Şeref Bey’in Kızı Handan Onur İle Beşiktaş Üzerine Söyleşi

0 Yorum

Beşiktaş’ın futbol şubesi kurucusu Şeref Bey’in kızı Handan Onur, “Beşiktaş tarihine, köküne sahiptir. Beşiktaş çok vefalı bir kulüptür” diyor ve tıpkı babası gibi, onun da yüreği siyah-beyaz çarpıyor…

Harbiye-Bebek tramvayı… Camdan dışarı bakmakta olan ilkokul çağlarındaki küçük kız, Şeref Stadı’nın oraya gelince, heyecanla sesleniyor arkadaşlarına, “Bakın, bakın, buralar bizim…” Beşiktaş semtini kendisinin sanmasının bir nedeni var elbette. O, Şeref Bey’in kızı Handan… Dört-beş yaşlarındayken kaybettiği babasını pek hatırlamasa da “Şeref’in Kulübü” olarak bilinen Beşiktaş’ı, kulübün stadyumunun bulunduğu semti ve siyah-beyaz renkleri babası yerine koymuş, babası kadar sevmiş…
Beşiktaş’ın futbol şube kurucusu Ahmet Şerafettin Bey’in kızı Handan Onur’un, babasıyla ilgili anıları da siyah-beyaz ama o anılar futbolcularından yönetimine, taraftarından amigosuna kadar bir dönemin Beşiktaş’ını öyle güzel anlatıyor ki…

Babanızla ilgili neler hatırlıyorsunuz?

Babamı kaybettiğimde, dört buçuk beş yaşlarındaymışım. Onu pek tanımadım ama o kadar çok şey anlattılar ki, tanıyor gibiyim. Annemin ve yakın dostlarımızın anlattıklarından, onun Beşiktaş Kulübü için yaşadığını, bir ailesinin de Beşiktaş olduğunu biliyorum. Hatta annem ve anneannem bazen üzülürlermiş bu yüzden.

Babanız Şeref Bey’in, aynı zamanda gazeteciliği vardı, futbol federasyonu genel sekreterliği yapmıştı. Onun bu kadar çok yönlü bir insan olduğunu ne zaman öğrendiniz?

Çocukluğumda böyle şeyler yazılmıyordu, sonradan babamın bu kadar çok yönlü biri olduğunu öğrendim. O kadar şaşardım ki; babamın ölüm yıldönümünde ihtifaller (anma töreni) olurdu. İstanbul Valisi’nden tutun da Beden Terbiyesi Başkanı’na, o zamanki bakanlara, tüm grup başkanlarına kadar herkes gelirdi. Atatürk’ten sonra en büyük adam, babam diye görürdüm. Yahya Efendi’den aşağıya kadar, resmi plakalı arabalardan geçilmezdi. O zaman çok değer verilirdi babama.

Babanızın Halk Partisi’nde de yöneticiliği vardı değil mi ?

İstanbul başkanıydı babam. Annemle gider, babamı, Halk Partisi’nden, kulüpten alırdık. Hep gözümün önünde, babamı orada hatırlıyorum ben.

Babanızın trenle Ankara’ya gidip geldiği zamanı anlatır mısınız?

Ben bilmiyorum da, anlatılanları hatırlıyorum. Başbakan Recep Peker, kanser tedavisi için babamı Viyana’ya yollamış. Yolda ölür diye, Edirne’den itibaren tren ilave ettirmişler, bir de doktor vermişler. Türk doktorlarına tevdi edilmiş sonra. Ben babamı Cerrahpaşa’dayken hatırlıyorum. Rahmetli anneciğimle beraber beni oraya götürdüler. Sanki benim tanıdığım babam o değil, siyah renkli başka bir adam olmuş. Ağzında da bir şeyler var. “Ne o babacığım?” dedim. “Çikolata yedim, sana da getirdim” dedi. Bana verdi çikolataları, öyle deyince sevindim. Kapıdan dışarı çıktım. Burhan Felek bekliyordu dışarıda. Bana sonradan anlattılar; babamla dargınmış Burhan Bey. İçeri giremiyormuş, çünkü babam, “Bu da geldiyse öleceğim demektir” diyormuş, zaten öleceğini de biliyormuş. Burhan Felek, kapıdan çıkarken sormuş, “Bu ne?” diye. Ben de, “Babam bana çikolata getirdi, onun da dili kapkara” demişim, ağlayarak geri dönmüş. Bir daha da babamın yanına girememiş çünkü ertesi gün babam ölmüş. Oğlum çok benziyor babama, şimdi yaşlandıkça daha da benziyor.

Nerede şimdi oğlunuz?

Amerika’da yaşıyor oğlum. Miami’de kendi işi var, yazları geliyor buraya.

Babanız Beşiktaş’la çok ilgiliydi değil mi?

Babam anneme, “Seni çok seviyorum ama Beşiktaş benim birinci ailem” demiş. Zaten Abdülkadir (Karamürsel) Amca da babam hayattayken hiç evlenmemiş. Babam öldükten sonra bana, “Şeref’i kaybettikten sonra evlendim” dedi. Onların dostluğu bambaşkaydı. Abdülkadir Amca, babamın ölümünden sonra da bize çok sahip çıktı.

Abdülkadir Karamürsel’in konağında mı kaldınız?

Konakta kalma diye bir şey söz konusu değildi ama misafir olarak giderdik. Orada alaturka, alafranga müzik alemleri yapılırdı. Bütün futbolcular gelir, dinlerlerdi. Münir Nurettin Selçuk gibi sanatçılar gelirdi. Çocuklar Akaretler’de yatardı. Biz de haremlik-selamlık gibi dinlerdik konserleri. Başka bir şeydi Beşiktaşlılık o zaman.

Kimler arkadaşlarınızdı o zaman?

Süleyman (Seba), Şükrü (Gülesin), Kemal (Gülçelik), hepsi oradaydılar. Benim yaşıtlarım sayılırlar, aramızda bir-iki yaş var. Mektepten çıkarken, Naciye’nin kahvesi vardı, oradan geçerdim. Tabi genç kızım o zaman. Sonra haber gitti Abdülkadir Amca’ya, “Oradan otobüse binmesin, kahvede bizim çocuklar oturuyor” diye. Futbolcular tarafından böyle bir himaye altındaydık yani. O çocukların hepsi birer kardeşti.

Kulübü biraz anlatır mısınız? Babanız gelmeden evvel, o kulüp daha çok eskrim yapılan bir yerdi.

Evet, eskrim yapılırdı. Ben seyretmeye giderdim. Bir sosyal lokal gibiydi orası. Hanımlar gelir, çaylar içilirdi. Biz annemle beraber, babamın ölümden sonra da giderdik. Hakikaten bir lokal gibiydi orası. Çok ileri bir kulüptü.

Kulübün babası Abülkadir Ziya Karamürsel size sahip çıktı. Devletten de ilgilenenler oldu mu?

Devletten Recep Peker bizimle çok ilgilendi. Beni Boğaziçi Lisesi’nde okuttular. Halk Partisi’nin, ancak Erenköy Kız Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi gibi resmi mekteplerde okutma kontenjanı vardı. Böyle özel, çok pahalı bir okulda okumak çok büyük bir şeydi benim için. Çok çalışmaya mecburdum çünkü burslu okuyordum. Okula telefon edilir, benim notlarım öğrenilirdi.
Ayrıca, evlenirken de çok sahip çıktılar. Abdülkadir Amcı’yı kaybetmiştik, babası Ziya Karamürsel nikah şahidim oldu. Babam gerçekten çok sevilen birisiymiş, o zamanki Beşiktaşlılar da çok kadim kişilermiş. Mamafih bugün de öyledirler. Beşiktaş hakikaten çok vefalı kulüptür. Bana, evleninceye kadar kombine bilet gelirdi. Fakat maça gelirken, yanımda biri olsun isterlerdi. “Genç bir kız olarak stadyumda yalnız başına kalma” derlerdi, ben de bir arkadaşımı alır, öyle giderdim maçlara.

Ben Beşiktaş Kulübü’nü çok köküne sahip görürüm. Bugün kulübünün tarihiyle kimse uğraşmıyor. Hangi kulübün gazetecileri böyle sizler gibi araştırma yapıyorlar? Yapmıyorlar, kimse araştırmıyor. Galatasaraylılar’ın da içinde yaşadım ama Beşiktaş’ın tarihine sahip çıkan bir tarafı vardır, sizler eksik olmayın.

Şeref Bey Kabataş’ta öğretmenlik yaparken, öğrencileri dersi kaynatmanın bir yolunu bulurlarmış. O dönemle ilgili bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Babamı kaybettiğimde hiç değilse ilkokulu bitirmiş olmayı, size onunla ilgili daha çok şey anlatabilmeyi çok isterdim ama ne yazık ki, o vefat ettiğinde daha okula bile gitmiyordum. Fakat bu konuyla ilgili bir hikayeyi, yirmi sene Sanayi Kalkınma Bankası Genel Müdürlüğü yapan ve benim bir arkadaşımın eniştesi olan Reşit Egeli’den dinlemiştim. Babam sınıfa girer, “İmtihan yapacağım” dermiş. Tam o sırada öğrencilerden biri kalkar, “Beşiktaş bu hafta ne kadar kötü oynadı değil mi hocam?” diye sorarmış. Babam, Beşiktaş’ı duyunca, imtihanı filan unutur, başlarmış anlatmaya…

Babanızla ilgili en çok bilgiyi annenizden aldınız herhalde.

Annem, babamla ilgili çok şey anlatırdı ama babamdan dört sene sonra onu da veremden kaybettim. O zamanlar tüberkülozun çaresi yoktu. Bu yüzden bana babamı daha çok Sadri (Usuuğlu) Abi, Abdulkadir (Karamürsel) Amca, Hakkı (Yeten) Abi anlattılar. Nazmi (Öktem) Amca vardı mesela, temizlik hastasıydı. Bir gün bana dedi ki, pamuk koyarmış çantasına, gittiği yerde çatalını-bıçağını temizleyip, öyle yemeğe başlarmış.

Nazmi Öktem, babanızın yakın arkadaşıydı.

İlk oğlunun adı da Şeref’tir. Zaten o da Şeref Bey’in ölümünden sonra Rize’ye gitti. Her şeyleri beraberdi zaten.

Başka kimler vardı?

İhsan (Özkaya) Amca vardı mesela. Bunlar hakikaten başka türlü Beşiktaşlıydılar. İhsan Amca’nın dünyası Beşiktaş’tı. Aslında hepsinin dünyası Beşiktaş’tı. Sadri Abi bekardı, Hakkı Kaptan bekardı. Beşiktaş sevgisinden ve Beşiktaş bütün hayatlarını doldurduğu için, evlenmeye vakitleri olmamıştı. Aralarında bir tek babam evliydi ki, zaten onun da birinci ailesi hep Beşiktaş oldu. Beşiktaş hep bizden önde yer aldı.

Babam öldükten sonra hepsi evlendiler. Nazmi (Öktem) Amca evliymiş ama biraz hareketli bir hayatı varmış, gezmeyi, eğlenmeyi severmiş. Babam ona, “Nazmi, senin çocuklarına ben bakacağım. Çünkü sen böyle giderse, kırkını bulamazsın” dermiş. Nazmi Amca, “Baban böyle derdi ama onun çocukları bana kaldı” diye anlatırdı bazen. Babam, sigaradan başka bir şey içmez, ağzına içki koymazmış ama bir hastalık alıp götürmüş onu.

Biraz Refik Osman Top’u da anlatabilir misiniz?

Onu tanıyorum, çok net değil, çünkü o babama karşıymış galiba. Tam olarak bilmiyorum da, sonradan çok arardı bizi. Mesela o kadar enteresandır ki, ben 19 Mayıs merasiminde mektebin bayraktarıyım. Flamayı biri tutuyor, bayrağı ben tutuyorum. O zaman Fenerbahçe Stadı’nda olurdu merasimler. Biri geldi benim yanıma, yüzüme baktı baktı. “Annen ne kadar güzel kadındı. Sen hiç çekmemişsin ona” dedi. Ben de 16-17 yaşındayım, bütün genç kızlar gibi kendimi çok beğeniyorum tabi. “Ben senin babanın çok eski dostuyum. Baban çok yakışıklı adamdı, annen de çok güzel bir kadındı’ dedi. “İnşallah aklın babana, güzelliğin de annene benzer ama hiç birini almamışsın” dedi. Ben de “Hadi güzelliğimi beğenmediniz ama aklımı nereden biliyorsunuz” dedim. O da güldü, sonra boynuma sarıldı ve “Yok, yok, ikisinden de almışsın. Seni çok sevdim” dedi. Bayraktar, Şeref Bey’in kızı diye göstermişler ona, okulda da öyle bilinir, dikkat çekerdim. O zaman Kırmızı Beyaz diye mecmua vardı, ben de okulun voleybol takımında oynuyordum. Maçlarda yenilsek de benim resmim çıkardı mecmuada. Boğaziçi Lisesi bütün maçları kaybetmiş halbuki, İnönü Lisesi kazanmış. Hatta hâlâ söylerler, “Biz yenerdik senin resmin çıkardı” diye. Sırf Şeref Bey’in kızı olduğum için benimle röportajlar yapılırdı.

Babanız vefat ettikten on-on beş sene sonra bile Şeref’in kulübü olarak bahsediyorlardı Beşiktaş’tan. Babanızın Burhan Felek’le de çok yakın dostluğu vardı tabi.

Vardı da sonradan küstüler. Ben ikiz çocuklarımı dünyaya getireceğim zaman, Burhan Felek’e telefon ettim, “Burhan Amca, kızama isim bulamıyorum, oğluma kayınpederimin ismini vereceğim’ dedim. “Şeref koyabilir misin?” dedi. “Hayır” dedim ben de. “Sen çok küçüktün, bilmem bilir misin, baban o kadar zarif bir adamdı ki,” dedi. Öyle uzun uzun nasıl beraber İran’a gittiklerini anlattı. Galiba 1924 Olimpiyatları için, birlikte gitmişler ama oradan dargın dönmüşler. Nedense birbirlerine girmişler. İkisi de kinci olduğu için dargın öldüler.

1938 yılında Hikmet Balkan ve Fuat Balkan, o zamanki Şeref Stadı’ndan Şeref ismini kaldırıyorlar. Bunun üzerine bütün yönetim kurulu istifa ediyor ve futbolcular Beşiktaş’tan ayrılıyor. Neler hissettiniz o zaman? Bu tip olaylar yüzünden küstüğünüz oldu mu Beşiktaş’a?

Okuldan dönerken gördüm o tabelaları. O zaman üzülmüştüm ama küslük hiç olmadı. Asla, Beşiktaş’a hiç küser miyim ben. İster Şeref Bey Stadı koysunlar, ister koymasınlar. Beşiktaşlılık başka bir şey. Onu diyordum geçenlerde kızıma, “Din değiştiriliyor, parti değiştiriliyor, vatan değiştiriliyor. Fakat kulüp değiştirmek çok zor bir olay herhalde. Daha fanatik bir şey.”

Ben evlendiğim zaman beyim Fenerbahçeliydi. Sultanahmet Kulübü’nün de başkanıydı. Ama adamcağızın Fener’in F’sini konuşmaya şansı olmadı. Böyle bir şey yaşayamadı. Benden çok Beşiktaşlı oldu, anlatılır gibi değil. O zaman televizyon yok, maçlar yayımlanmıyor, radyo dinleme şansı da yoktu evde. Zavallı adam kulübe gider, radyo dinlerdi. Bu adam nasıl Fener’in F’sini konuşabilir evin içinde. Hakikaten korkunç fanatik Beşiktaşlı oldu. Doğru yolu buldu.

İnönü Stadı’nın Şeref Stadı olmasını istiyoruz. Sizin düşünceleriniz nedir?

Vallahi çok isterim ama biraz zor gibi. Çünkü İnönü Stadı, Dolmabahçe Stadı, ardından Beşiktaş Stadı derken, o kadar çok isim değiştirdi ki bu stadyum. Keşke bunu önceki iktidarlar düşünseydi, çok daha iyi olurdu. Şimdi daha zor bir iş. Yine de olmasını çok isterim, olursa iftihar ederim ama ben zannetmiyorum bunu yapacaklarını. Sizlerin gayretiyle olabilir belki. Çabalarınız inşallah boşa çıkmaz ama bu kadar büyük davaları varken, bunu ele alacaklarını zannetmiyorum. Fakat inşallah olur, olursa, minnettar kalırım hepinize.

Burhan Felek yazdığı yazıda, Şeref Stadı’ndan şerefli ismi kaldırıldı diye Fuat Balkan’a diyor ki, “Şerefsiz gerçekleştirdin mi bu işleri, vay şerefsiz”.

Niçin o Fuat Beyler böyle yaptı bilmiyorum.

Futbola karşı oldukları için.

Ondan herhalde, başka bir sebebi olamaz. Elbet Beşiktaş futbol şubesi açılacaktı ama o babacığıma nail oldu. O kötü şartlarda bunu yapması çok mühimdi.

O zaman şimdiki gibi değil, başkanı kimse tanımıyor. Güreşçiye de sorsanız bizim başkan Şeref Bey derlerdi. Kaç kişi dedi ki, “Babana nasıl devlet töreni yapılır? Beşiktaş Kulübü başkanı bile değil”. Gayet kısa bir cevap verdim, “Babam bir kere Halk Partisi İl Başkanı, ayrıca o zamanki Şeref Bey, anladığım kadarıyla birçok başkandan daha mühim bir adamdı. Merasimi görüyorum, bize olan alakayı görüyorum. Ben hep çok ilgi, alaka gördüm. Halen de görüyorum. Recep Peker’in çocukları aynı ilgiyi görmediler. Onun için hep ben şanslıymışım diyorum.

Bu durum babanızın CHP’li olması ile mi ilgili? Bir tılsım var demek ki orada, yaydığı pozitif bir enerji var. Nereden kaynaklanıyor bu?

Babamın kişiliği herhalde çok mühim. Bir şey var yani Beşiktaş’ın kuruluşunda, çok güzel bir şeyler var herhalde. O ruhu taşıyoruz hâlâ.

Hakkı Abi ile olan arkadaşlığınızı anlatır mısınız biraz. Onun enteresan hikayelerini biliyoruz.

Hakkı Abi kendine mahsus bir insandı. Onu anlatmak için kelime bulunmaz. O kadar nevi şahsına münhasır bir insandı ki. Çok büyük bir Beşiktaşlıydı. Onu kabul etmek lazım. Sahada da seyrettim onu. Onun gibi adam yok şimdi. Belki çok daha büyük futbolcular var, futbol tekniği dünyada da değişti ama onun kadar sahaya hakim kimse yok. O, sahada 22 kişide 1 kişiydi. Kendi başına bir takımdı.

Şadi Tezcan’dan, “Şadi Bey düdüğü çaldı, maçı Hakkı yönetti” diye bir hakem yorumu duydunuz mu?

Çok güzel. Bir gün maç bitti. O kadar sinirlendi ki, Kemal’i çağırdı. Kemal o kadar yakın bir yerden topu kaçırdı ki. “Gel” dedi. “Bunu bir daha aynı şekilde atamadığın zaman, içeri girebilirsin” Ama o ne zaman vursa kaleye giriyordu, topu dışarı atamıyor ki. Mahvetti onu, out oluncuya kadar attırdı. Hiç unutmam onu. Tribünde biz güldükçe, kötü kötü bakıyordu gülecek bir şey yok diye.

Şükrü Gülesin’i de anlatabilir miniz biraz?

Ah canım Şükrü. Eskişehir’e deplasman maçına gittik. Çocuklar da küçük, benim yanımdalar. Şükrü de Ankara’dan geldi. İçki içtiği için çok göbekli. “Ne oldu, bu ne hal” dedim. “9 aya 10 günüm var, onun için son gelişim, bundan sonra doğuma gidiyorum” dedi. Hepimizin nasıl güldüğünü hiç unutmam. Süleyman (Seba) her zaman için çok resmiydi, arkadaşları ile belki şakalaşırdı ama aramızda konuşan biri değildi.

Amigoları da tanır mıydınız?

Amigoları Taşlık Kulübü’nden tanıyorum. Onlar son derece terbiyeli çocuklardır. Bir gün Talat Asal, başkanlık konuşması yapıyordu, biz de bir grup olarak politik başkanlara karşıydık. Politikadan gelen siyasi başkan istemiyorduk. Amigolar da onu tutmuyordu. Talat Asal kongrede, “Ben kulübe kütüphane yapacağım. Bir kafa sadece bir kafadır, iki kafa bir olunca, çok iyi kafa olur” dedi. Böyle hamasi bir konuşma yapıyordu. Sabahattin (Çayıroğlu) birden bire, “Benim kafalarımı çoğaltacaksınız, değil mi?” dedi. Kimsede hayır kalmadı, kongre bir cümbüşe dönüştü. “Ah başıma gelenler, benim kafalarımı çoğaltacakmış adam” dedi. Adamcağız başka şey söylemek istiyor tabi, düşünen kafa istiyorum demek istiyor.

Dedeniz Erzincan’da babanızın adına bir çeşme yaptırmış değil mi?

Evet, doğru. Çeşme var. Çok enteresandır, bir gün maliyeden bir kağıt geldi bize. Ben de evliyim o zaman ve Büyükada’dayız. Beyim kağıdı getirdi, beni korkutmak için dedi ki, “Sana borç geldi, haczedecekler her şeyimizi”. Meğer dedem babam için çeşme yaptırmış. O çeşmenin ve külliyesinin masrafının karşılanması için de bir ev bırakmış. Fakat kanuni gerekleri tam olarak yerine getirmemiş. Evin de vergisi birikmiş ve çığ gibi büyük bir meblağ olmuş. Ev de yıkılmış, kimse elini süremiyor. Böyle garip bir durum ortaya çıktı. O zaman halamın kocası bakandı, ona haber verdik. Tapuyu çıkarttırdı, ev vakıf olduğu için vergi affına girdi. Böylelikle kurtulmuştuk.

O çeşme bugün de duruyormuş orada. Kaynaklarda her ne kadar Elazığlı geçiyorsa da, Şeref Bey Erzincanlı değil mi?

Evet, evet, Erzincanlı. Erzincan ile Arapgir arasında hudut değişimleri olmuş, bizim köyün nereye bağlandığını bilmiyorum. Fakat hep eşim derdi ki, “Sen Başvartaniklisin”. Ermeniler zamanında o köyün adı Başvartanikmiş, sonra Başpınar olmuş. Şimdi nereye bağlı orası bilmiyorum.

Erzincan’a bağlı şu anda.

Dedemin köyü Başpınar ama küçük yaşta gelmiş İstanbul’a. İş güç sahibi olmuş, Saray’a intisab etmiş. Çocuklarını okutmuş, çok münevver bir insanmış. Dedemi de babaannemi de tanıyorum. Dedem, babamdan beş sene sonra, annemin ardından vefat etti. Halalarım, babamın ölümünden sonra bir kopukluk yaşamışlar. Öyledir ya, “Kör ölür sırma saçlı olur”, kimi yerde de aile bağları kopar. Sonradan biz ikinci kuşak çok iyi ilişkiler kurduk. Çoğu zaten kongre azası şu an. Fatin olsun, Metin olsun hepsi çok koyu Beşiktaşlıdırlar. Maçta yenildiğimiz zaman hasta olurlardı. Fenerbahçe’yi yendiğimiz son maçta, telefonum gece 1’e kadar susmadı. Bir kuzenim var, sakat bir torunu var, az konuşuyor. Abla diye ağlayarak beni de ağlattılar. 92 yaşında Ankara’da bir halam var, gece yarısı telefon etti. “Handan, uyku tutamıyorum” dedi. Yani öyle bir aileyizdir. Ama çocuklarım maalesef Galatasaraylı. Bunu kabul etmek lazım.

Çocuklarınız sizi kızdırmak için öyle söylüyor olmasınlar.

Bilmiyorum artık. Oğlum Amerika’dan telefon açıyor, Miami’de Türkler’in olduğu bir kahve varmış, bütün maçları takip ediyorlarmış. Her telefon açışında, “Anne şuna yenilinir miydi?’diyor Ankara Büyükşehir Belediyespor’a yenildiğimiz zaman telefon etmişti. “Hasta oldum anne, deli mi ne sizinkiler, ne yapıyorlar bunlar” diye. Benimse Beşiktaş’ın yenilmesi kazanması kadar, borcu olmasından da ödüm kopuyor.

Kulübün sıkıntılı günlerine tanık olduğunuz için herhalde. Sonuçta siz Beşiktaş’ın başkan bulamadığı günleri de yaşadınız değil mi?

Tabi, neler oldu Beşiktaş’ta, ne parasızlık çekti kulüp. Ödüm kopuyor borçtan harçtan. Ne günler geçirdik, telefonlarımız bile haczedildi. Başka kulüplerin de başına geldi ama onlar beni ilgilendirmiyor.

Fahretin Kerim Gökay’ın binasına haciz geldi değil mi?

O küçücük lokale haciz geldi. Hiçbir gayrimenkulumüz üstümüze değildi. Şimdiki plazalar filan hepsine el konmuştu. Hiçbir gelirimiz yoktu.

Peki o zaman Süleyman Seba’nın başkanlığını nasıl buluyorsunuz?

Çok iyi buluyorum. Süleyman Seba’yı desteklediğimiz zaman Hilton Otel’ine gittik, eşim de hayattaydı o zaman. Herkes kıyamet koparıyordu. O zaman adamın ne kadar maaşı varsa artık, kulüp bununla mı kurtulacak deniyordu. Ben de, “Zenginlerden, politikacılardan bıktık artık, kulübü koyu bir Beşiktaşlıya emanet edelim” dedim. Rahmetli eşimle birlikte Seba’yı çok destekledik. Süleyman Seba hakikaten kulübe çok şey kattı.

Serdar Bilgili’yi nasıl buluyorsunuz?

Bana yakışmaz konuşmak. Kulübümüze başkanlık etmiş bir adam, saygımız var. Zaten kendisi de Beşiktaş’ın lafını etmiyor ki nesini konuşacağım. Bana Beşiktaş’ı konuşmayın diyor adam. Pişman zaten Beşiktaşlı olduğunun deklare edildiğinden. Nesini konuşalım biz. Bizi beğenmeyip, bu ismi kendine lâyık görmeyen adamın nesini konuşalım. Bizden bir adam değil ki o. Böyle soğuk bir rüzgar gibi esti gitti yani. Şanslıydı da, 100. yılımıza rastladı, şampiyon olduk.

Son seçim kongresinde Serdar Bilgili geldi, bir kişi kalkıp alkışlamadı. Ama siz gelince bütün tribün ayağa kalktı sizin için, değil mi?

Evet ama onlar beni değil, aslında Şeref Bey’i alkışladılar.

Siz kolejde okudunuz. Peki o zamanki genç kızlar, futbolculardan en çok hangisini beğenirlerdi?

Bütün futbolcuları. Bizim zamanımızda bir bahriyelileri, bir de futbolcuları beğenirlerdi.

Beşiktaş’ta en çok kimi beğenirlerdi peki?

Hatırlayamıyorum, kızlar bana bunları söyleyemezlerdi ki.

Peki en süslü futbolcu kimdi?

Şükrü’ye kızlar çok başka şekilde bayılırlardı. Kenan çapkındı ama yüzüne gözüne bulaştırdı sonra. Bir gün Abdulkadir Amca’da yemek yedik hepimiz birden. Sonra çocukları da aldık, Beşiktaş’ta bir gezmeye çıktık. Köşede muhallebici vardı, bir de baktık, Şükrü oturmuş, bir koca tavuğu koymuş önüne yiyordu. Gözümle gördüm. Aslında Abdülkadir Amca’da, bizimle birlikte yemek yemişti ama yemekten sonra, “Utandım orada, çok kibar yemek yeniyor. Çatallarla, bıçaklarla yerken aç kaldım” dedi.

HALKIN TAKIMI

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları