Son Çanakkale Gazisi İle Röportaj

0 Yorum

Kendisinin ve yakınlarının söylediği kadarıyla 130 yaşlarında var, ama doğum tarihi net olarak bilinmiyor. Gözleri iyi görmüyor, kulakları oldukça ağır işitiyor, kalorifer peteğine yaslanarak oturduğu minderin üzerinde çok fazla hareket etmiyordu. Yılların yorgunluğu yüzündeki çizgilerden rahatlıkla okunuyordu.

Aslen Karakoçanlı (Elazığ) Kürt bir aileye mensup olan Hacı Süleyman Bal’dan bahsediyorum. O bir Çanakkale gazisi. Üsküdar’da yaşayan kızının yanına gelmişti bir süreliğine. İstanbul’da olduğunu duyunca ziyaretine gittim.

Çanakkale der demez heyecanla bir şiir okumaya başladı. İlk defa duyuyordum bu şiiri:

Çanakkale’de oldum yaralı
Bir mektup yazdım üstü karalı

Bir anam var başı belalı
Babam var üstü karalı

Çaya indim çay susuzdur.
Çadır vurdum direksizdir

Sen orda ben de burada
Niçin kaldın muratsız

(…)

Böyle devam ediyordu ve tam şiirin bittiği yerden Gazi Amca’nın hikayesi başlıyordu:

Süleyman Amca, kaç yaşında gittin Çanakkale’ye?
Diğer askerlerden büyüktüm. 30 yaşında kadar.

Karakoçan’dan senden başka kaç kişi gitmişti, kaçınız geri dönebildiniz?
Karakoçan tarafından gelen çok kişi vardı. Akrabalarımdan yoktu ama yakın köylerden 40-50 kişi kadar vardı. Çoğu öldü. Dönerken bir avuç adamdık. Bizim köyden benimle beraber bir tek Hacı Resul vardı geri dönen. O da hemen hemen benim yaşlarımda…

Nasıl gitmiştiniz?
Karakoçan’dan Çanakkale’ye vapurla geldik. Yayan da çok yürüdük. Balıkesir’e bizi vapur getirdi oradan da çoğunlukla yayan gelirdi askerler.

Ne kadar kaldın, orada hangi görevleri yaptın?
Ben bir buçuk sene kaldım Çanakkale’de. Durmadan mevzi kazıyorduk. Geceden çıkar mevzi kazardık. Yapmadığımız iş kalmadı.

Nerede yatıyordunuz?
Geceleri önce dışarıda yatıyorduk. Sonra çadır yapıldı bize, içinde kaldık. Soğuk değildi.
Akşamları da silah atılıyordu. Bazen de bize istirahat verirdi komutan. İstirahat zamanlarında dinleniyorduk ama hep nöbet tutuluyordu, gevşeklik yoktu. Zaten uyku girmiyordu gözümüze.

İstirahat zamanlarında türkü söyleyen olur muydu?
Olurdu. Bizim oralı Mehmet isminde biri. Kürtçe-Türkçe türküler söylerdi.

Ailelerinize mektup yazıyor muydunuz?
Bir arkadaş vardı Süleyman adında. Bardan köyünden biri. O okuma yazma biliyordu, Mektuplarımızı o yazardı. Cevap da gelirdi. Elimize ulaşırdı. Bize para gönderiyorlardı evimizden. Bir keresinde bana 10 lira bir para gelmişti.

Komutanlarınız nasıldı?
Komutanlar da bizim gibilerdi aynı şartlardaydık. Onlar da vurulurdu, aç kalırdı. Cepheyi bırakmıyorlardı. Beraber karavanamızı yerdik. Bizim gördüğümüzü kimse görmedi!

“Dünya Boynumuza Binmişti!”

Çanakkale Savaşı’nın çok şiddetli olduğunu biliyoruz. O günleri biraz anlatır mısın?
Çanakkale’ye vardık. Baktık, kafir orayı dağıtmış, tam takır etmiş. Füzeler, toplar, tayyareler atılıyor, kâfir hücum ediyor, gemiler geliyor, dayanıyor. Bizim gemiler çıkamıyorlardı, o zaman hükümet zayıftı. Bir sürü millet boynumuza binmişti. Kaç tane adamımız füzelerden öldü. Bana da füze değdi sol ayağım yaralandı. Çok eziyet gördük, çok cefa gördük, aç kaldık.

Geceleri tepemizde projektörler geziniyordu, o kadar aydınlık oluyordu ki yere iğne atsan onu bile seçebilirsin. Atılan bombalardan, toplardan yerler hep çukur çukur olmuştu. Köylüler gelip boş kovanları demir parçalarını falan toplarlardı. Çürümüş cesetlere, kemiklere basarak oradan oraya koştururduk. Yaa, Çanakkale deyip de geçme!

Yakın çarpışmalar oluyor muydu?
Biz göğüs göğse çarpışmadık. Birbirimizi görürdük. Onlar da oraya buraya gezerdiler. Ama yanımıza gelemezlerdi. Onlar bizi vururdu, biz de onlara silah atardık. Silah sesleri hiç susmazdı.

Şehitleri gömebiliyor muydunuz?
Gömülen de vardı, gömülemeyen de. Çok kişi can verdi, hepsine yetişemedik.

Korkuyor muydunuz?
Hiç korku yoktu. Biz korkmazdık. Komutanlar telkinde bulunuyordu. “Korkmayın, kaderde ne varsa odur. Ölüm haktır.” Namaz kılıyordum ben, herkes kılmazdı.

Memlekete dönebileceğinizi umuyor muydunuz?
Savaşta iken aklımıza gelmezdi. Memleketinizi unutun derdi komutan. Biz öleceğimiz düşünür, “bugün de ölmedik” diye gün sayardık. Komutanımız; “Burası huduttur. Düşman burayı alırsa, İstanbul gider, vatan gider.” derdi.

Savaş nasıl bitti?
Mehmet Çavuş Yenidünya’yı (İngiliz denizaltısı) vurdu. Yüzbaşı emir vermediği halde, Mehmet Çavuş emir beklemeden, gemiyi fark ettiği gibi topu attı tam bacasından içeriye. Gemi patladı. Eğer o gemi gelebilseydi bizi mahvederdi. Düşmanlar bunu görünce korktular, geri çekildiler de öyle savaş bitti.

Savaş bitince hemen döndünüz mü?
Sonlara doğru tek tük atışlar yapılırdı. Biz saklanırdık. Mevzilere girerdik. Sonra sükut oldu (ateşkes). Emir geldi, bize izin verdiler. Posta vapuruna koydular bizi Bandırma’ya geldik. Sonra karayoluyla evimize döndük.

Devlet size bir şey verdi mi? Madalya, berat ya da maaş bağlandı mı?
Yok, vereceğiz dediler ama bir şey vermediler.

Memlekete dönüğünde nasıl karşılandın?
Benden çok izahat aldılar savaştan sonra. Gelip aynı köyden olanların akıbetini sorardılar. Ne yaptınız, ne ettiniz, nasıl kurtuldunuz? Allah-u Teala bizi kurtardı!

Çanakkale’de savaş dışında aklında neler kaldı?
Ben aslında Çanakkale’yi hudutlarına kadar biliyordum ama unutmuşum. Civarda gezerken ihtiyar bir köylü gördüm, tarlayı suluyordu. Değirmene benzer bir şey vardı, beygir dönüyordu, su çıkıyordu (dolap beygiri). Onu ilk defa orada görmüştüm. Bir de yel değirmenleri vardı, Çanakkale’den önce hiç görmemiştim.

“Kadın, çoluk-çocuk hep beraber savaştık!”

Yakınlarınızda köyler var mıydı?
Köyler vardı ama insan yoktu. İnsanları geriye çekmişlerdi. Köyler vardı, toprak vardı ama insan yoktu. Çanakkale öyle çok büyük değildi küçük bir yerdi, köyler iç kısımlara toplanmıştı. Askerler hep başka şehirlerden gelirdi oraya.

Halk askerlere yardım ediyor muydu?
Nasıl yardım etmezler, bu savaştır. Dünya savaşıdır Allah etmeye. İnsanlar mahvoldu, kalmadı.

Çanakkale’de hiç erkek kalmamıştı. Civarda gezerdik biz, hiç erkek yoktu, hepsi kadındı ve küçük uşaklar (çocuklar) vardı. Her işi kadınlar yapardı, çift sürerlerdi, cepheye de gelirlerdi. Yemek yaparlardı. Yaralılar çoktu. Ölenler çoktu. Doktorlar yoktu, sıhhiyeciler vardı. Sıhhiyeciler yetişemiyorlardı. Kadınlar da yaralılara bakarlardı. İlaç yetmiyordu. Ot toplayıp getirir, ilaç yaparlardı.

Kadınlardan silah atan da vardı. Boyunlarına asmışlardı Türk şalvarı giymişlerdi, saçlarını başlarını bağlamış, erkek gibi giyinmişlerdi, erkekten iyi savaşıyorlardı.

Çocuk yaşta savaşanlar da vardı. Cephede bize yardım eden, ekmek getiren, taş getiren, koşturup duran çocuklar vardı. Bu çocuklar annelerinin yanında gelirlerdi. Kaç tane ufak çocuk vuruldu, kaçını kucakladık götürdük…

“Atatürk evimize misafir oldu!”

Çanakkale Savaşı’ndan epey sonra bir zaman; Atatürk Erzurum’dan dönüşünde bizim köye uğramıştı. Karakoçan’da bizim eve geldi. Türk elbisesi giymişti, biz önceleri tanımadık. İki kişiydiler. Atlarından indiler, kahvaltı istediler. Biz kahvaltı getirdik, tavuk pişirdik. Kahvaltıdan sonra bavulunu açtı, esvabını giydi. Hükümet esvabı. Biz korktuk, dedik “Bu kimdir?” İsmet Paşa dedi “Atatürk’tür”. Bizden onları dağdan geçirmemizi istediler. Mahmutlu’ya (bir köy) kadar götürdük. Her birimize 3’er mecidiye para verdiler. Atatürk bana bir de vesika yazıp verdi.

Vesika ne oldu sonra?
Hep üzerimde taşıyordum. Bir gün Peri Suyu’ndan geçerken, suya düştüm. Su beni kaptı götürdü, zor kurtuldum. Vesika da suyla gitti. Keşke üzerimde taşımasaydım.

Zümrüt Sönmez
Tohum Dergisi, Mart 2008

 

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları