Öykü Yazarı Tuncay Renklikurt ile Edebiyat Üzerine

0 Yorum

Herkesin çocukken kurduğu hayaller vardır. Tuncay Renklikurt, çocuk yaşlarda sorduklarında kitaplara olan sevgisinden dolayı kitabevi açmak istediğini söyler. Kitabevini açmasa da 19 yıldır kitap sektöründe çalışan Renklikurt çok sevdiği kitaplarla beraberdir. Kitap sevgisinden hiç vazgeçmeyen Renklikurt zamanla kendisi de öyküler yazmaya başlar ve öyküleri edebiyat dergilerinde yayınlanır.Bir süredir ilk roman kitabı üzerine çalışmalar yapan Tuncay Renklikurt ile bir araya geldik. Tuncay Renklikurt’ la kitapçilardan kitaplara, yazarlardan popüler dergilere, edebiyat üzerine sohbet tadında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Müge Hatice Yönter

Fotoğraf: Yılmaz Bezgin


RÖPORTAJLIK :
  Öncelikle klasik bir başlangıç yapalım. Tuncay Renklikurt kimdir ? Ve neden kitapçılık?
TUNCAY RENKLİKURT (TR)Kimdir, Çukurovalı bir çocuktur.Neden kitapçılık? Yapacak daha iyi bir işi olmadığı için herhalde. Çok iş denedim. 6-7 yaşımdan beri çalışıyorum. O yaşlarda da bulunduğum ortam, yaşadığım yaşam koşulları, ailevi durumumuz vs. tüm bunlardan beni uzaklaştıran şey kitaptı. İlk kitabımı ilkokul öğretmenim Meral Benli vermişti. O kitabı okuduktan sonra yaşadığım dünyadan daha başka dünyalar olduğunu da gördüm. Orada bir sıpa çok acayip bir hayat yaşayabiliyordu. Çileler çekebiliyor, mutlu olabiliyor vs. İlk çocuk aklımla başka dünyaları keşfedişim böyle oldu, ilkokul öğretmenimle.. Ondan sonra kitaplar çekti beni. İçinde bulunduğum ortam öyle çok adına anıtlar dikilecek bir ortam değildi. Bir sürü kitap okumaya başladım. Sürekli cebimde kitaplarla gezmeye başladım. 11 yaşıma kadar bu böyle sürdü. O yaşlarda sorduklarında büyüyünce ne olacaksın diye, “ne bileyim bir kitabevi falan açarım dedim”, 35 yaşıma geldim açamadım ama kitapçıda çalışıyorum işte.
RÖPORTAJLIK :   Peki öykü ve romanlarınızda daha çok neleri işlemeyi tercih ediyorsunuz. Ve okur sizin romanlarınızda, öykülerinizde ne bulur, ne hisseder?
TR :   Henüz yayımlanmış bir romanım yok. Ve özellikle belli bir şeyi vurgulamak gibi bir kaygım da yok ki zaten öyle bir kaygı ile ortaya çıkınca yazılabileceğini de pek zannetmiyorum. Evvela taslağınız bir mesaj vermek değilse tabii. Siyasi olabilir bu, dini olabilir bu vs. Kendi propagandanızı, düşüncelerinizi insanlara aktarmak gibi kaygınız varsa öyle şeyler yazarsınız. Benim ama öyle bir kaygım yok. Ben kurmacadan yanayım. Hayal gücünü kullanıp bir şeyler üretmekten yanayım. Ve bir alt mesajım mutlaka oluyor ama genelde ondan bahsetmiyorum, onu okura bırakıyorum. Okur onu anlarsa anlasın diyorum. Ve o mesajlar belli bir yerden değil, siyasetten değil, dinden değil. Kişisel bir mesaj o ki her yazarda yapıyor sanırım bunu. Ve belli bir şeyi yazmak gibi bir derdim de yok. Mesela mum ışığında bir oturan çift görüp aklıma bir şey gelir, yazıyorum. Kadıköy’ e günbatımı çekmeye gidiyorum, orada bir şey görüyorum yazıyorum. Bu böyle bir şey, yazmak öyle bir şey. Üstünde önceden kurgulanacak bir şey değil. Dışarıda görüyorsunuz, dışarıda yaşayan bir hayat var, o hayatın içinde bir şeyler görüyorsunuz. Ve o size bir öykü yazdırıyor. Mesela iki üç hafta önce Namlun Yaylası’na gittim Çukurova da. Orada bazlama yapan bir kadın gördüm. Bana hikayesini anlattı. Doğrudan değil belki ama ona yakın bir şeyler kafamda kurguladım oturdum 6 sayfalık bir öykü çıktı. İzin de aldım. Zehra teyze dedim karakterim sen ol, -olurum oğlum dedi. Ortaya bir öykü çıktı. Bazlamacıdan öykü çıkıyor yani. Ondan bahsediyorum.

RÖPORTAJLIK :   Öykü yazarlığınızın yanında bir yandan da yıllardır kit1abevinde çalışıyorsunuz. Yaklaşık 19 yıldır bu sektördesiniz. Türkiye gündemi çok hızlı değişiyor. Özellikle de 15 Temmuz’dan sonra. Bu hızlı değişim Türkiye’de yayımcılığı, kitap satışlarını, kitap basmayı, kitap yazmayı nasıl etkiliyor ?
TR :   Türkiye’de bir kere okur popüler yazar değilseniz çoğu yazarı bilmiyor. Mesela Aslı Erdoğan biliyorsunuz hapiste şuan. İnsanlar hapishanenin önünde nöbetler tutuyorlar. Aslı Erdoğan’ı okuyan tabii binlerce kişi vardı. Ama on binlerce kişi de hapse girdikten sonra okudu. Şuan Remzi Kitabevi’nde 7 kitabı birden çok satanlarda. Aslı Erdoğan dışarıdayken herhangi bir kitabını çok satanlarda görmemiştim ben. Girdiyse de listenin bir yerlerine girmiş, bir kaç hafta kalmıştır. Ama şuan ilk 20 de 7 kitabı var. Bu değişen gündemler vs. kitabevine katkısı tabii ki oluyor. Yapılan dizilerin, çekilen filmlerin de etkisi oluyor. İnsanlar çünkü o yazarı bu şekilde tanıyor. Mesela Chuck Palahniuk’un kitabına toplatma kararı istemiyle dava açıldı biliyorsunuz, Ölüm Pornosu kitabı. Ölüm Pornosu kitabı benim şahsi fikrim, okuduğum en kötü Palahniuk kitabıydı. Ama kitap haftalarca listede kaldı. Niye? Çünkü dava açıldı o kitaba. İnsanlar normalde o kitapla ilgilenmiyorken bu kitabın nesine dava açıldı diye merak edip ilgileniyor. Aslında biraz kedi gibiyiz. Meraklıyız yani. Filmlerin de çok etkisi oluyor. Mesela bir kitaptan bir dizi uyarlandığında, film yapıldığında ben kitap sektöründen biri olarak seviniyorum. Bir tek ölümlere üzülüyorum, mesela en yakın zamanda Vedat Türkali’yi kaybettik. Şimdi kitapları çok satıyor. Sorulmaya başlandı. Ama yaşıyorken çok az insan okuyordu O’nu. Ben öyle düşünüyorum. Şimdi bütün kitaplarını sipariş veriyoruz. Bu hoş bir şey ama yaşarken de onu okuyup onurlandırmak gerekiyor diye düşünüyorum. Ama burada da herhalde başka bir şey var onu toplumbilimcileri falan araştırmalı. Neden o yazar daha önce keşfedilemiyor, bizim okurumuz neden bazı şeyler iş işten geçtikten sonra onu düşünmeye başlıyor? Bu adam ne yazmış acaba diye düşünmenin zamanı onun öldüğü zaman mı olmalı? Bunların hepsi tabii araştırılmalı ama kitap sektöründe maalesef bazı zamanlarda kitapların çok satılması yazarın ölümüyle gerçekleşiyor. Üzüldüğümüz o. Onun dışında bir kitaba dava açıldığı zaman da ilgi artıyor.

E-kitapların Yayıncılığın Bugününe ve Yarınına Etkileri

RÖPORTAJLIK :  Tüketim toplumu olmak, sosyal medyanın etkileri, kitapların e- kitap haline getirilmesi, e- kitap okuyucularından telefondan okunması vs. Bu kitap sektörünün, kitap yayıncılığının, yazarlığın, bugününü ve yarınını ne şekilde etkiliyor?
TR :  Türkiye’de çok etkilediğini düşünmüyorum. Çünkü Türk okuru bellidir. Sayı vermeyeceğim ama çok az ve o kitle içerisinde de %1’dir belki E-kitap okuyan, tabletinden okuyabilen insan  sayısı. O da bunun pratik olduğunu düşünür, kütüphane yapmak gibi bir kaygısı yoktur, bundan dolayı telefonumda olsun yolda, sokakta okurum, tatilde şezlong da okurum gibi düşünen insanladır. Ama benim tanıdığım hiç kimse e-kitap okumuyor. Yurt dışında bu e-kitap sektörü büyük sektör. Yazarlar da para kazanıyor bundan, yayınevleri de para kazanıyor. Bunun için her gün yeni bir cihaz çıkıyor, o cihazlar marka olabiliyor, teknoloji marketlerinde satılıyor. Sektör içinde sektör oldu bu. Ama Türkiye’de öyle çok geliştiğini düşünmüyorum.

Bizim insanımız kitabı eline alacak, genelde böyle bir tüketiciyiz biz. Domatesi seçmeden almayız. O e-kitap da bedava değil, giriyorsun onu belli satan sitelere para verip alıyorsun Aldığı şey elde bir şey değil. Ve biz Türk insanı olarak elimizde tutmak istiyoruz bunu. O kitabı elime aldığımda, kapağını şöyle bir açayım diyor, her sayfayı çevirdiğimde bir sesi çıksın diyor. Kitabın gelişmesine geldiğimde bundan haberim olsun diyor. Çünkü bir roman okuyorsan o kitabın bir başlangıcı var, gelişimi var, sonucu var. Telefonda, bir cihazda okuyorken 300. sayfaya geldiğinde 300. sayfa kitapta nereye tekamül ediyor bilmiyorsun. 600 sayfaysa hayal gücünü kullanmak zorundasın ama kitap elindeyse tamam ben bu kitabı yarıladım şimdi bundan sonra ne olacak acaba diye kafa yorabilirsin. Bizim Türk insanı e-book a o kadar sarmadı yani.

Neden Nitelikli Eserler Üretemiyoruz?

RÖPORTAJLIK :  Günümüzde bir çok yazarlar yeni kitaplar çıkarıyorlar, nicelik olarak çok kitap var ama nitelik olarak kaliteleri tartışılıyor.  Kullan-at tarzı ürünler gibi oku-kaldır kitapları çıkıyor, belki çoğu tekrar okunmuyor bile. Bunun sebepleri neler olabilir sizce?
TR :  Bir kere çok fazla yazar var, çok fazla yayınevi var ve bu yazarlar bazen bir aforizma kitabı çıkarıyor. Artık sosyal medya diye bir alan var ve orada bloggerlar var. Bende kendi instagram hesabımda bloggerlık yapıyorum, bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Ve bu insanlar bunları biriktiriyorlar ve yayınevleri bu insanları da takip ediyor. Bir bakıyor mesela bilmem kişi adı şu, soyadı bilmem ne ama adamın 25.000 tane takipçisi var. Bu adamı okuyorlar. Çizgisi bu olan yayınevleri var. Bu kadar takipçisi varsa diyor, 25.000 kişi bunun %10 u bu kitabı satın alsa 2500 kitap yapar diyor. Standart bir baskı zaten 2000 falan.  İyi satış bu diyor. Edebi bir değeri olmasa dahi o kitabı basıyor, çünkü para kazanmak istiyor. Nitelik bakımından değerlendirdiğinde o kitapta Gunter Grass okuru, bir Fernando Pessoa okuru çok bir şey bulamayabilir ama öğrenciler çok şey bulabilir, hayatının kitabı yapan insanlar olabilir o kitabı. Yani kitaptaki kalite olayı biraz göreceli diye düşünüyorum.

“Nitelikli Kitapların Satış Kaygısı Olmuyor”

RÖPORTAJLIK :  Peki şöyle diyebilir miyiz o zaman yeni yazarlar belli bir blog sayfasında, sosyal medyada tutunup belli bir okuyucu kitlesi edindikten sonra kitaplarını bastırmak için yayınevlerine başvursunlar ?
TR : 
Yok, bazı yayınevleri var. Çok iyi editörler var o yayınevlerinde, o yazar ilk defa bir eser çıkarıyor ortaya, bir şeyler düşünüyor onu hikaye yapıyor, bir kurmaca çıkarıyor ortaya ve gerçekten iyi yazıyor. Birçok genç yazara destek veren yayınevleri var, Metis ve İletişim Yayınları gibi. İletişim Yayınları’nın editörlerinin hiçbirini tanımıyorum ama hepsini çok beğeniyorum, çok iyi seçiyorlar. Genç bir bayan öykülerini yazıyor, götürüyor ve editörler bakıyorlar, bunda gerçekten bir şey var diyorlar, yazarın kalemi güçlü, duygularını çok iyi ifade ediyor diyorlar, onu piyasaya sürüyorlar. O kitaplar gerçekten çok satmıyor. Ama okuyan kişiyi de mutlu ediyor. O nitelikli dediğimiz kitaplar bu kitaplar ve o tür yazarların da çok fazla satış kaygısı olmuyor. O tarz insanlar, benim bir hikayem vardı, yazdım artık kime ulaşırsa diyor. O insanlar biraz mütevazi. Ama diğer yandan bu binlerce takipçisi olan insanlarda, yayınevleri o kitapları alıyorlar çok güzel reklamlarını yapıyorlar. Metrolarda görürsünüz onları, her yerde reklamları yapılır. O kitap patlar, haftalarca listelerde kalır. Alır bakarsın çok bir şey bulamayabilirsin, ama reklamın kitap satışına etkisi çok büyük. Gerçekten bir eser üretmiş yazar kitabını çıkarıyor, çok satanlara girmiyor, çok az kişiye ulaşıyor. Ama yine de belki 1000- 1500 ü geçmeyen o okuru için ikinci  bir eserini yazmak içinde kafa patlatıyor ve bunu yaparken bunu 1500 kişi için yapıyor. Beni 1500 kişi okudu, onlara yeni bir eser nasıl verebilirim diye düşünüyor ama diğer yandan öbür taraf diyor ki, ben çok para kazandım şimdi yeni bir şeyler daha saçmalayayım diyor.

RÖPORTAJLIKBir hikaye yapayım diyor.
TR :  Tabii tabii. Böyle bir durumda var. Sadece bazı marketlerde satmak için kitap yazanlar var. Öyle bir sektörde var piyasanın içinde.

3RÖPORTAJLIK :  Peki o nitelikli yazarlara dikkat çekmek için neler yapılabilinir , önerileriniz neler olur bu konuda?
TR :  Yayınevleri bir kere güvendikleri o yazarlara reklam olarak çok fazla destek verecekler. Çoğu yayınevi edebiyat dergilerine reklam veriyor. Ama o edebiyat dergilerini zaten o kitabı okuyanlar alıyor. Farklı bir kesime ulaşmak için ne yapmalı? Bir gazeteye reklam verecek. Gazoz reklamı var ama kitap reklamı yok. Salça reklamı var, kitap reklamı yok. Televizyonun bu aşamada devreye girmesi lazım. Kitap sektörü televizyona reklam vermeli, o reklamın karşılığını alabiliyor olmalı. İnsanlar çünkü mutlaka yönelecektir. Televizyonda görüp çiklet alıyorsa bu insanlar o kitabı gördüğünde de ben bunun reklamını görmüştüm, nedir diye inceleyecektir, incelediğinde de yayınevi kaliteli bir kitabın reklamını verdiyse o inceleyen insan zaten alır.

Edebiyat Dergilerine Yapılan Eleştiriler

RÖPORTAJLIK :  Günümüzde popüler olan bazı edebiyat dergileri var. Ot, Fil, Kafa, Bavul, Karakarga gibi bazı dergiler. Bunlar çok satıyor. İçlerinde çok popüler isimler yazarlık yapıyor. Yazar kadrosu bayağı yıldız isimlerle dolu. Ama bir yandan da bu dergiler için yapılan bazı eleştiriler de var. Piyasacılık yapıldığı, vicdan pazarlandığı, humanizm yapıldığı söyleniyor bu dergilere yönelik. Edebiyata değil de daha çok kapitalizme hizmet edildiği vs.
TR :  Aslında az önce bahsini ettiğimiz o hani 25.000 takipçisi olan adamı bulup senin şu yazdıklarını kitap yapalım diyen yayınevleriyle, başka bir yayınevinin çok iyi bir hikayeyi alıp basıp piyasaya sürmesi durumu var ya, dergi piyasasında da aynı durum var. Ben bu saydığınız dergilerin hepsini okuyorum, çok da beğenerek okuyorum. Kapaklarında vs. de sosyal medyayı çok yakından takip ettikleri belli oluyor. Mesela ünlü bir söz varsa o ay o söz çok fazla paylaşıldıysa onu o dergilerin kapağında şap diye görüyorsunuz. Bu bir pazarlama stratejisi, bunu küçümseyemeyiz. Yaptıkları şey de bana göre doğru. Mizah dergileri de bir şeyi kapak yapacaklarsa kapağı yapan editör o sayıdaki en komik şeyi alıp kapak yapıyor. Bu da bir pazarlama taktiği. Mesela Adile Naşit’in ölüm yıldönümü var, bir Adile Naşit görebiliyorsunuz. Ben bunları çok yadırgamıyorum hatta olmalı diye de düşünüyorum. Böyle çok piyasa malı haline de getirmemek lazım. Kapaklarda Yılmaz Güney’i görmek, Kemal Sunal’ı görmek, Adile Naşit’i görmek, Küçük Prensten bir şeyler görmek güzel bir şey. Hani derginin içinde çok iyi yazarlar var, okumaktan büyük keyif aldığım yazarlar ama kapağı sosyal medyadan toparlanmış, devşirilmiş bir kapak ya o benim için hoş bir denge. Ama arada bir o içinde yazan çok iyi yazarlar dediğim kişinin bir öyküsünü kapak yapıp, öyküden bir cümleyi de paylaşabilirler mesela bir de öyle deneyebilirler. Duvar yazısı değil de gerçekten içindeki yazara da bir selam çakmak için onun birkaç satırını paylaşsalar iyi olur. Ama çok da benim beklediğim, umduğum, hayal ettiğim bir şey değil, şuan ki hallerini ben çok yadırgamıyorum, seviyorum yani.

“Bu Kitabın Tam Metnini Oku” Demeli

RÖPORTAJLIK :  Türk okuru diğer ülkelere kıyasla çok daha az okuyor.Geride kalıyor listelerde. Neden okumuyoruz?
TR :  Ben gelecekten ümitliyim. Evet geçmiş böyleydi. Okuyan bir toplum değildik. Ama şimdi okullar çocuklara daha 1. sınıftan çok güzel kitaplar öneriyorlar. Yaz tatilinde al şu 10 kitabı oku diyorlar. Okul listeleri geliyor bize. “Bu yaz tatilinde bu 10-15 kitabı oku” diyorlar. Ve önerdikleri kitaplara baktığımda ben çoğu okulun çok yerinde önerilerde bulunduğunu görüyorum. Öğrenciye kitabı sevdirebilecek kitaplar. Bana Kemalettin Tuğcu’nun Ana Hakkı, Falaka gibi kitaplar öneriyorlardı. Öğrenciyi döven öğretmen var ortada, bunları okuyorduk. Şimdiki çocuklara ‘Kaptan Düşük Don ve Külot Kapan Kötü Kadının Gizemi’ni oku diyorlar, o çocuk o kitabı okur, güle oynaya okur. O yaşta çocuğa gidip dünyanın zorlukları, bak ne kadar zorluk içinde çocuklar var, öğretmenleri de dövüyormuş falan, o benim anlayışıma pek sığmıyor. Çocuklar biraz eğlenceli şeyler okumalı. İlk kitaba girdiklerinde orada bir dramla karşılaşmamalılar. Çocuğa okumayı bir alışkanlık haline getirirsen eğlenceli kitaplarla kitap okumaya devam edecektir. Kitap okumaya devam ettiği zaman kitabevlerine gitmeye devam eder, her gittiğinde kendisi bir şeyleri seçmeye başlar. 8- 9 yaşındayken Saftirik Grey’i okuyan çocuk 15- 16 yaşına geldiğinde ya şu ‘Sol Ayağım’a bir bakayım der, Anna Frank’ın Hatıra Defteri’ni bir okuyayım der, oradan Tolstoy’a girer, oradan Dostoyevski’ye girer. Dostoyevski’ye girdikten sonra zaten o dünyayı bırakamaz, yaşamın nihayetine kadar artık kitap okumaya başlar. Ama başlangıç noktası önemli. Başlangıç noktasında çocuğu sıkmamak lazım. Aman edebi eserler okusun dememek lazım. Bir de yayınevlerinin de çocuk klasiklerini kısaltmaması lazım. Bana çok doğru gelmiyor o. ‘Denizler Altında 20.000 Fersah’ın 25 sayfalık versiyonunu yapıyorlar, çocuğa ödev veriyorlar. Öğretmen tembih etmeli, “bu kitabın tam metnini oku” demeli. Çocuk tembellik yapıyor “daha kısası yok mu” diyor. Daha kısası da var maalesef hayır diyemiyorsun, veriyorsun ve o çocuk hayatının geri kalanında “ben Denizler Altında 20.000 Fersah’ı okudum”zannediyor. Okullar kitap önerirken yayınevlerine de belirtmeli. Çocuklara bu tarz kitaplar önermek lazım. Tom Sawyer’ı okuyup da sıkılacak bir çocuk yoktur ya da Demiryolu Çocukları’nı. Bunları da önerebilirler ama yayınevlerini belirtmeleri lazım. Çünkü bunlar artık telif hakları olmayan kitaplar ve kafasına esen herkes basıyor o kitapları. Ve çocuk gidiyor en incesini seçiyor.

RÖPORTAJLIK :  O zaman burada okulların ve yayınevlerinin dışında ailelere de iş düşüyor diyebiliriz.
TR :  Aileye de iş düşüyor evet. Yani ailenin de kitaplar seçerken tercihlerini doğru yönde kullanmaları lazım. Mesela daha ucuz diye gidip kısaltılmış, okuduğunda gerçekten o kitabı okumuş olmayacağı kitapları seçmek yerine tam metnini alacaklar. Üstelik tam metin olup kısaltılmıştan daha ucuz baskılar da var. Biraz araştırsalar bulurlar. 300 sayfalık çocuk kitabını 4 liraya satan yayınevleri var. Sonra Remzi Kitabevi var, İnkılap var, Bilgi var. Çok iyi çeviriler yaptığını bildiğimiz yayınevleri bunlar. Bunlardan başka, o koca kitabı 25-30 sayfaya sığdırıp ve tam metinle aynı fiyata satan yayınevleri de var.

RÖPORTAJLIK :  Sizce Kitabevinde çalışmanın diğer mağazalarda çalışmaktan farkları var mı?

TR :  O kişiye göre değişir. Benim için bir farkı yok. Ben bir kitapçı olmak istiyordum. Büyüyünce kaç kişi kitapçı olmak istiyorum der bilmiyorum ama ben 10-11 yaşıma geldiğimde büyüyünce kitapçı olmak istiyorum diyordum. Böyle düşünmeyen birisi ve zaten mağazacılık sektöründeyse hayatını devam ettirebilmek için mağazacılık sektöründedir. Orası ya da burası çok fark edeceğini düşünmüyorum. Çalışır, elinden geleni yapar, aldığı parasına bakar. Ben herhangi bir başka mağazacılık sektöründe başka bir iş yapabileceğimi sanmıyorum. Ama gidip giyim sektöründe çalışan adama sorsan o da “başka bir iş yapmak aklımın ucundan geçmez ki zaten yapmak istemem” diyebilir. Kitapçılık meslek seçiminde nokta atışı gibi. Onu gerçekten yapmak isteyenler yapıyor. Ve çok da fazla seçme şansı yok, çok fazla kitabevi yok. Ben bu işi yapacağım dediğinde gidecekleri yer belli. Çok fazla kitapçımız da yok. Her şehirde öyle. Ben mesela Küçükkuyu’da bir tane kitabevi gördüm, Selin Kitabeviydi. Küçücük bir kitabevi ama çok şirindi. Ellerinden geldiğince yeni çıkanları koymaya çalışıyorlar ve bana çok sempatik geldi. Baktım hep birer ikişer tane sipariş etmişler. Büyük yayınevleri biliyorsunuz bestseller bir kitaptan yüzlerce sipariş eder, onlar 1-2 tane bulundurmak için sipariş veriyor. Buradan şunu anlıyorsun, paraları yok. Ancak o kadar satıyor ki para kazanıyor, yenisini sipariş ediyor falan ama 1 tane var işte. Ve diğer dükkanlar, kafeler tıklım tıklım doluyken oradaki kitapçı kız oturmuş masasında müşteri bekliyordu. Hani röportajın en başında bahsini ettiğimiz şey var ya tüketim toplumu, kitap okuyan kesim falan. Bu aslında bir çerçeve işte, bir resim. Orada adam yoğurtlu dondurma satıyor boş masa yok, yoğurtlu dondurmanın tarifini satıyor kız, kimse içeri girmiyor.

Korsan Kitaplar…

RÖPORTAJLIK :  Korsan basın kitapçıların, yazarların hiç sevmediği konulardan bir tanesi. Ama baktığımızda kitapların fiyatlarının pahalılığı da bir gerçek. Zaten ekonomik olarak zorluk çeken bir toplumuz, pahalı kitapları görünce insanlar korsanına yöneliyor. Hataları oluyor vs. ama korsan basım, k2orsan satış bir hayli yüksek, kitapların pahalılığından dolayı. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
TR :  Kitaplar pahalı bir kere. Yayınevlerinin buradaki politikası da çok önemli. Mesela bazı yayınevleri şöyle bir şey yapıyor. Kitabı ilk piyasaya çıkarıyor. Kitabın ilk çıkış fiyatı 35 lira. Diyor ki 35 liradan ben bunu ulaştırabildiğim noktalara bir ulaştırayım. Aradan biraz zaman geçiyor 2-3 ay gibi. Kitap bir yere ulaşmıyor işin aslı. Ondan sonra “ben bunun cep boyunu bir yapayım 9.90TL’ye satayım” diyor. Niye? Çünkü bu esnada korsanlar çıkıyor, birebir takip ediyorlar. Onun 35 liraya sattığını korsan 10 liraya satıyor, kimseye beş kuruş vermeden özellikle yazarın hakkını çalarak. Okur burada yazarı çok sallamıyor, bir de böyle bir durum var. Gidip korsandan aldığında “bu adam buna yıllarca uğraşmış, yazmış cebine beş kuruş para girmeden adamın emeğini buradan bedava okuyorum” diye düşünmüyor. Düşünenler tabii ki var ama öğrenci nasıl düşünsün bir de o var. Adamın kitap okuyası var, adam kitap okumayı seviyor ama parası yok, onu ne yapacağız. Gidiyor oradan alıyor mecburen. Muhtemelen o adam içinden hakkını helal et diyordur o yazara. Ama korsan öyle demiyor işte. Yayınevleri burada kitapların fiyatlarını aşağı çekecek. Kitabın sayfa kalitesine göre değişir, kapak tasarımına göre değişir, yurt dışından ithal aldığınız bir kitapsa ve onun kapağına ayrı bir telif ödüyorsanız vs. bunlara göre değişir fiyatları ama olabilecek herkese ulaşacak rakamı bulmaları lazım. Mesela bazı yayınevleri var ki ben bu kitabı 75 liraya çıkarayım alabilen alsın zaten diyor, tavır o. Onu alabilen alsın tavrı devam ettiği sürece korsan olur. Bu kitabı 2000 kişiye ulaştırayım bana yeter dediğinde o kitabı okumayı çok seven ama 75 lirası olmayan adam gidip korsan alır. Burada aslında biraz suç yayınevlerinde.

RÖPORTAJLIK :  Okumaktan sıkılmadığınız, vazgeçemiyorum dediğiniz yazarlar ya da başucu kitaplarınız var mı? 
TR :  Başucu kitabım hep var özellikle Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun kitabı yıllardır gerçekten başımın ucundadır. Fernando Pessoa’nın kitabını başucu yapan insanlar çok iyi bilir, o kitabı açar rastgele bir güncesini okur ve bunu o kadar sık yaparlar ki sonunda okumadığı sayfa kalmaz. Ve yazdığı her şeyi de kolay kolay unutmaz. Ve üzgün de bir adamdır Pessoa ama ondan bir sürü çıkarımlarda bulunabiliyorum ben mesela. O yüzden Fernando Pessoa benim başucu yazarlarımdan biri. Bir de Afili Lugat var, Domingo Yayınları’nın çıkardığı. Böyle belli konu başlıklarında ünlü filozoflar, bilim adamları, düşünürler, müzisyenler, eski çağlardan günümüze gelmiş bilginler onların o başlıkla ilgili sözlerden oluşan bir Afili Lugat. Adı bu. Onu başucumdan eksik etmiyorum. Ve Türkçe sözlük var. TDK’nın. Arada bir bir kelime çıkıyor hani gündem oluşturuyor ya o kelimeyi ben bulmaya çalışıyorum. O yüzden başucu kitabım. Ne bulsam da ortaya çıkarsam falan diye, benden önce birileri buluyor ama..

RÖPORTAJLIK :  Peki sizin öykülerinizde etkilendiğiniz bir isim var mı?
TR :  Etkilendiğim bir isim yok aslında. Yok ama yazımından çok etkilendiğim yazarlar var. Bunlardan bir tanesi mesela Salinger’dır. Salinger, okuru ikiye ayırır. Catcher İn the Rye, Çavdar Tarlası’nda Çocukları ya çok seversin ya da hiç sevmezsin. Ben çok sevenlerdenim. Oradaki o, sürekli kendi ile çelişen, benim dediğim şey muhtemelen en doğru olanıdır diyen o Holden karakteri beni çok çeker, öyle bir karakter fikri çok hoşuma gidiyor ki, o kitabı ben her yıl bir kere okurum. Öyle bir geleneğim var. Bunun dışında tabii ki Dostoyevski var.  Dostoyevski’nin kitaplarını okuduğumda bir şeyler yazasım gelir. Her seferinde sabahları çöpe giden müsveddeler oluyor. Çünkü kıyasladığın adam Dostoyevski ya. Orada bir Beyaz Geceler okuyorsun, dur bir umutsuz aşkla ilgili öykü yazayım diyorsun, e öykü umutsuz oluyor.

RÖPORTAJLIK :  Umutsuzluktan bahsetmişken şöyle bir konuya girmek istiyorum. Mesela sinemada, filmlerde, dizilerde yazarlar hep umutsuz, parasız, marjinal tipler, yazıları aslında kalitelidir ama okur anlamaz, editörü ya da genel yayın yönetmeni sürekli fırça atar, bu şekilde canlandırılıyor. Ezilmiş,halkın umurunda olmayan, umutsuz, parasız, yalnız yaşayan karakterler var. Neden sizce?
TR :  Yok aslında halkın çok umurunda değil değil o. Çok büyük bir kısmının umurunda olmayabilir. Ama onu umursayan insanlar da gerçekten derinlemesine umursar o tarz karakterleri. Bir sürü de örneği var. O karakterler içine dönüktür, hayattan bezmiş bir halleri vardır ama küçük de olsa arada bir umut ışığı varmış gibi bir görüntüleri de vardır. Adam yaşamaya devam ediyor. Bu bir kere umut beslediğinin göstergesi ya, bu insanlara ilginç geliyor. O adamda bir tekinsizlik hissediyorlar, bir tuhaflık hissediyorlar anlamaya çalışıyorlar ve dolayısıyla o tarz karakterler yapılıyor olabilir.

RÖPORTAJLIK :  Sanatın sadece edebiyat, yazarlık tarafına değil daha geniş kısmına baktığımızda arabesk,  umutsuz, kaybedenler şeklinde eserler ortaya çıkmaya başladı sanki.
TR :   E insanlar öyle çünkü. İnsanlara bir ayna göstermeye çalışıyorlar. Türkiye’de yaşıyoruz bir kere öyle bir şey var.

RÖPORTAJLIK :  Duyguları sömürmek olmuyor mu sizce ?
TR :  Duyguları sömürmeden ziyade bu başka bir şey. Bence o ayna göstermek insanlara. Bak yalnız değilsin kardeşim, senin gibi başka insanlar da var demenin başka çeşidi. O zaman her kitap duyguları sömürmek olurdu. Mesela korkunç zengin bir kitap vardı, kadının işi çok zengin insanların parasıyla alışveriş yapmaktı. Mesleği bu. Duygu sömürüsü bu işte. Onu alıp fakir bir kadın okuyor.

RÖPORTAJLIKYazarlar daha karamsar değil de daha bir umut aşılayıcı şeyler yazmamalı mı?
TR :  Yazsınlar ki yazılıyor zaten. Ama diğerleri o kadar vurucu oluyor ki akılda kalan o oluyor. Yazılan 10 kitabın 8’inde son, hep mutludur. Shakespeare’in ‘yeter ki sonu mutlu bitsin’ desturları oymuş gibi hep mutludur. Ama gerçek hayat öyle değil. Gerçek hayatta umutsuzluk da var, mutsuzluk da var. İnsanlar ölüyorlar. Dünya bu kadar kötüyken insanlar birbirlerini öldürüyorken şurup şeker şeylerden bahsetmeyen yazarların olması bana normal geliyor. Bir yerde bir umutsuzluk var. Mesela geçenlerde Halep’e bir bomba atıldı, bir çocuk gördüm kanın ne olduğunu bilmiyor, kafasındaki kana dokunuyor, eline bakıyor ve elinde ne olduğunu bilmiyor, utanıyor koltuğa siliyor. O çocuğa mutlu son yazamazsın, anlamaz o çocuk büyüdüğünde. Umutsuzluğun ne demek olduğunu biliyor. Nasıl umutlu olsun ki, bütün ailesi öldü bir o kurtuldu bildiğim kadarıyla. Dünyada böyle bir şey var. Gerçekçi şeyler yazmak isteyen insanlar da mutlu şeyler de yazamazlar da zaten. Çünkü gerçek, Mutsuzluktan ibaret. Tabii ki çok mutlu olan insanlar vardır, parası vardır, pulu vardır, her şeyi vardır, yediği önünde yemediği arkasında en büyük derdi hafta sonu izleyeceği filme karar vermektir. O tarz insanlar da tabii bu tarz kitapları, içi umutsuzlukla, mutsuzlukla yoğrulmuş kitapları okuduğunda yadırgarlar. Ama başka insanlar da var, gerçekten umutsuz ve hatta bunu içine atan insanlar da var. Sonunda o kitabı okuduklarında “ben yalnız değilim başkaları da var işte bak” falan deyip kendini avutanlar da var. Hatta o yazarın kendisi de öyledir büyük ihtimalle.

RÖPORTAJLIKO zaman yazarlar da yazdıkları eserlerin örneklerini görebiliriz, öyle mi algılamalıyız?
TR :  Öyle bir şey bence yanılgı olur çünkü Tolkien’i düşün, Ursula Le Gui’i düşün, J. Lewis’i düşün Narni’nin yazarını. O kitaplarda o yazara ait ne bulabilirsin ki? Hobbit’e bakıp Tolkien nasıl bir adamdı diyemezsin.
4RÖPORTAJLIK :  Fantastik de değil de içinde bahsettiğimiz umutsuzluk, dram bulunduran eserler de diyelim.
TR :  Roman yazarlarının çok fazla yazarı yansıtacağını ben düşünmüyorum. Benim bir yazar arkadaşıma bir mail gelmiş bana gösterdi. Sapık mısın sen? demişler. Kitabında bir tecavüzden bahsediyor. Gerçek dünyada yok mu? Var. Adamın yaptığı kurgunun içerisinde öyle bir sahne var, o sahneyi de olabildiğince gerçekçi yazmaya çalışmış. Ama onu sapıklıkla suçlayan bir okur da var. Yazarın biraz hayal gücüne güvenmek lazım. Sıkıldın mı, sana ters gelen bir satır mı okudun, o kitaba devam etmek istemiyor musun, bırakırsın ama yazarı suçlamaman lazım. Doğrudan kendi fikri olduğunu beyan ederek rahatsız edici şeyler yazıyorsa o ayrı bir şey tabii..

RÖPORTAJLIKKitap okumayı sevmeyenler için ne önerirsiniz ?
TR :  Sevsinler. Pahalı falan dedik kitaplara ama yine de bir İskender parasına çok güzel bir roman alınır, bir sinema bileti fiyatına çok iyi bir kitap alınır. Sinemadaki izlediği film 60-70 dakikadır ama kitabı bir hafta boyunca okur. Aslında vaat ettiği uzun süreli keyfin karşılığında yine de kitap ucuz bile diyebiliriz yani.

 

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları