Müzeyyen Senar’ın Savaş Ay’a Verdiği Röportajlar

0 Yorum

Türk Sanat Müziği Sanatçısı Müzeyyen Senar 97 yaşında hayatını kaybetti. Kısmi felç nedeniyle uzun süredir yürüyemeyen ve konuşamayan 97 yaşındaki Senar, Cumhuriyet’in Divası olarak da anılmaktaydı. 

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak Cumhuriyetimizin en önemli sanatçılarından Olan Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar’ın aramızdan ayrılışından dolayı büyük üzüntü duyuyoruz. Büyük Sanatçı Senar’a Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı dileriz.

Müzeyyen Senar’ın 2013’te yaşamını yitiren Gazeteci Savaş Ay’a geçmişte verdiği röportajları toparlayarak yayınlıyoruz..

 

Müzeyyen Senar’la Bodrum’daki yazlığında çok uzun görüşmeler yaptım. Bazı konuşmalarımızı hem TAKVİM’e hem de televizyon programıma yansıttım anımsarsanız. Ancak esas beklediğim gün işte bugündü. 10 Kasım olacak ve Atatürk’ün huzurunda şarkılar söylemiş, onun beğenisini kazanmış divamız Müzeyyen Hanım’ın Ata’mızla ilgili anılarını yazacaktım. Müzeyyen Abla’nın sağlık durumu her şeyi, her an net hatırlamasına mani olur gibi. Kaldı ki üzerinden çok yıllar geçen anılar bunlar.

Bazen konuşmalarımıza bazen de hayatını anlatan kitabın değerli yazarı Raci Dikici’nin soruları ve yanıtlarına müracaat edip hazırladım bu yazıyı. İşte Müzeyyen Senar’ın ağzından Ata’mız: Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda beni görür görmez berbere gönderip saçlarımı kestirtti. Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Bana dönerek; ‘Buyurun dans edelim’ dedi. Sihirlenmiş gibi kalktım. Bana önden yol verdi. Piste doğru yürüdük. Ama o kadar heyecanlanmıştım ki, bir türlü istenildiği gibi dans edemiyordum. Müthiş anlayışlı bir insandı.

Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda beni görür görmez berbere gönderip saçlarımı kestirtti. Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Bana dönerek; ‘Buyurun dans edelim,’ dedi.

Müzeyyen Senar’la Bodrum’daki yazlığında çok uzun görüşmeler yaptım. Bazı konuşmalarımızı hem TAKVİM’e hem de televizyon programıma yansıttım anımsarsanız. Ancak esas beklediğim gün işte bugündü. 10 Kasım olacak ve Atatürk’ün huzurunda şarkılar söylemiş, onun beğenisini kazanmış divamız Müzeyyen Hanım’ın Ata’mızla ilgili anılarını yazacaktım. Müzeyyen Abla’nın sağlık durumu her şeyi, her an net hatırlamasına mani olur gibi. Kaldı ki üzerinden çok yıllar geçen anılar bunlar. Bazen konuşmalarımıza bazen de hayatını anlatan kitabın değerli yazarı Raci Dikici’nin soruları ve yanıtlarına müracaat edip hazırladım bu yazıyı. Siz, siz olun önce bunu, sonra da ilk fırsatta Raci Bey’in o muhteşem kitabını alıp okuyun olmaz mı? (Cumhuriyet’in Divası: MüzeyyenSenar/ Raci Dikici Remzi Yayınları)

*Kendimi çok mutlu hissettim. Gözümün önünde Ulu Önder, ben ve şarkılar vardı

*’Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma’ dedi. Çekine çekine oturdum…

*Atatürk, “Bu ne güzel ses. Hadi bakalım durma, devam bakalım” dedi

– Müzeyyen abla nasıl oldu Atatürk’le ilk görüşmeniz?
– Maestrom Nubar Tekyay Bey, bir gün evimize geldi. Yanılmıyorsam 1936 yılı Aralık ayıydı. Çok heyecanlıydı. “Hadi kızım, çabuk hazırlan saraya gidiyoruz” dedi. Şaşırdım. İçimden “Ne saray, ne işimiz var saraylarda?” diye geçirdim. Yine de olabildiğince düzgün giyinip hazırlandım. Eşim Ali Bey’i de alarak kapıdaki büyük otomobile bindik ve Dolmabahçe Sarayı’na yola koyulduk.

– Sonrası?
– Doğrusu o sıralar, o kadar tanınmış bir sanatçı olduğumu tahmin etmezdim. Bir taraftan da o yüce insanı göreceğim için seviniyor ve açıkçası korkuyordum da. Saraya vardığımızda bir yaver bizi aldı ve büyük salona götürdü. Uzun bir masanın etrafında devrin bütün tanınmış kişileri yer almıştı. Ortada Atatürk vardı. Eli çenesinde anlatılanları dinliyor ve tebessüm ediyordu. Ben yaklaştıkça dikkatini onlardan ayırdı ve göz ucuyla beni takip etmeye başladı. Yaverle tam karşısına geldiğimde yaver, “Müzeyyen Senar Hanım huzurlarınızda” dedi. “Beyefendi de kocası” diye ekledi. Atatürk “Öyle mi? Pek güzel. Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma” dedi. Sağ tarafına bir sandalye çektiler. Çekine çekine sandalyenin ucuna iliştim. Heyecanımı anlamış olacak ki, “Otur bakalım. Çekinme. Eğer böyle yaparsan o güzel sesini nasıl dinleriz” diye ekledi.

– Kalbin gümbürdüyor herhalde?
– Hem de nasıl. Yüzüme dönüp baktığında “Aaa! Bu saçlarının hali ne?” deyip yavere işaret etti. Kulağına fısıldadı. Yaver “Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım” dedi. Salondan çıkıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya geldim. Birden korkuya kapıldım. Yaver, “Merak etmeyin efendim, berberimiz sadece sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek” dedi. Sonradan öğrendiğime göre, Atatürk benim enseme topladığım saçlarımı beğenmemişti ve modern bir görünüm almam için saçlarımı kestirmek istemişti. Nitekim berber saçlarımı alagarson kesti. Birden görünümüm değişmişti. Ali de bıyıklarını kaybetti. Biraz sonra huzura gittiğimizde “İşte şimdi mükemmel oldu. Ver bakalım şu koltuğunun altındaki defteri. Herhalde şarkı defteridir değil mi?” diye sordu. Defteri kendilerine uzattım. Bu konuşmaları masada bize yakın olanlar aynen duyuyorlardı. Salih Bozok’la, Kılıç Ali benim yanıbaşımdaydılar.

– Hepsi birer efsane isim…
– Muhteşem insanlardı hepsi de. Atatürk masanın üzerine koyduğu repertuvarımın yazılı olduğu defterin sayfalarını tek tek açıp inceledi. Rakısını yudumlarken tabaktaki leblebileri de meze yapıyordu. Öyle bir keyifli içmesi vardı ki, imrenirdiniz. Sonra bana döndü, “Kızım sen bunların hepsini biliyor musun? Şimdi senden bir şarkı istesem söyleyebilecek misin?” dedi. Boynumu büküp “Emredersiniz efendim” dedim. Açtığı sayfalardan birini bana uzatıp “Haydi bakayım, şunu bir oku da dinleyelim” dedi.

– İmtihana girmiş gibi tam da.
– İmtihanların en büyüğü hem de. Saz ileride, kapıya yakın bir yerde hazır bekliyordu. Tatyos Efendi’nin hicazkâr şarkısını seçmişti: Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım / Üzme yetişir üzme firâkınla harabım.

– Kimler çalışıyor, hangi üstatlar var ekipte?
– Necati Tokyay, Şükrü Tunar, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar, Kemal Niyazi Seyhun, Yorgo ve Aleko Bacanos. İşin pirleri, devleri yani.

– Onlar, büyük kuvvet arkanızda ama?
– Olmaz mı? Ama benden bir hayli uzakta oturuyorlar. Saz heyetine makam ulaşınca kısa bir giriş taksiminden sonra ben eseri icra etmeye başladım. Zaten Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde öğrendiğim ilk şarkılardan biri idi. Birden kendimi çok mutlu hissettim. Gözümün önünde sadece Ulu Önder, ben ve şarkılar vardı. Şarkıyı okurken önce mırıldanan Atatürk, ‘Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’ı söylerken yüksek sesle bana refakat etmeye başlamıştı. Hicazkârla girmiştik ben de hicazkâr devam ettim. Hemen peşine Lavtaci Ovrik’in ‘Mestim bu gece sen de bana mest olarak gel’ şarkısına girdik. Üçüncü şarkıyı bitirdiğimde Atatürk elini kaldırınca sustuk. “Ne hata yaptım?” diye düşünürken, Atatürk herkesin duyabileceği bir sesle “Bu ne güzel ses. Hadi bakalım durma, devam bakalım,’ dedi. Emre uyduk, devam ettik. Masa büyük keyif içindeydi. Herkes coşmuştu. Tahminime göre icra şeklimin farklılığı dikkat çekmişti. Bu nedenle Atatürk de başka müdahalede bulunmadı.

– Arada konuşmalar olmadı mı hiç?
– Ben hicaza geçmek için durduğumda bana döndü, tekrar “Çok güzel, çok güzel, hadi devam edelim” dedi. Bütün korku ve heyecanım geçmişti. Zaten Nubar Tekyay keman taksimi ile hicaza geçişi yapıyordu. Çok şarkı okudum. Vakit geçti. Bana “Hadi bakalım, şimdi Rumeli türküsü” dedi. Ben de başladım. ‘Estergon kal’ası bre dilber aman subaşı durak’, ‘Alişimin kaşları kara’, ‘Gide gide yârelerim delindi’, ‘Köşküm var deryaya karşı’ ile devam ettim. Beyaz leblebisi, rakısı ve keyifle tüttürdüğü ucu yaldızlı sigarasıyla bana refakat ediyordu.

– Sabahı ettiniz mi yoksa?
– O coşuyor, biz coşuyorduk. Sabahın ilk ışıkları görününce sofradan kalktı. Böylece o gece sona ermişti. Benim için endişe ile başlayan gece büyük bir keyif ve coşku ile sona erdi. Ancak, gece Ali için tam eziyet olmuştu. Eve dönerken somurtup durdu ve bir tek kelime etmedi. Atatürk’le tanışmanın onu fazla etkilememiş olmasına şaşırmıştım. Hatta bir yaverin ayrılırken uzattığı zarftan çıkan 700 lira bile. Eve döndüğümde üzerime yürüyerek dövmeye yeltendi. Zaten çok yorgundum. Anlaşılan bir derse ihtiyacı vardı. Araya giren annemi itince elime geçen her şeyi ona fırlatmaya başladım. Vazoyla kafasına vurmak için koştuğumda kaçarak yatak odasına saklandı. Aksilik tam o sırada bebek olan oğlum Ergun, uyanıp ağlamaya başladı. Hemen kızgınlığım geçti ve evladımı kucağıma aldım. Artık çok yeni evli olmamıza rağmen bir şeyler kopmaya başlamıştı.

Aradan günler geçer. Müzeyyen Senar radyodan dönmüş ve ev işlerine dalmıştır. Ergun’u doyurup yatıracaktır. Tam o sırada kapı çalınır. Bu defa gelen yine Selahattin Pınar’dır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Hayrola Selahattin Bey, hayırlı bir haberin mi var?
– Hazırlan, Bursa’ya Atatürk’e gidiyoruz.

– Atatürk Bursa’da mı?
– Evet birkaç günlüğüne gitmişler. Seni de emretmişler. Çelik Palas’ta bekliyorlar. Hep beraber gideceğiz.

“Yine tatlı bir heyecanla sarsıldım. Hemen aklıma bir önceki davet geldi. Neler yapsam, neler etsem diye düşünmeye başladım. Önce Taksim’de berber Vili’ye koştum. Biraz uzamış olan saçlarımı günün modasına uygun kestirip maşa ile ondüle yaptırdım. Bir yandan sevinçten uçuyordum. Kolay mı, aşağı yukarı bir yıl içinde Büyük Ata’nın huzuruna ikinci defa çıkacaktım. Henüz 19 yaşındaydım ve demek ki beğenilmiştim. O akşam durumu Ali Bey’e ve anneme anlattım. Ali Bey şaşırdı, “Hayırdır inşallah! Gelebilmem zordur. Lütfen valide hanımla gidin” dedi.

Ertesi sabah annem ve saz arkadaşlarımla vapura bindik. Vapurda kuytu bir köşeye çekilip, “bu defa daha hazırlıklı gidelim, mahcup olmayalım”, diye düşündük ve saz arkadaşlarımla birlikte beraber güzel bir program yaptık. Yanıma iki elbise almıştım. Biri balo için eteği fırfırlı ve yakası payetli siyahtı. Diğeri daha sade, yine bordo renkli, uzun etekli bir elbiseydi. Bursa’ya varmıştık. Çelik Palas’a gittik. Odalarımızı gösterip iki üç gün misafir edileceğimizi söylediler.

Akşam olunca hazırlandım. Bordo renkli elbisemi giydim. Berber saçlarımı Atatürk’ün istediği gibi taradı. Kapı çalındı ve gelen görevli, Yaver Bey’in bizi alt salonda beklediğini söyledi. Yaver Bey bizi aldı, yemek salonuna götürdü. Saz kapının yanında oturuyordu. Ben sazın yanına gitmek istediğimde Yaver Bey, “Müzeyyen Hanım lütfen beni takip ediniz” dedi ve beni alıp U şeklinde düzenlenmiş masaya götürüp Celal Bayar’ın yanında yer gösterdi. Celal Amcam, beni tebessüm ederek sevgi ile karşıladı ve hatta cesaret vermek ister gibi hafifçe omzuma dokundu. Sağ yanımdaki sandalye boştu.

Bir süre sonra etrafta bir kıpırdanma oldu. Atatürk geliyordu. Herkes ayağa kalktı ve onu saygı ile selamladı. O eliyle işaret ederek herkesi oturttu ve masaya doğru gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu. Yine çok heyecanlanmıştım. Acaba saçlarımı ve kıyafetimi beğenecek miydi? Şöyle bir dönüp bana baktı. O an, yüreğim ağzıma geldi. Yüzündeki memnuniyet ifadesinden beğendiğini anlayınca üzerimden sanki büyük bir yük kalktı. “Nasılsın kızım?” diye sorunca “Teşekkür ederim efendim” dedim. Defterimi tekrar aldı. Sayfalarını çevirirken tekrar bana döndü “Güzel okuyorsun. Onun için bu gece seni doya doya dinleyeceğim” dedi. Atatürk Dolmabahçe’deki konser sırasında alıp baktığı defterimde bazı şarkılara işaret koymuştu. Bunları da dikkate alarak vapurda hazırladığımız programı uygulamaya başladık: Saz, peşrevi bitirince ve ben Bimen Şen’in (1873-1943) (ağır aksak) ‘Firkâtin aldı bütün neşve-i tâbım bu gece’ hicaz şarkısı ile başladım. Hicaz türküler okudum. Aradan en az iki saat geçmişti. Kısa bir ara verildi. Kendi aralarında konuşurlarken ve içkilerini yudumlarlarken sustuk. İşaret gelince Giriftzen Asım Bey’in (1852-1929) Uşşak şarkısı ‘Cânâ rakibi handân edersin’ şarkısı ile başladım.

Şarkı bitince eliyle bana işaret etti. Anlamıştım. Şarkıyı bir daha söyledim. Bitince tekrar işaret etti. Üçüncü defa okumaya başlayınca bayağı yüksek sesle bana refakat etmeye başladı. Rumeli türküleri ile gece sona erdi. Müthiş keyifli bir akşamdı. Ertesi akşam Merinos’un açılışı nedeniyle balo vardır. Balo belediyenin salonunda yapılır.

O gece harika bitti. Ertesi gün odamıza bir yetkili geldi, yarım saat içinde hareket edip Mudanya’ya gideceğimizi ve orada Ege Vapuru’na bineceğimizi söyledi. Ege Vapuru’na ilk defa biniyordum. Çok güzel bir gemi idi. Yorgo Baconos, “Gel bu akşam yine değişik bir program hazırlayalım. Belki Mustafa Kemal Paşa’ya da sürpriz olur. Doğrudan hüseyni ile girelim. Önce ben bir taksim yapayım, sonra sen devam et ve peşine türküler okumaya başla” dedi. Saat 19.30’da bir beyefendi gelip, “Yemek hazır. Atam sizi bekliyor” dedi. Salona girdik. Bana yanıbaşında yer ayrılmıştı. Hemen oturdum. Yemekler yendi. Söz, sohbet derken sıra, her zaman olduğu gibi şarkılara geldi.

Sonra ara verildi. Çok uzun bir gece olacağı belli idi. Akşam üzeri dinlenen Atatürk’ün çok keyifli olduğunu görüyordum. Aradan sonra Selahaddin Pınar’ın tanburunu alıp hisarbuselik makamındaki ‘Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar / Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar’ şarkısını okudu. İkinci bölümde, hazırladığımız hüseyni eserlerini okuduk. Gece ilerleyince şarkıları yine Rumeli türküleri takip etti. Gün ışımıştı. Atatürk, “İstanbul’a gidiyoruz” diyerek sofradan kalktı ve böylece program bitmiş oldu.

O sırada gemi hareket etti. Sabah saat 09.00’da rıhtıma yanaştı. Yine çok güzel bir gün başlamıştı. Gemiden çıkarken yaverlerden biri yine bana bir zarf uzattı. İçinde 700 lira vardı. Ali, Ergun’la birlikte kayınvalidemde kalıyordu. Doğruca oraya gittim. Çocukla eve gelince o güne kadar olmadık bir münakaşa çıktı aramızda. Her şeyin sona yaklaştığı belliydi. Atatürk’ten, ondan sonra iki davet daha geldi. Büyük bir aksilik ikisinde de şarkı söyleyemeyecek kadar hasta ve yatakta idim. Kalkacak halim yoktu. Açık yüreklikle ifade edeyim ki, esas beni hasta eden kocamın gösterdiği tepki idi.

Bu dönemden kalma tek resim, Ege Vapuru’nun güvertesinde çekilmiştir. Daha sonrasını Senar’dan dinleyelim: “1938’in Haziran ayının son günlerinde, bir gün Nubar Tekyay tekrar geldi. “Savarona yatından çağrıldık. Hemen yola çıkmamız lazım” dedi. Atatürk’ün rahatsız olduğu söyleniyordu. Savarona yatı yeni alınmıştı. Doğrusu hem Ata’yı ve hem de çok methedilen yatı merak ediyordum. Bu sefer üzerime, yaz olmasına rağmen lacivert bir elbise giydim. Saçlarım zaten uzun değildi, müsterihtim. Nubar Bey’le yola çıktık; öğle saatinde Kanlıca Koyu’ndaki yata vardık. Atatürk, doktoru ile masada idi. Faruk Kaptan da vardı. Yedi sekiz ay önce gördüğüm Atatürk süzülmüştü. Masaya oturmamızı işaret etti. “Yemek yediniz mi?” diye sordu. Çok heyecanlanmıştım. Bu son karşılaşmamızda sofrada içki yoktu ve Atatürk’ün sigara içmediğini hatırlıyorum. Saat 13.00’te şarkı söylemeye başladım, iki saat sürdü. Defterim önünde idi. O istediği şarkıları söylüyor, biz okuyorduk. Ancak o gün benden istediği ‘Cânâ rakibi handân edersin’ hariç, şarkılardan birini çok iyi hatırlıyorum. Selahattin Pınar’ın hüzzam şarkısı idi: Aşkınla Senar, Nihat Odabaşı’na poz vermişti. sürünsem yine aşkınla delirsem / Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem / Bir gölge gibi ruhunun altında belirsem / Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem.

Selahattin Pınar bana, 1936’nın Ağustos ayı başlarında o sırada Florya Köşkü’nde bulunan Atatürk’e çok yeni bir bestesi olan bu şarkıyı okuduğunu ve Atatürk’ün de çok beğendiğini anlatmıştı. Saat 15.00’te istirahata çekilmek mecburiyetinde idi. O nedenle veda edip ayrıldık ve yine bir motor bizi karşı sahile bıraktı. Bu benim Atatürk’ü son görüşüm oldu.”

Savaş Ay / Takvim

 

 

KOCAMA KIZDIM 3. KATTAN ATTIM KENDİMİ•

Çok istedim ama ölemedim. Kömürlüğe düşmüşüm. Belimin üstüne hem de.• Atatürk beni saraya çağırıp şarkı okuttu. Bir ara baktım düet yapıyoruz.

Müzeyyen Senar ‘ı ziyaret bir gazetecinin konu mankenine gidişine benzemez benim için. Ana yarısı, aile parçası bir büyüğümü görmeye gider gibi gidiyorum ben ona. Elinde büyümüşlük bir yana, anamın da ustası, hocası, musiki pusulasıdır o.

TAHTTA BİR KRALİÇE

Epeydir ihmal ettim diye yenilmesi mukadder fırça seansına hazır halde tırmanıyorum Bodrum- Konacık yokuşunu. Bahçe içinden geçince görüyorum ki, tekerlekli sandalyede değil, tahtında bir kraliçe oturuyor sanki. Öylesine mağrur, özgüven içinde bir duruşu var Diva’nın.

BENZEMEZ KİMSE SANA

Sesime en sıcak, en yumuşak en efendi lezzeti vererekten selamlıyor, ellerini öpüyorum. – Ablaların hası, kraliçelerin en alası Yüzüme dik dik bakıyor, fena halde alınmış tavırlar gösteriyor. Korkudan, yağ musluklarımı dibine kadar açıyorum; – Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım. – Hadi oradan velet. Kendini affettirmek için yağcılık yapma – Emret sultanım. Emret fındıkkabuğuna gireyim – Uf zevzek, tamam afetim. – Yaşasııın affedildim. – Niye getirmedin ananı? – Bir dahaki sefere getiririm söz – Nasıl Şükran’ım, iyi mi? – İyi iyi abla. Geleceğimi söyledim, çok selamı var. Sen nasılsın canım gülüm – İyiyim ama belimin ağrısı 50 yıl sonra çıktı ortaya

ADAMA KIZINCA ATTIM

– 50 yıl mı? – Pencereden atmıştım kendimi

– Pencereden mi?

– Evet 3 katın penceresinden attım kendimi aşağıya. Kömürlüğe düştüm. Genceciktim hem de

– İntihar mı ettin yani abla? – Ne yapayım? Kurtulmak istedim. Hayattan da, o adamdan da, ailesinden de.

– Adam kimdi?

– (Feraye’yi gösteriyor) Bunun babasıydı işte. Ercüment. Galatasaray’da top oynardı.

– Nasıl oldu ki bunlar? – 2 sene Ankara’da dolaştık. Sonra İstanbul’a yollamaya kalktı beni. Ailesi istememişmiş güya. Ben de kıydım kendime

SEFİRE DE OLDUM

– Allah esirgemiş seni be ablacım. Büyük aşk büyük kavgadır derler

– Ne aşkı be Savaşım? Ben öyle kimselere vurulmadım, aşık olmadım. Hep adamlar musallat oldu bana.

– Hiç mi aşk yoktu?

– Bir defa oldu. Suudi Arabistan sefiri vardı. Onunla evlendim sefire oldum. Ben şarkıcıyım diye hükümeti istemedi, ayırdı bizi. Muhteşem bir adamdı.

***BEN KÜÇÜKKEN KEKEMEYDİM

– Nereye gidiyor musiki peki?

– Uyuyor… Derin uykuya yattı uyuyor.

– İyi de kim uyutuyor?

– Herkes. Hoca yok ki artık. Kim öğretecek gençlere.

– Hiç mi yok gözünün kestiği

– Var Ayşe Taş var güzel okuyor o kız.

– Nerede sizin zamanınızdaki hocalar değil mi?

– Oh hooo. Udi Hayriye hanım, Kemal Niyazi Bey.

– Senin ustaların mı onlar abla?

– Ustayı bırak baba anne gibiydiler. Hayriye hanımın evindeydim hiçbir yere göndermiyorlardı

LEMAN’IN KIZI SÜPER

– İlk geçtiğin şarkı hangisiydi aklında mı?

– “Ümitlerim hep kırıldı, yârim artık gelmeyecek. Gözyaşlarım dökülürken busesiyle silmeyecek.” Sözlerin kuvvetine bak

– Şimdi kimler güzel okuyor başka

– Şey geldi… Leman’ın kızı – !!! – Şevval geldi Şevval.

– Leman Sam’ın kızı Şevval Sam mı geldi?

– Geldi okudu bana. Çok güzel okuyor. Leman’ı çok iyi dinlemiş. Harika sesi var. Usul, tavır mükemmel kızda.

– Senin de tavrını annen Zehra hanımdan aldığını söylerler

– Sen nereden biliyorsun anamın adını?

– Sen de benim anamın adını biliyorsun (kahkahalar) 

ANA KIZ MEŞK EDERDİK

– Anamın sesi bülbül sesiydi Savaş. Bursa’da, ninniye, mayaya, gazele başlardı, bülbüller susardı yeminle.

– Kızı da o yüzden böyle bülbül soyundan oldu işte. – (gülüyor)

Bilsen çocukluğumu böyle demezdin – !!!!!! – Ben küçükken kekemeydim evladım

-Neee?

– Türküleri anamla birlikte okuyorduk. Düğünlerde, yaş günlerinde ana kız meşk ediyorduk

– Eeee?

– Nazara geldim her halde. Bir sabah bir kalktım konuşamıyorum. Pepeliyorum

– Nasıl geçti peki?

– Çok uzun süre geçmedi. Sadece şarkı söylerken düzgün çıkıyor

– Bizim Hüseyin Turan gibi.

– Evet, o çocuk da öyle. Orhan Şener vardı, Fikret Hakan vardı. Onlar da böyleydi.

HİCAZ MAKAMINDA İSTEKLER

– Nasıl kurtuldun sonra?

– Ben bir şey isteyeceğim zaman mecburen şarkı söyleyerek istiyordum anlaşılsın diye. – !!!!!!! – Hicaz makamında melodiyle tuzluğu istiyordum annemden mesela – Allah iyiliğini versin e mi?..; – İşte böyle yapa yapa şarkı söylemek hayatımın parçası oldu.

– Bursa’da mı keşfettiler seni abla?

– Yok İstanbul’da. Ailece Bursa’dan Üsküdar’a taşındık. Tam 1931’di. Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girdim.

– Kimler kimler var o zaman değil mi?

– Kimler yok ki? Yesari Asım Arsoy, Selahattin Pınar, Mustafa Nâfiz Irmak, Osman Nihat Akın, Sadettin Kaynak…

GAZİNOCULAR SIRAYA GİRDİ

– Sonra radyo başladı değil mi?

– 1 sene sonra da radyoya girdim. Mikrofona boyum yetişmiyordu. Ayaklarımın altına tahta kutular yerleştiriyorlardı

– Yaş kaç o zaman?

– 14-15 ancak varım. Safiye Ayla da orada.

– Radyo yıllarında herkes size hayran tabii

– Bu sefer de dediler ki kim bu kadınlar

– Kim dedi?

– Herkes dedi. Zannediyorlar ki ben de koca bir kadınım. Gazinocular kapılarımıza geldi. Seni çok merak ediyorlar sahneye çıkaralım dediler.

– Ufacık yaşta hem de

– Valla öyle oldu. Belvü’de yaşımı büyütüp attılar beni sahneye

– Herkes tanıdı böylece

– Hemen hemen. Ama esas tanınma taş plağımı çıkartınca oldu.

 DEFTERİM ATATÜRK’TE KALDI

– Ankara Radyosu’nda da çok okudun

– Orayı Mesut Cemil Bey kurdu. Bana da teklif yaptı, kabul ettim gittim. Atatürk’ün vefat ettiği yıl açılmıştı.

– Atatürk’e de okumuşsun değil mi?

– Hem de kaç defa

– Çok heyecanlı be ablam. Nasıl gördün ilk defa, nasıl okudun gaziye?

– Vefatından 2 yıl önceydi. Ben o zaman ilk eşimle, Ali Senar’la evliyim. Kocaman bir araba geldi eve. Böyle siyah, yakışıklı bir şoför, zabitler.

– Vay be ablama

– Bir de baktım Dolmabahçe Sarayı’na gelmişiz. Ben daha orada yere yığılacaktım heyecandan.

– Dur hemen bayılma daha Atatürk’ü görecen

– (gülerek) Ben de o yüzden bayılmadım bekledim. Bir salona girdik, silme dolu. Kocaman masalar, etrafında generaller, politikacılar, yazarlar.

ŞARKILARI O SEÇTİ

– Gazi nerede?

– O tam ortada. Güneş gibi parlıyor. Bende el ayak kontrolden çıkmış tabii

– Ne oldu sonra

– Paşa eliyle işaret etti. Gel bakalım dedi. Sağ yamacına oturttu beni.

– Sen yeniden kekeme oldun tabii

– Olacaktım da rahatlattı beni. Elimden repertuar defterimi aldı. Tam 600 şarkı vardı içinde. 3-4 tanesini işaretledi, bunları oku bakalım dedi

– Neydi ilk şarkı?

– Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım/ Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’…

– Allah, Tatyos Efendi’den hem de

– Bak bak velete, nasıl biliyorsun sen de bu işleri – Biz de anamızın yamacında yetiştik abla – Bazı şarkıları benimle birlikte okdu. En çok da Cana Rakibi handan edersin şarkısını beğendi.

ZARFTAN SERVET ÇIKTI

– Sonra

– Sonra geç oldu deyip izin istedik kalktık. Defterimde Atatürk’te kaldı. Yolda kocamla da kavga ettik – !!!!! – En başta atamız ve oradaki önemli insanlar bana ilgi alaka gösterince kocam Ali astı suratını. Yaverin verdiği zarftan 700 lira çıktı. Servet gibi paraydı. Yine de mutlu olmadı Ali. Eve gelince üstüme yürürdü, annemi tartakladı ben de kafasına vazoyu geçirdim. – !!!!!! – Bir defasında da Atatürk’le dans ettim diye kavga ettik. Sonra da ayrıldık zaten.

ÜMMÜ GÜLSÜM’Ü ATIP BANA OKUTTULAR

– Sen yurt dışına açılmadın mı hiç Müzeyyen Abla?

– Olur mu? 25 yaşındaydım Paris’te Lido’da konser verdim. Döndüğümde yer yerinden oynadı.

– Burada gazinolarda yükseliyor o zaman

– Tabii. Nerede şimdi o gazino kültürü. Yenikapı’da Çakır’ın gazinosu vardı mesela. Sonra Çakıl oldu hani. Fahri beyin Maksim Gazinosu, Tokatlıyan Oteli’nin sahnesi, İstanbul Gazinosu, Recep Özgen’in Tepebaşı Gazinosu

BALIKÇI OSMAN

– Sinemaya da çok emek vermişsin ama?

– Verdim ya. Arap filmlerinin şarkılar söyledim önce. Leyla ile Mecnun geldi, onun şarkılarını Ümmü söylüyordu – ??? Ümmü Gülsüm. Arap Bülbülü var ya hani

– Hatırladım

– Ümmü’nün söylediklerini attılar yeni besteler yapıp bana okutturdular. Binbirinci Gece’de, Boz Aslan’da, Selahaddin Eyyübi ve Balıkçı Osman Bağdat’ta filmlerinin şarkılarını seslendirdim.

– Oynamadın mı hiç peki

– Oynadım. Kerem ile Aslı’da, Ana Yüreği’nde bir de Nasrettin Hoca Düğünde filmlerinde oynadım.

 

***Vefa:- Tarkan gelmedi mi ziyarete?

– Gelmedi ama devamlı telefon açıyor. Sezen de öyle.

– Başka gelen gelmeyen?

– Bülent’le Gönül Yazar’a kızıyorum en çok. Tanyeli geldi dün sabah. Tatlıses hastaneye kaç defa kebap gönderdi.

***Paparazzi: – Bazen tekneye götürüp denize sokuyorlar beni

– Paparaziler görse çeker seni bikiniyle abla.

– Bak bende hiç selülit yok.

 

*** Sulama:– Söyle şu Feraye’ye begonvili fazla sulamasın, çiçek yerine yaprak basar sonra

– Kendin söyle abla. Dinlemiyor mu?

– Dinlemiyor. Ver kız şuradan hortumu. Gör nasıl sulanır toprak, çiçek

 ***Aşk:- Çok mu aşık oldun sen abla? – Ben olmadım. Bana oldular. Aşık da değil musallat oldular daha çok

– Hiç mi sevmedin peki?

– Sevdim. Bursa’da Mahir Kürklü’yü sevdim. Çocuktum.

 

Savaş Ay – TAKVİM

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları