımızdan kurtulalım sonra hükümetin icabına bakarız diye düşünüyorlar. Ama Erdoğan öyle çıkmıyor. Çok hafife alıyorlar. İlk vergi cezalarıyla birlikte durumun vehametini görüyolar ve mağdur duruma düşüyorlar. Kitapta hem Ecevit’e erken seçim kararı aldıran yayınları, hem de bu süreci detaylı ele aldım.

“ERDOĞAN’I ERBAKAN’DAN AYIRAN MEDYA GÜCÜNÜ HESAP ETMESİ”

Recep Tayyip Erdoğan, medya üzerinde nasıl bu kadar söz sahibi oluyor? Medya bu kez neden hükümetleri deviremiyor? Erdoğan’ı farklı kılan ne?

Erdoğan, koalisyon dönemlerinde medya enstrümanlarının nasıl kullanıldığını çok iyi okuyor. AKP’yi kurduktan sonra ‘biz bu medyayla yapamayız, kendi medyamızı kurmalıyız’ diye harekete geçiyorlar. Çünkü Erbakan bunu hesap edememişti ve 28 Şubat sürecini yaşadı. Ayşe Böhürler’in Yeni Şafak’ta bir yazısı vardır, kitapta da yer verdim. 2004’te Star gazetesinin TMSF’den AKP’ye geçişini anlatır. Devamı şöyledir: “Star için Ahmet Altan’la görüştük. O beni taşıyamazsınız dedi. Alev Er’i önerdi. Biz de Alev Er’le devam ettik ve ilk medyamızı kurduk” Çünkü kendi medyalarını kurmadıkları sürece, tek parti iktidarı da olsalar başarılı olamayacaklarını, kendilerine ciddi muhalafet edileceğine inanıyolardı. Erdoğan’ı Erbakan’dan ayıran medya gücünü hesap etmesi.

“RASİM OZAN KÜTAHYALI BİLE OLSA YILDA 2 KERE DOĞRULARA İŞARET EDİYOR”

Son genel seçimde AK Parti oy kaybetti ve daha seçim öncesinden hükümeti destekleyen medyadan kopmalar başladı. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Abdülkadir Selvi, ‘hain’ ilan edilmek adına bile bazı saptamalarda bulundu. Etyen Mahçupyan’ın da eleştirel çıkışları oluyor, hakkını yemeyelim. Rasim Ozan Kütahyalı bir yazı yazdı ve çok şaşırttı aslında. O yazı nedense çok ilgi de görmedi. Dedi ki “bizim artık zeka rehavetinden kurtulmamız lazım. Aptalca hükümete destek vermekten vazgeçmeliyiz ve zekice bir strateji kurmalıyız” tadında bir yazı bu. Rasim Ozan Kütahyalı bile olsa yılda 2 kere doğrulara işaret edebiliyor. Seçim sonuçlarından sonra uzun vadede medyada dengelerin değişeceğini, bazı medya kuruluşlarının el değiştireceğini düşünüyorum.  Ama bu kolay olmayacak. AKP iktidara geldiğinde Sabah gazetesinin bir marka değeri vardı. Ancak AKP’nin eline geçmesi büyük bir kırılma yaşattı. Can Kozanoğlu’nun deyimiyle Sabah gazetesi Türkiye’de yükselen değerlerin temsilcisi gibiydi. Star gazetesi Uzanlar’ın müdahalelerine rağmen marka değeri olan bir yayındı. Bugün ben bir sermayedar olsam, neden Sabah ya da Star’ı alayım ki? Yeni bir gazete kurmayı tercih ederim. Öylesine yıprandılar ki, ikna güçleri ve marka itibarları kalmadı. Hürriyet, 90’lardaki yükselişini yeniden yakalar. Çünkü onlar medya mühendisliği yapıyor. Ama havuz tarafı medya müteahhitliği yapıyor. O yüzden küçük bir depremde yıkılacaklar.

“27 MAYIS DÖNEMİ BENİ ÇOK ŞAŞIRTTI”

Kitapta altını sık sık çizdiğiniz bir anektod var; medyanın AKP iktidarına kadar tek korktuğu, karşısında el pençe durduğu güç ‘ordu’ olmuş.

Güç neredeyse medya orada olmuş. Özellikle 27 Mayıs dönemi beni çok şaşırttı. Bir gün önce coşkulu bir şekilde Menderes’i destekleyenler bir gün sonra coşkulu bir şekilde 27 Mayıs’ı bayram olarak karşılama hevesine girmişler. Denge yok. Sessiz kalalım, bekleyelim diyen yok. 27 Mayıs’tan sonra da acayip haberler üretilmiş. Menderes döneminde insanların kıyma makinesinden geçirilmesi, 12 uçak dolusu uçağın kaçırılması gibi. Üretilen haberler gazetelere dağıtılmış. Gazeteler de bu haberlerin doğruluğunu araştırmadan yayınlamış. Daha doğrusu hem korkmuşlar hem de öyle işlerine gelmiş.

“MENDERES GAZETECİLERE MAVİ BONCUK DAĞITARAK GELMİŞ”

Bu arada basın çalışanlarına en büyük haklar da 27 Mayıs darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası’nda verilmiş değil mi? Kitapta 27 Mayıs yönetiminin basın üzerinde kurduğu baskıyı da yazdığım için içim rahat olarak söyleyebilirim. Gazeteciler Türkiye’de en büyük haklara 27 Mayıs darbesinden sonra kavuşmuş. Bugün bile gazetecileri koruyan yegane şey olan 212 sayılı yasa o dönemde çıkmış, patronları bile çıldırtıp “o zaman biz de gazete çıkarmayız” boykotuna sevk eden gelişmeler bunlar, kitapta açtım biraz. Ne var ki, darbe sonrasında gelmiş bu güzel haklar. Bu kadarını söylemek bile bir takım cevval liberallere göre “darbeci” olmanız için yeterliydi. Herkesi darbeci yaptıkları için şu ara argüman sıkıntısı çekiyorlar. Taraf Gazetesi sağ olsun bir ara Engin Alan ile karıştırarak Korgeneral Ümit Alan diye typo hatası bile yapmıştı. Düzeltmediler bile, tarihin derinliklerinde hâlâ Korgeneral olarak yaşıyorum. Her neyse, zaten Türkiye’de her geçiş döneminde bir iyimserlik yaşanır. Menderes de gazetecilere mavi boncuk dağıtarak ve özgürleşme vaatleriyle gelmiş. Tek parti iktidarından sonra bir rahatlama da yaşatmış yalan değil. Sonra işlerin nasıl karıştığını kitaba yazarken ben bile hayret ettim yer yer. Örneğin “itibar kırma” suçu. Günümüzden örnek verirsek, diyelim ki bir bakanın yüzlerce bin liralık saatini haber yaptınız. Bu onun itibarını kırma suçu oluyor. Diyelim ki, kardeşim itibarını kırmadım, ben o saati parasıyla almadığını ispatlarım. O zaman da gazeteciye kanunen “ispat hakkı” yasak. Hukuki açıdan Teksas standartlarında bir ortammış. Sonu benzemesin. Yüzleşelim ki, aynı hatalar yapılmasın.

Kitabı okuduktan sonra medyada son yıllarda yaşananları Türkiye’nin makus talihi gibi görüyorsunuz.

Bunlarla zamanında yüzleşilmediği için her seferinde daha beter bir şekilde yozlaşmış medya. 80’lerde sermaye de girince işin içine işler iyice arapsaçına dönmüş. Koalisyon ortamında medya, hükümetleri elinde oynatmış ama nereye kadar? Tek partinin güçlü iktidar olduğu, ihale musluklarının başına geçtiği ilk dönemde medyanın bu hale geleceği belliymiş..

Kitabı okuyup bitirdiğinizde Türkiye’de gazetecilik adına umutsuzluğa kapılıyorsunuz, işinize küsüyorsunuz, yüzleşme yaşıyorsunuz. Siz AKP döneminde tamamen dibe vurulduğunu öne sürüyorsunuz.

Gezi öncesi Erdoğan-Gülen’in birlikte hareket ettiği dönemde özellikle medyanın dibe vurduğuna inanıyorum. Güçler dengesi biraz dağılınca yeniden uyanış adına bazı fırsatlar doğdu. Rusya, dağıldıktan sonra ABD’nin çılgınlaşması gibi bir ortam olmuştu öteki türlü. Kutuplaşma her zaman kötü değil yani.

“AYDIN DOĞAN’IN PİJAMASI BİR METAFOR”

Bir de Aydın Doğan’a dair bir iki yerde “evde pijamayla Başbakan ağırlanan dönemler” vurgunuz var. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, bu konuyu Aydın Doğan’a sorup bir yazı yazdı geçtiğimiz Nisan ayında. Aydın Doğan’ın o gün bir kot pantalon ve tişört giydiğini, hava sıcak olduğu için Başbakan Mesut Yılmaz’dan izin alıp ceketini çıkardığını köşesinde yazdı.

Kitabı yazma sürecinden sonra gördüm fotoğrafı. Ayrıca fotoğrafın Aydın Doğan’a hastalığı sebebiyle yaptığı ziyaretten sonra çekildiğini öğrendim. Evet pijama abartılı bir ifade ama bir metafor. O dönem ordudan sonra hükümetler için en büyük güç medya, onun da büyüğü Aydın Doğan’dı. Pijama o dönemli güç dengelerini simgeliyor.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK’TEN AHMET HAKAN’A GEÇEN TEHLİKELİ GÖREV”

Ahmet Hakan’ın köşe yazarlığını nasıl buluyorsunuz?

Ahmet Hakan günümüzde köşe yazarlığı diye bir meslek nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapıyor. Yazı okutmak çok zor ve onun da okutma konusunda mahareti var. Mesela ben de öyle yazmak isterim, ama benim yazdığım konular bir girizgaha ihtiyaç duyduğu o tarz bir hafiflik yakalanamıyor. Bunun böyle olmasını istemesem de, Türkiye’de basın okur yazarlığının yapısı nedeniyle daha niş bir kitleye hitap etmek zorunda kalıyorum, bununla mücadelem sürüyor elbette. Ahmet Hakan ise bunun ötesinde bir kitleyi yakalama şansına ve becerisine sahip. Ancak son dönemde şu dikkatimi çekti çok fazla Aydın Doğan beyanatı yayınlıyor. Belki bu ondan isteniyor ama bir köşe yazarı olarak bence değeri sarsılıyor. Onun dengeleri kollayan bir yönü vardır, o dengeler sarsılıyor. Bence bundan o da rahatsız, ama sorsanız söylemez. Daha doğrusu ben köşemde patronunun görüşlerini yayınlayıp durmak istemezdim. Özkök’ten Hakan’a geçti bu görev, tehlikeli bir görev.

“F TİPİ CEZAEVİ ALGI SÜRECİ İLK DEFA BU KİTAPTA YAZILDI”

Yine kitaba döneceğim. Daha önce yazılmamış ve ilk kez sizin ortaya çıkardığınız detaylar var mı?

Aslında benim kitabı yazarken şunu ilk ben yazmış olayım gibi kaygım olmadı. Kaygım basın arşivlerinde kalan, bir çok kitaba, akademik teze, makaleye dağılmış bir yığını mümkün olduğunca özet bir şekilde verebilmekti. Yine de kitapta okurun ilk kez karşılaşacağı şeyler olacaktır. Benim için örneğin ayrı bir önemi vardır, Hayata Dönüş operasyonunun öncesi hiç ele alınmamıştır. Hep sonrası konuşulur. İşte sonrasında atılan başlıklar falan. ‘Sahte oruç kanlı iftar’, ‘Devlet girdi’ başlıkları akılda kalmıştır. Ancak öncesinde F Tipi cezaevi algı süreci var. O ilk defa yazıldı. 2002’de Ecevit’in medya tarafından devrilmesinin ilk defa bu kadar detaylı ortaya konduğunu da söyleyebiliriz. Bir çok olaya da daha önce bakılmayan açılardan bakmaya çalıştım. Çok iddialı şeyler söylüyorum galiba, ben eleştirel bir medya tarihi okuması yaptım diyeyim, ama bir tarih kitabı değil bu.

“EMİN ÇÖLAŞAN’DAN HRANT DİNK’İ HEDEF GÖSTEREN YAZI”

Ahmet Kaya’nın medya tarafından linç bölümünü okumak üzücüydü. Hrant Dink’in öldürülmesinde ‘medyanın içindeki failler’ diye cümleniz de dikkat çekiciydi. Kimler o failler? Kitapta isim isim veriliyor. Hrant Dink’in ‘zehirli kan’ sözlerinin anlamından tamamen farklı bir şekilde cımbızlanarak haber yapılması mesela. Dink’in hedef olma süreci öyle başlamıştı. O zehirli kanla başka bir şey anlatmak istiyor, ama çarpıtılıyor. Bunu ilk olarak kullanan ise Cumhuriyet’ten Deniz Som. Sonra Hürriyet’te Emin Çölaşan kullanınca olay büyüyor. Ben Emin Çölaşan olsaydım, sırf Hrant Dink yazısı yüzünden bile uyku uyuyamıyor olurdum. Dink “Türklüğe hakaret” cezasını basının bu yanlış yönlendirmelerinin de etkisiyle aldı ve sonrasında hedef oldu. Büyük veballeri var.

CUMHURİYET GAZETESİNİN DE BAYKALLARI VAR

Hrant Dink’in ‘zehirli kan’ sözleri Cumhuriyet yazarı tarafından hedef gösteriliyor. Ve yıllar sonra yine aynı gazete için Rakel Dink bir yazı yazıyor ve o yazı Cumhuriyet’te manşet oluyor. Cumhuriyet gazetesinin Can Dündar’la geçirdiği dönüşümü nasıl buluyorsunuz?

Cumhuriyet’in dönemleri var. Zaman zaman havuz medyanın cevvallerine malzeme çıkarabilen dönemler bunlar. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin kurduğu bir gazete, memleketteki her çalkantı yansımış aynen. Bir dönem ulusalcılık çizgisinde çok şiddetlendi. Kurdukları rejimin elden gittiğini düşünüyorlardı ve öfkelilerdi.  O yıllarda şimdiki AKP medyası kadar fanatik olduklarını söylemek de yanlış olur birkaç yazı dışında. Başörtüsü konusunda serttiler ve ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ kampanyası da yanlıştı. Şu an, AKP’nin bu haliyle, haklı çıktıklarını düşünebilirler ama düşmanını ya da rakibini diyelim güçlendiren bir yayın çizgisi ve reklamlardı onlar. Can Dündar’la geçirdiği dönüşümü de Cumhuriyet’in yeni şartlara göre yapılanması olarak görüyorum. Türkiye’de başka bir muhalefet var artık. CHP nasıl dönüştüyse Cumhuriyet de dönüşüyor. Eskiden satın almazdım şimdi BirGün, Evrensel, Özgür Gündem ile birlikte alabiliyorum mesela.  Yeni bir medya düzeni kuruldu ve Cumhuriyet de o düzende yerini aldı. Eski okur kitlesinin hiç hoş karşılamayacağı isimler geliyor ama o kadar da büyük bir tepki almıyorlar, bu biraz şaşırtıcı. Ses çıkaramayacak kadar yaşlanmış ve Sözcü’ye kaymış olma ihtimallerini düşünmek istemiyorum. Bunun nasıl sonuçlanacağını bekleyip göreceğiz. CHP gibi hiç durulmayan bir yer gibi geliyor Cumhuriyet bana. Nasıl CHP’de bir anda fırladıysa her an bir Deniz Baykal fırlayabilir bir yerlerden. Cumhuriyet’in de Baykalları var zira.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK İŞ ADAMI GAZETECİLİĞİN İLK ÖRNEKLERİNDEN”

Ertuğrul Özkök gazeteciliğine çok sık yer vermişsiniz. Neden? Özkök’ü medyada nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Daha da çok yer vermek isterdim. Ertuğrul Özkök, “Elveda Başkaldırı” diye bir kitap yazmış ve sonra bir sürece girmiş. Kendi kendine girse iyiydi de bizi de sürükledi. Ha, önceden başkaldırmış bir kişi midir, ondan da emin değilim ama bir şekilde elveda demiş işte. Şunu biliyorum: İş adamı tipi gazeteciliğin ilk örneklerinden. “Ben bir iş adamıyım, TÜSİAD üyesiyim” diye de bunu kendisi dile getirmiştir. “Sendikadan ayrılmayan arkadaşlar için başka yollar düşüneceğiz” diye bir sözüne de yer verdim kitapta. Ona sorsanız “sendika da mükemmel miydi?” diye cevap verecektir. Özkök gazeteciliğinin en kritik söylemi 90’larda kurduğu şu cümledir; “Artık Uğur Mumcu, Abdi İpekçi tipi gazetecilik demode oldu. Biz başka türlü bir gazetecilik yapacağız” gibi bir cümle. Hakikaten de onu yaptı. Araştırmacı gazetecilik ara ki bulasın.

Neydi yaptığı tam olarak?

Kendisi sit-com diyor. Hatta süpermarket tipi gazetecilik deniyor. Ama sit-com, kara mizaha döndü. Şu an kendisi çok güzel bir emeklilik geçiriyor. Gizli işsizlik diye bir kavram vardır ekonomide. İstihdam edilirler ama üretime katkıları pek yoktur. Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu gibi bazı emekli genel yayın yönetmenlerini o kavram üzerinden düşünüyorum. Belki bana “sen kimsin kardeşim?” diyecekler ama gerçek bu. İktisat hocası olsam “gizli işsizliği” bu abiler üzerinden anlatırım.

“GÜNERİ CİVAOĞLU’NUN DÖNÜŞÜMÜ”

Güneri Civaoğlu  da ‘Şeffaf Oda sakini, Yok Böyle Dans yarışmacısı ve kokteyl insanı’ olarak kitapta eleştirilerden payını alıyor…

Benim aktif okurluk döneminde gördüğüm Güneri Civaoğlu, ilk dönemleri hariç, suya sabuna dokunmayan topa müdahele etmeyen, sık sık Bodrum’dan, limon bahçelerinden yazın bir kokteyl insanı. Maraş katliamı gibi ülkenin seyrinin değiştiği bir süreçte yani Tercüman gazetesinin en güçlü olduğu dönemde gazetenin yayın yönetmenliğini yapıyor. Ve yazarı Ahmet Kabaklı’nın ‘Asil bir kısrağın şahlanışı’ olarak bu katliamı yazdığı yazılarını yayınlıyor. O dönemki hırsıyla bu dönemki emeklilik keyfi arasında şaşkınlık verici bir dönüşümü var. Asil Nadir’le yaptığı işler falan. O da pek şeffaf değil, onu da belirtmek istedim.

Kitapta konuşulacak daha pek çok olay, medyanın duruşu, Türkiye tarihini değiştiren olaylar var. Üzerine daha dakikalarca konuşabiliriz. Size dönelim. Birgün’ü nasıl buluyorsunuz?

Gezi’den sonraki duruşunu çok doğru buluyorum. Çünkü Birgün gibi mecralar için tavır koymak ve bir farklılık bulmaktan başka bir varlık alanı yok. Çünkü internette sosyal medyada okuduğum haberi ertesi gün gazetede okuyacağımı bile bile o gazeteyi almak için bir tavır görmeliyim. İskandinav tarzı bir ciddiyetle yazınca olmuyor. Yani o haberin farklı işlendiğini görmeliyim. Bildiğim haberi okumak için neden gazete alayım ki. Birgün, Gezi’de bir tavır koydu ve o tavır da karşılığını buldu. Tirajı 7-8 binken şu an 30 binlere ulaştı. Muhakkak eksikleri var. Belki daha çok sahaya inmek, özel haber yapmak gerekiyor ama bunun için de imkan gerek. Bu da maliyet. Hiçbir şey kusursuz değil. Kendisinin çok kusursuz olduğunu düşünen tek başına  “blog” açsın, hiç başı ağrımaz.

AFERİN İYİ GEÇİRMİŞSİN’ DİYE ONAY VERENLER OLUYOR’

Eleştirdiğiniz isimlerden dönüş oluyor mu?

Yazarlığa başladığımda ilk tepkiyi Yılmaz Özdil’den aldım. “Bir gün herkes Yılmaz Özdil Olacak” diye yazmıştım. Bazen çok kısa yazıyor ya, “ben de günümüzün köşe yazısı böyle olur” diye hafif ironiyle karışık bir köşe yazmıştım. Olumlu bir dönüş oldu Özdil’den, aradı konuştuk falan. Çok daha sert yazılarım oldu sonradan Özdil için. Keşke aramasaydım demiştir belki. (gülüyor) Ahmet Kekeç’le arada atışırız. Ahmet Hakan, Kılıçdaroğlu’yla ilgili sanki arkadaşıymış da akıl veriyormuş gibi bir yazı yazmıştı. Sert bir eleştiri yazmıştım, “gazeteciliğin bir mesafesi vardır” diye. Twitter’dan ‘haklıydın’ gibi bir tweet atmıştı. Ayşe Arman, bir röportajını düzeltmek için aramıştı. Kaan Yakuphanoğulları’yla Babalar Günü röportajı yapmıştı çocuğuna hem annelik hem babalık yapıyor diye. Ben de ‘bu anneye haksızlıktır’ diye yazmıştım. Arman yazmamam kaydıyla bazı detayları anlatmıştı.  6 yıldır düzenli yazıyorum. Daha çok şey vardır, ama aklımda kalanlar bunlar olmuş. “Aferin iyi geçirmişsin” diye başkası hakkında yazılanlara onay verenler oluyor ama onları söylemem. Konuşursam yer yerinden oynar (Gülüyor).  

Röportaj – Fotoğraf Neslihan Akdaş

MEDYATAVA 07.07.2015

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları