Yazar Nilgün Şimşek ile Söyleşi

0 Yorum

Buğçe Çalışkan 05.09.2014

GENÇ YAZI

Yazar Nilgün Şimşek’le İzmir Kitap Fuarı’nda buluştuk.

Fuarın kalabalığından sıyrılıp Ayşa Boşnak Börekçisi’ne gittik. Sevgili Gamze ve Sevgili Seda’da bize eşlik etti. Hayata ve edebiyata dair sohbet ettik.

Nilgün Şimşek, Öykünün Karanlık Yüzü ve Siyah Sardunyalar’ın yazarı.  Öyle hoş bir sohbetli ki konuşurken kitap kokusu alıyorsunuz buram buram…

Buğçe Çalışkan: Nasıl başladı hikayeniz?

Nilgün Şimşek:2008 yılında başladı ciddi anlamda. Ama tabii ben o zaman karar verdim yazmaya. Yazmaya başlayınca fark ediyorsun zaten, hayatın boyunca hep yazmışsın. Bu bir öykü, şiir falan olmamış ama mektup olmuş, öfke boşaltımı olmuş, kimi zaman defterin kenarına bir şey karalamışsın ya da birine not göndermişsin, o sana göndermiş. Anket defterleri yapmışız. İlkokuldayken şiir yazardım ama şey muhabbetini sevmem; ilkokuldayken şiir yazardım, öğretmenim beni keşfetti muhabbetini sevmem, yok öyle bir şey. Ama ödev verirler yaparsın kitap hediye ederler sana böyle böyle edebiyatın içinde olmuşum. Çok daha sonra fark ettim. Yazdıklarımı ve bana yazılan hiçbir şeyi atmamışım. Hayatımın bir döneminde şiir yazdım. Şiir öyle enteresan bir şey ki. Dünyanın hem en kolay hem de en zor şeyi. Türkiye’nin %98’i şair. Üzülen, mutluluk duyan herkes hayatının bir döneminde şair oluyor Türkiye’de. İşte bende öyle öfke dolu bir dönemimde altmış şiir yazdım. Sonra emekli oldum. Yazdığımda bana güzel gelen şiirlerim, tekrar okuduğumda eksik geldi ve onları açıklamak amacıyla 10-15’ini seçip kısa öyküler yazdım. Aradan zaman geçti… İlk başta güzel olan öyküler yine kötüleşti. Ne yapabilirim, nasıl düzeltebilirim derken yazı atölyelerini araştırdım. 28 Ekim 2008. Ertesi gün Mario Levi’nin kursu başlıyor. Kayıt olup, başladım kursa. Bir ayın sonunda öğrendim ki çok kötü bir şairim, tek öğrendiğim bu.

Mario Levi inanılmaz bir hocadır. Çok cesaretlendirdi beni. Sonra o şiirlerdeki duygulardan yola çıkarak, şiirlerden bağımsız öyküler yazdım. 2010 yılında öykü kitabım çıktı, böyle başladım. Bu süreçte fark ettim ki koliler dolusu kağıt saklamışım.

Buğçe: Kağıt saklama alışkanlığı neden?

Nilgün Şimşek: Herhalde yazıya olan aşktan. Yoksa başka bir biriktirme huyum yok. Eşyadan çabuk vazgeçerim. Onun bunun bana yazdıklarından, benim onlara yazdıklarımdan hiç vazgeçmemişim. Kağıt istiflemişim..

Buğçe Çalışkan: İçinden güzel şeyler çıkar onların…

Nilgün Şimşek: Tabii ara sıra karıştırıyorum. Danışıyorum onlara. Bayağı malzeme var içinde.

Buğçe Çalışkan: Peki daha öncesinde ne yapıyordunuz?

Nilgün Şimşek: Son sınıfla birlikte çalışma hayatına atıldım. 3-4 sene profesyonel iş hayatım oldu. Sonra ilk çocuğumun doğmasıyla bıraktım çalışmayı. Fakat hiperaktive problemim var benim. Sosyal sorumluluk projelerine katıldım. Sonra 1997’de arkadaşımla bir şirket kurduk. 10 sene reklam-promosyon sektöründe çalıştım. Ondan sonra da emekli oldum.

Buğçe Çalışkan: Çalışma hayatınızın yazdıklarınıza etkisi ne kadar oldu peki?

Nilgün Şimşek: Yaşadığım her şeyin etkisi var yazdıklarımda. Onu ayıramazsın. Ben ayıramıyorum en azından.

Buğçe Çalışkan: Yaşarken çok pozitifsiniz. Hikayeleriniz niye hüzünlü?

Nilgün Şimşek: Ben çok örnek bir insan değildim talebeliğimde. Üniversiteyi kahvede bitirdim. Başarılarımdan çok kişiliğimle ön plandaydım. Bunun iki sebebi olabilir. Birincisi; böyle yaşadığım bir şeylerin farkında olmadığım, biriktirmediğim anlamına gelmiyor. Yaşarken neşeyle karşılamaya çalışıyorum her şeyi. Ama hayat öyle bir şey ki her yanı hüzün dolu. Yazarken bunu yazıyorsun.  Mutlu şeylerden hikaye çıkmıyor.  Yoksa böyle melankolik değilimdir. İkinci sebep; tüm bunları göğüsleyebilmenin bir yolu olmalı bende hafife alıyorum. Daha çözümsel bakıyorum.

Buğçe Çalışkan: Yazmaya nasıl başlarsınız?

Nilgün Şimşek: Bu yola girdiğimde bir şey beni rahatsız ediyor, sen bunu yaz, anlat. Ve böyle başlıyor. Kendimde fark ettiğim tek şey var: İlk cümleyi bulmadan hiçbir şey yazamıyorum.

Kafamın içinde yazıyorum. Yazmak bilinci açmakla ilgili bir şey. Yazdıkça bir laf, bir laf daha. Ve hiçbir şeyi unutmuyoruz bir de. Hikayen gelip kendini yazdırıyor, Mario Hoca böyle der. Bende onunla hem fikirim.

Buğçe Çalışkan: Size ait bir kulübenin olduğunu biliyorum. Orada neler yapıyorsunuz? Başkaları gelebiliyor mu yoksa Nazlı gibi tek başınıza mısınız?

Nilgün Şimşek: Çalışırken tek başımayım. Kalabalık ortamlarda yazamıyorum. Okuyamıyorum da mesela. Vapurda okuyabilirim ama. Kapalı mekan. Çalışma saatlerimde ne yapmam gerekiyorsa ( film izlemek, müzik dinlemek, okumak) yalnız yapmalıyım. Kulübeyi de yalnız kalmak istediğim için yaptım. Çünkü ben şehir dışında yaşıyorum. İki genç çocuğum var. Bazen evde yatacak yer bulamadığım oluyordu. Çok kalabalık gelenler var. Bende çok misafir severim. Çocuklarımın arkadaşları benimde arkadaşım gibidir, o kadar iç içeyiz. Mutfakta çalışıyordum ilk başta. Ancak herkes yattıktan sonra çalışabiliyordum. Çünkü ancak yalnız kalabiliyordum.

Bir ardiye oda vardı bahçede ıvır zıvır koyduğumuz. Orayı oda yaptım kendime. Şimdi çalışırken oraya hiç kimseyi almıyorum ama arkadaşlarım gelip kahve içmek istediklerinde odamı ziyaret edebiliyorlar. Güzel bir oda. Kendim boyadım, kendim yaptım her şeyini. Çok dağınık falan. Ama odamda genelde yalnızım. Çünkü özel her şeyim orada.

Buğçe Çalışkan: Yazarken nasıl peki? Dışarıdayken aklınıza bir şey gelmez mi? Karakterle yaşamaz mısınız? Yazma süreci öyledir çünkü…

Nilgün Şimşek: Evet ama neredeysem oradayımdır. Yol çok severim. Uzun yol gidiyorum şehir dışında oturduğum için arabada olmayı yalnız olmayı çok severim. Nereye gittiğimin bir önemi yok,trafikte sıkışmaktan da dertlenmem. Çok yüksek seste müzik dinlerim arabada. Yollarda çok düşünürüm ama arkadaş ortamında kakara kikiri yapıyorum. İşte o zaman o dünyadan tamamen çıkıyorum.

Buğçe Çalışkan: Karakterlerden üstünüze yapışan oluyor peki?

Nilgün Şimşek:  Yani hayır. Şöyle söyleyeyim yazı atölyesinde Mario Hoca’yla ikinci çalıştığımızda Mario Hoca’da Karanlık Çökerken romanını yeni bitirmişti. Beş karakter vardı. Numune baskılarını getirmişti ve demişti ki: Şimdi vedalaşıyorum bu beş karakterle. Hala bir benimleler ama yavaş yavaş vedalaşıyoruz. Bende demiştim ki vay be edebiyatçı adamın hadiseye yaklaşımına bakın ne hoş falan. Hikayelerde böyle değil ama romanı bitirince çok haklı olduğunu gördüm.  Roman bitince gitmiyorlar. Tam anlatabildim mi endişesi de olabilir bu.  Acaba karakterin söylediği yeterli mi diye bitiş anında bir endişe olabilir. Bende hikayenin tamamından zor ayrıldım. Çünkü altı ay döne döne okuyorsun, düzeltiyorsun. O da seni içinden tutmaya devam ediyor. Bu sefer niye böyle bir şey yazdım ki demeye başlıyorsun çünkü duyguyu boşaltmışsın artık.

Buğçe Çalışkan: İyelik eki almayan anne var Siyah Sardunyalar’da. Onu nasıl yazdınız?

Nilgün Şimşek: Benim anne tanımımın çok aksine bir karakter. Ve başta öyle olacağımnı biliyordum. Ben dünyadaki bütün sorunların, kavgaların sevgi eksikliğinden doğduğuna inanıyorum. Ve maalesef çocuklar sevgisizliği annelerinden öğreniyorlar. Duygusal olarak ne öğreniyorsan anneden öğreniyor. Tamam baba da çok önemli bir faktör ama çocuk her şeyi anneden öğreniyor. Geçen sempozyumda kadına şiddet konuşuluyordu. Bu insanların çok hoşuna gitmiyor ama şiddet gösteren erkekleri anneler yetiştiriyor. Anne çok önemli. O yüzden buradaki anneye kötü karakter hoşuma giden bir şey değil. Tamamen iyi ya da tamamen kötü de gerçekçi değil ama kendimi alamadım. Herkesin ismi var mesela ama Nazlı’nın annesinin ismi de yok.

Buğçe Çalışkan: Türkiye ve edebiyat hakkında neler söylemek istersiniz?

Nilgün Şimşek: Ben bir edebiyat gurusu değilim. Ama 2008 yılında yazmaya yönelik okumaya başlayınca  gerçekten okumaya başladım. Dolayısıyla bu konuda ahkam kesmem kolay bir şey değil, doğruda olmaz. Ancak sürekli gördüğüm şeyleri anlatabilirim.

Edebiyata gelesiye kadar okuma durumumuz çok kötü. Edebiyat kolay bir şey değil. Edebiyatı anlayacak insanlar lazım bunun içinde okuma seviyesi. %4,5’lardan bahsediyoruz. Bunu hor gördüğüm için söylemiyorum. Ama okumuyorlar. O %4,5’un %75’i de kadın okuyucu. Ne okuyorlarsa okusunlar. Ama mutlaka okusunlar. Blog yazarlarına çemkiriyorlar. Edebiyat bitti falan diye. Hayır, oradan da bir edebiyat doğacak. Çünkü dünya değişiyor. Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazdığında millet söylemediğini bırakmamış ona. Edebiyat çevreleri eleştirmiş. Şimdi biliyoruz ki Türk Edebiyatı’nın bir dönüm noktası. Söyleyeceğini o güne kadar kimsenin söylemediği bir biçimde söylemiş. Şimdi ki gençlerde öyle. Ben çok takdir ediyor ve destekliyorum. Onlardan kelime alıyorum. Yitik Ülke gibi yayınevlerinin de genç kalemlere fırsat tanıması gerektiğine inanıyorum.

Buğçe Çalışkan: Benim gördüğüm kadarıyla şair de, öykü ya da roman yazarı da masalcı aslında.

Nilgün Şimşek: Doğru. Masal hayatın her yerinde. Masalların ilk halini okudun mu? İlk yazılan masalların sonu felaket. Bazen dönüp bu kadar kötü mü diyorsun. Bir yandan bakıyorsun o kadar güzel ki, masal gibi. O yüzden dediğin doğru. Herkes masalcı.

Buğçe Çalışkan: Bildiğim kadarıyla sık sık yurtdışına gidip geliyorsunuz. Türkiye ve yurtdışını yazarlık açısından kıyaslamanızı istesem?

Nilgün Şimşek: Amerika’yla kıyaslasan farklı, Avrupa’yla kıyaslasan farklı. Bir kere yine geliyoruz ülkenin sosyo-ekonomik durumuna, kültüre, sanata, edebiyata bakışına. Çok farklı diğer ülkelerden. Amerika’da çok fazla kitap satılıyor, Avrupa’da da öyle. Japonya uçmuş durumda. Yazarda ona göre kitaplarla çıkmak durumda kalıyor yayınevinin karşısına. Amerika’da bir şey yazdığınızda yazar oluyorsunuz. Ama ben Türkiye’de kendime yazar diyemiyorum. Anlatıcıyım ben. Şu anda deniyorum. Yazar olabilmem için daha çok fırın ekmek yemem lazım. Bir şeyler yazıyorum ama Leyla Erbil dururken, sen daha yanına yanaşamamışken, kendine nasıl yazar diyorsun, onlara ayıp.  Ama bir yandan da bu benim, benim kelimelerim, benim anlatış biçimim. Benimde söyleyecek sözüm var. Yazarım o zaman herhalde bende. Yani zor bir durumdayım. Bize yazan mı demek lazım?

Buğçe Çalışkan: Hangi yazarları örnek alıyorsunuz?

Nilgün Şimşek: Liseden Alman Edebiyatı geçmişim var. Gogol hastasıyım ben. Dostoyevski falan. Tolstoy’un mekan tasvirlerini bayılıyorum. Gerçi şimdi 700 sayfa kitap yazdığında kimse dönüp bakmıyor, okumak istemiyor insanlar. Günümüzde görseller çok olduğu için tasvirleri önemsemiyorlar. Ama ben seviyorum. Türk yazarlardan Selim İleri’ye bayılıyorum. Neredeyse bütün kitaplarını okudum. Ondaki eşya bilgisi, kumaş elbise bilgisi… İnsan her şeyi bilebilir mi? Okuduğun her şeyin arkasında bilgi var. Ve o bilgi beni hasta ediyor. Her şeyi bilerek yazmış. Leyla Erbil hastasıyım. Şimdi hangisini söylesem öbürünün hakkı kalacak.

Buğçe Çalışkan: Üçüncü kitaba başladınız mı?

Nilgün Şimşek: Son öyküyü yazarken başladım ona. Çabuk ilerledi. Biyografik bir kitap olacağı için alt yapım çalışması uzun sürdü Hikayesini benimle paylaşan kişi yaşıyor. Ve onun sesinden çıkıp kendi sesimi bulmam gerekiyordu. Bunun için kurguyla çok uğraştım. Ama eylüle bitecek şekilde çalışıyorum.

Buğçe Çalışkan: Yazmanın dışında neler yapıyorsunuz?

Nilgün Şimşek: Örgü örüyorum. Doğacak bebekler oluyor, onlara bebek çeyizi hazırlıyorum. Kızım yün kazak istiyor ona kazak örüyorum. Ama her zaman değil. Düşünce halindeysem ona sarıyorum. Örüyorum, örüyorum, örüyorum. Sonra uzunca bir süre elime almıyorum. İnişli çıkışlı hallerimde var yani. Her zaman her şeyi aynı disiplinde yapamıyorum.

Buğçe Çalışkan: Çocuklarınızla aranız nasıl? Çalışırken nasıldı?

Nilgün Şimşek: Bir süre çalışmayı bıraktım. Oğlum ilkokula başladığında iş hayatıma geri döndüm. İş hayatımdan serbest çalıştım. Ortak iş olduğu ve arkadaşımda anne olduğu için birimizin gelmediği gün öbür kü gelir toplar diye başladık. Ama benim iş disiplinim orada da öne çıktı. Sorumluluk alıyorsun. Kendi işin ve berbat bir sektörde çalışıyorsun. Hep son dakika işler, elin hep işin içinde. Çok zor oldu bana o 10 sene. Çocuklarımın eve geldiği saatte evde olup, onlar uyuduktan sonra geri döndüm.

Çocuklarımla aram her zaman çok iyiydi. Hiç kişisel sorun yaşamadık. Onlar yaşadılar. Onlar yaşayınca hayatla bende yaşadım. Ama üçümüz arasındaki ilişki her zaman çok iyiydi ve hala öyle. Çok sıkıntı çekerek büyüttüm. Dışarıda sıkıntı çektikleri için ama hiç onlardan yana ben üzülmedim.

Buğçe Çalışkan: Eşinizle aranız nasıl? İkili ilişkiyi kastetmiyorum, aman yanlış anlaşılmasın. Yazmanıza karşı tutumu nasıl?

Nilgün Şimşek: Eşim benim çocukluk arkadaşım. Biz onunla birlikte büyüdük. Tanıştığımızda ben 9, o 12 yaşındaydı. Çok genç evlendik. HJayat büyümeden ibaret bir şey ve değişimin durmadığı. İyi ki de öyle. Ben biraz fazla değişiyorum galiba. Hayatımda bir şey değişiyor, hemen adapte oluyorum ve oradan kendime yeni bir yol çiziyorum. Bambaşka biri oluyorum. Ben devamlı değişiyorum. Ama erkeklerin bu şansı olmuyor. O zavallım erken yaşta evlenmiş, cart diye çocuk sahibi olmuş. Getirecek, yedirecek, evi döndürecek. Aynı hedefe doğru gidiyorlar. Mutlaka kendilerine göre bir değişimleri var. Ama ben biraz onu şaşırtan biri nsanım. Bu son şaşırmak çok fena oldu. Birden bire ortak zamanlarımızdan da çalmaya başladım. Evin düzenini değiştirmek zorunda kaldım. Daha çok yalnız bıraktım onu. Misafirler gelsin gitsin bayılır. Çok sosyal bir insan Cengiz. Ama ben ilk kitabı yazarken evin düzenini de değiştirdim. Boşaltım evi. Rahatsız oldu ilk başta. Fakat Öykünün Karanlık Yüzü çıkarken sırtı hazırlanıyordu. Ben ona telefon ettim. Dedim ki 14 hikaye var. Aşk hikayesi de var, aldatılmış kadın hikayesi de var. Her ne kadar kurgu yapmış olsa da biyografik bir yanı var ve üstümüze yapışacak. Sen iş adamısın, bu seni rahatsız edecekse kitabı Nilgün Yokeş diye çıkarayım. O da ne münasebet, sen oraya ne yazmış olursan ol, ben ancak gurur duyarım, dedi. Ve o dakikadan sonra Cengiz beni çok destekledi her anlamda.

Buğçe Çalışkan: Gençlere ne söylemek istersiniz?

Nilgün Şimşek: Sana yolda dediklerini diyeceğim. Bol bol okuyun. Bilin çocuklar. Sadece edebiyat için demiyorum, bilin. Kendinizi, geliştirmek için bilin. Her şeyi bilerek yapın. Disiplininiz olsun hayata karşı. Bilmek, öğrenmek en büyük hedefiniz olsun. İlla bir konuda da değil. Bol bol okuyun. Ne okuyorsanız okuyun, doğru bilgiye ulaşın mutlaka. Hayata karşı sabırlı olun. Sabır çok önemli bir şey. Birde sevgiyi çok önemsiyorum. Sevgi her şeyin başı ve sonu. Severek büyütün çocuklarınızı. Ve ne yapmak istiyorsanız onun peşinden koşun hayatta.

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları