“İnsana Yaslanmayan Edebiyatın Yaşama Şansı Yok”

0 Yorum

Şimdi bir adam düşünün elektronik mühendisliği okusun, o sektörde çalışsın, reklamcılık yapsın ama edebiyattan hiç kopmasın, hayatı boyunca hep yazsın, ödüller alsın, sevilsin, eleştirilsin fakat yazmaktan fikirlerini söylemekten hesaplaşmaktan hiç geri durmasın. Şair, yazar, köşe yazarı bir adam olan Onur Caymaz’dan bahsediyorum. Biz onunla edebiyatı, eleştiri kültürünü, hayatını, fikirlerini, Türk Edebiyatı’nı, Türkçe Edebiyatı konuştuk. Yaratıcı yazarlığı boş verin. Yaratıcı okurluk için bu söyleşiyi keyifle okuyun.

Röportaj: Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Sizi sizden dinleyebilir miyiz? Bilgisayar programcılığı okudunuz. Editörlük, şairlik, yazarlık, reklam ajanslarında düzeltmenlik, köşe yazarlığı bir de üzerine atölye var.

ONUR CAYMAZ (OC): Benim için yazarlık hepsinden eski ama eğitim sistemimiz ve bir de ailenin bu konuda yeterince yönlendirici olamayışı yüzünden gençken meslek lisesinde buldum kendimi.

Aileleri de anlıyorsun, o dönem, belki de her dönem çocukları meslek sahibi olsun istiyorlar. Şimdi biraz daha farklılaştı gerçi, eğitim sistemi değişti, parasız okumak zor artık. Bu yüzden meslek lisesine gittim, o gün bugünkü gibi seçim zamanına göre, kişilerin keyfince değiştirilen, bir sonraki aşaması ne olacağı baştan belli olmayan “sürprizli” bir üniversite sınavı sistemi de yok. Meslek liselerinden, teknik üniversitelere geçene ekstra puan verilmekte. Bu yüzden meslek lisesinden sonra mecburen teknik üniversite: Marmara Bilgisayar ve Elektronik Öğretmenliği.

Hayatım boyunca hiçbir zaman sayısalcıyım şundan anlarım, sözelciyim bundan anlamam gibi ayrımlarım olmadı çünkü insan beyni sayısal ya da sözel diye net sınırlara sahip değil. Evet belki sayısala, sözele yatkınlık diye bir şey var ama o kadar. Bana kalırsa iyi bir sayısalcı olmadan edebiyattan anlamak mümkün değil. İki alanın birbirine yakın olduğunu düşünüyorum. Yani bu bölümü okurken yazı da hep benimleydi ama tahsilimi tamamlamak zorundaydım. Hayatta bizim gibiler ister istemez şunu öğrenir, orta sınıf altı bir ailenin çocuğu edebiyat yaparak yaşayamaz, aç kalır! Kısacası tek işinin yazarlık olması için ya babadan zengin olacaksın ya da çok-satar yazman lazım. Bu da çoğunlukla kalitesiz işler demek. Uzun vadede kaliteli işler yapabilirsin ama ekonomik anlamda yeterlilik elde edemezsin. O zaman edebiyat için hem kendi okuduğum alanda çalışacak hem de yazıya eğilecektim. Öyle böyle derken on bir yıl bilgi işlem sektöründe çalıştım.

Fakat artık o sektör bana basmaya başladı. Hele bir gün patronun oğluna bilgisayar oyunu kurmak için evlerine gitmek zorunda kalınca ne yapıyorum ben, bunun için için mi okudum bunca şeyi deyip… Tahsilimin bana göre olmadığını, mutsuz olduğumu fark etmiştim. Sağ olsun eşim de bana destek oldu ve yayıncılık sektörüne geçtim. Uzun zaman bir yayınevinde editörlük yaptım fakat orada da istediğim yayıncılığı yapamayacağımı fark ettim. Çünkü yayıncılık da bir sektör, sonuç olarak mal satıyorsun fakat bu malı senin istediğin içerik ve biçimde değil müşterinin istediği gibi satıyorsun.

Daha sonraları bir arkadaşım aracılığıyla bir reklam ajansına davet edildim. Ben, solcuyum, ne işim var reklamda diye düşünüyordum oysa ki maaşlı çalışan herkes aynı şeyi yapar; bilgisini, becerisini satar. Reklam ajansı da farklı değildir. Daveti kabul edip inanılmaz bir kreatif direktörle karşılaştım; buradan da kulaklarını çınlatayım: Tuğbay Bilbay. Müthiş bir okurdur. Ben görüşme sırasında yazarlığımdan söz ederken o internetten şiirlerime bakmıştı bile. Sonrasında yakın dost olduk, hem sektörde bir abi olarak yanımdaydı, hem de müthiş zekâsıyla yanımda durdu hep. Reklamcılığa da böylece giriş yaptım ama yazı hep benimleydi.

İlk şiirim 1995 yılında Üniversite dergisinde göründü. Gündüzleri okula gidiyorum; geceleri şiirler, yazılar, dergiler, gazeteler, ödüller, nasıl çıkış yaparım düşüncesi, stratejiler… Edebiyatta strateji olmaz ama kendini göstermek adına bir yol da çizmek zorundasın. Duracağın yer, yanında olacağın kişiler, seçeceğin tavır vs… Tabii ki hatalar yapılıyor, gençlik nedir ki başka.

Üniversite bittiği dönem yazdıklarım Adam Sanat’ta yayınlandı. Adam Sanat benim için okuldur. Koli koli dergi bile taşıdığımı hatırlıyorum, Mehmet Fuat’ı tanıdım, az şey mi… Tomris Uyar ile tanışamadım… İlk öykü kitabımı alıp götürecektim, üç gün sonra vefat etti. Çok güzel insanlara yakın durdum, Selim İleri mesela, anmış olalım. Bana Türk edebiyatını tanıtan kişidir. Bu isimlerden aldığın güçle bir şeyler yapıyor, ilerliyorsun gençken.

İşte ne diyorduk, dağıttık, son on yıldır reklam ajanslarındayım, düzeltmenlik yapıyorum. Tabii bir yandan bağımsız yazarlık, dergicilik, editörlük devam ediyor. Bir yandan da hepsinin yanında atölye işlerini açtık başımıza. O da şöyle başladı… Beş sene önce, Latife Tekin ile ki çok severim, artık görüşemesek de çok can içidir; konuşurken sen de bizim Gümüşlük Akademisi’nde bir atölye yap dedi. Bense yaratıcı yazarlık tarzı atölyelere inanmıyorum.

”BİZDE OKUR-YAZARLIK YOK, YAZAR-OKURLUK VAR”

ED: Ben de size onu soracaktım; sizin atölyeniz yaratıcı yazarlık değil yaratıcı okurluk. ”İyi okur kötü yazardan” iyidir diye bir sözünüz var, atölyenin kaynağı bu görüş mü?

OC: İnsanlar yaratıcı yazarlık dersi veriyor, demek ki çok iyi biliyorlar yazarlığı. Fakat yazdıkları kitaplara baktığımda pek bilmedikleri de açık. Bizde biliyorsun şöyle bir laf vardır, zevkler ve renkler tartışılmaz denir, bütün zevksizler söyler. Tartışılır efendim, tartışılmak zorundadır. Yoksa gelişemezsin. Tartışılmazsa bir soytarıdan yeraltı edebiyatı yaptığını sanan ucube bir deha çıkartırlar.

Yazarlık bilinebilir şey değil ki öğretilsin. Lisede gördüğün resim dersi seni ressam yaptı mı! Bunu sadece ben söylemiyorum Nabokov’dan Bradbury’e dek dünya edebiyatından pek çok ismin ortak fikri bu. Yazarlık öğretilebilecek bir şey değil, yazarlık kültürü aktarılabilir ama bu aktarım kişiyi yazar yapmaz.

Müzik dersi gördün, flüt çaldın, solfej yaptın eğitim hayatında, besteci oldun mu? Ha bu dersler bize resimden anlamayı, müzik dinlemeyi öğretebilirdi ama o da olmadı. Nitekim yaratıcı yazarlık dersi görenlerden kaçı yazar? Kimse alınıp gücenmesin. Karacaoğlan ümmiydi, okuma yazma bilmiyordu fakat şöyle dizesi var: ”Cehennem yerinde ateş yoktur, herkes ateşini kendi götürür” Bunu nereden buldu bu adam? Spinoza okumadı, teoloji bilmez, okuması yok yahu; nasıl oldu? Demek yetenek öğretilebilen bir şey değil, bir şey bilmene gerek yok. Evet 2018’de tabii ki çok şey bilmen gerekiyor ama bildiklerin seni yazar yapamıyor. Karaladığın iki berbat romanın gazıyla nasıl yazar olunur tarzı kitap çıkarman, yazar olduğun anlamına gelmez. Görmek istediğim romanı yazdım diyen yaratıcı yazarlık öğretmeninden o korkunç romanlar çıkabiliyorsa, derslerine girilmese de olabilir.

Buradan hareketle dedim ki insanlara okumayı anlatayım. Çünkü kime ne okuduğunu sorsam Sabahattin Ali diyor. Hangisi, diyorum ama biliyorum Kürk Mantolu Madonna’dır muhakkak. Sabahattin Ali’nin en kötü kitabı. Bir de biliyorsun o kitap ağız kuruluğu yapar, sosyal medyada kahvesiz çaysız koyamazsın fotoğrafını. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’dır ama Kürk Mantolu Madonna daha çok okunur, modadır.

Okuyorlar evet, Tanpınar okuyorlar ama adamın Huzur’u yazdığı yer şu an Dubaililer grup seks yapıp bol saç ektirsin diye otel haline getirildi, biliyorlar mı? Demek ki Tanpınar’ı tam anlamadılar. Şimdi bir de Tanpınar üzerinden AKP’cilik oynamak var. Bir zahmet günlüğüne baksınlar, sağcılık için ne diyor orada adam.

Oğuz Atay okuyorlar mesela, hangisini; tabii ki Tutunamayanlar’ı… Tutunanlar ne oldu peki? Yok. Memduh Şevket’i, Ömer Seyfettin’i, Refik Halit’i ne ettin kardeş. Herkes Sait Faik’i okuyor, peki Sevim Burak?

Atölyemin nirengi noktasını tam buradan seçtim işte. Baktım ki milletimizde okumama ve okumadan yazma hastalığı var; okuryazarlık değil, arada bir yazarokurluk. Adam şiirinin yayımlandığı dergiyi bile şiirinin yayımlandığı sayı olmasa almaz.

O vakit bunu değiştirmek, bir şey yapmak lazım. Bana kalırsa aydın olmak kimsenin iplemediği boktan bildirilere imza atmak, imza toplamak, sonra bu imzaladığın şey yüzünden iki gün gözaltında kalıp da bunu iki yüz yıl anlatmak değil, aydın olmak elini taşın altına sokmak. Elini taşın altına… Oktay Rıfat gibi, Melih Cevdet gibi, yaptığının en iyisini yapmaktan geçer. “Aman ben şairim, oturayım, şiir yazayım” demeyeceksin. Vedat Günyol’un, Melih Cevdet’in denemelerini okursan dilden düşünceye, çeviriden ülkenin durumuna geniş bir skalada dururlar, göreceksin. Bende kendi halımca elimi taşın altına sokmaya çalıştım. Bu da sabah yedide başlayıp gecenin köründe biten bir hayat getirdi nihayet. Hepsinin yanında yazacağım kitaplar, okuyacağım kitaplar var. Biliyorsun bizde okuma işi de bir yer biter. Çoğumuz her şeyi biliriz. Kişi, okuyacağımı okudum diye düşünür. Bu zaten okumadığını gösterir çünkü insan okudukça öğrendiği tek şey ne kadar cahil olduğudur.

”İYİ KİTAP OKUMAYAN HİÇ KİTAP OKUMAMIŞ GİBİDİR”

ED: Peki sizce Türk Edebiyatı ne durumda? Wattpad diye bir platform var. Bu platform için neler düşünüyorsunuz?

OC: Çöplüktür. Önce şuna bakalım. Bir Türk edebiyatı var bir de Türkçe edebiyat. Biz önce Türkçe edebiyatı konuşalım, her şeyden önce bu edebiyat Türkçe değil. Mesela sınav yerine imtihan diyor Türkçe edebiyatçılar, bunun da Türkçe olduğunu sanıyorlar, bilinç eksikliğimiz şaheserdir. Ulus devlet falan bitti ya, duymuşlar bir yerden. Oysa Rus ulusunu Tolstoy ve Dostoveski oluşturdu. Rusluk diye bir şey var adamlar sayesinde, kopamıyorlar. Bizde de bu adamların karşılığı var Nâzım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu gibi Türk Devrimi’ni yaratanlar.

Bazıları soruyor, neden Türk Devrimi olmamış falan… E sen Türk Devrimi’ne karşı duruş sergilersen anlamazsın, göremezsin ki. Türk Devrimi oldu be yavrum, Türkiye’de çok sağlam bir kültür devrimi oldu da haberin yok. Sen burada Türkçe edebiyat diye eşindiğin çukurda karşı devrim safına geçiyorsun. Nasıl anlayacaksın.

Bir de Türk edebiyatı var tabii ki bunların yanında dağ gibi duran… Wattpad’in hiçbirine katkısı olduğunu düşünmüyorum. İşte ”şiir sokakta” diye bir sürü şeyler çıktı ortaya, hayır efendim şiir sokakta falan da değil, kitaptadır; resim müzededir. Biliyorum bu söylemde amaç sokaktan kopmamak falan ama sanatın sokakla ilişkisi asgari düzeydedir.

İnsanlar hiç değilse okusun da ne okursa okusun, yazsın da nasıl yazarsa yazsın, diye düşünmek de korkunç bir şey… Martı döneri, tavuk dönere niye tercih edeyim? Okusunlar da Mandrake okusunlar; yanlış kardeşim! Tabii ki Mandrake oku, eğlen, kim karışacak da bu senin kitap okuduğunu göstermez. Okurluk başka, eğlence başka! Mark Twain’in bir lafı var, “iyi kitap okumayanlar hiç kitap okumamış sayılır” mealinde. O yüzden Wattpad ve türevleri çöplüktür.

ED: Sizce mevcut edebiyatın kalitesini düşürüyor mu?

OC: Tabii ki düşürüyor, aritmetik ortalama diye bir şey var… Bir de “e o zaman bunları ayrı kategorilerde inceleyelim” diyenler var. Tamam incele de bu okuduklarını kitap sanan insanlar ne olacak, onları da inceleyecek misin?

”BU TOPLUMDA KADIN OLMAK KADAR ERKEK OLMAK DA ZOR”

ED: Son çıkan kitabınız Sıfır’a gelecek olursak ”yedi senede yazdığım saçımı ağartan kitap” diye nitelendiriyorsunuz. Sanki sizin tarzınızın biraz dışında, fantastik, paralel evrende geçen bölümleri de var. Hikâyesi ne?

OC: Çok önceden başlayan bir mevzu Sıfır. Prag’dayken Terezin Esir Kampı’na da gittim; bir yara gibi büyüdü bende kamp. Sonrası şöyle. Dokuz sene önce, Fatsa’da Terzi Fikri’nin romanını yazmak istedim. Bu düzenli çalışan bir adam için çok zor; gidilecek, insanlarla röportaj yapılacak… Mümkün olmadı.

Bir gün üniversite yıllarımdan bir arkadaşım sosyal medyadan ulaştı, o dönem çok yoğunum, iş hayatı vs… Bana sen okul zamanında da çok çalışkan bir çocuktun, dedi. Sonra düşündüm, gençken, “o zaman” nasıl biriydim sorusuna cevap bulamadım. Sıfır’a başladığım nokta da burasıydı. Derdi olmadan yazanlardan değilim. Hani mesela yazmasaydım, delirecektim denir, o esnada yazılmaması taraftarıyım, yazma da delir bir kere! Delir, belki yazdığından daha iyi delireceksin. Tarihi böyle delilik edenlere borçluyuz; Neyzen Tevfik’e, Mustafa Kemal’e, Tevfik Fikret’e, Madam ve Mösyö Curie’ye… Bunlar çılgın işlerini, yazmadıkları, delirdikleri için üretmişler.

Herkes yazıyor zaten, sen de yazmayıver. Benim genel halim de yarı deli olduğundan sık yazmıyorum. “Gençken nasıldım?” Sıfır’daki sorum buydu. Bu sorunun peşine düştüm ve insanın var olması ve yok olması üzerine düşünmeye başladım. Çok özetle anlatıyorum, yoksa Sıfır bittikten sonra bile bendeki etkisinin geçmesi için uğraştım. Kimileri gibi, sanki ev arkadaşım Barbaros Hayrettin’mişçesine altı ayda Barbaros romanı yazamıyorum. Yazdıklarımın hayatta açık anlamı olması gerekiyor bende.

Varlık, yokluk ve insanın acısı konusu vardı burada. Sonunda Sıfır’ın dört erkek karakteri de devreye girdi. Sıfır’da kadın pek yok. Erkeklere öncelik verdim. Çünkü bu toplumda kadın olmak çok zor fakat erkek olmak da hiç kolay değil. Zira toplumun senden beklentileri, senin üzerine basışı, babayla kurulan iktidar ilişkisi, kadınlar ve hayat. Bu toplumda maganda erkek için, düğünlerde silahla havaya ateş ederek bilmeden birini öldüren için, karısını döven için erkek olmak kolay. Bunlardan mı ibaretiz peki, toplumda sadece bu erkekler mi var! Arada kalanlar için yaşamak zor. Dövüşmeyi bilirsin ama sana kavga etmemeyi öğretmişlerdir. Bildiklerinle duyarlılık arasında kalmak ne esaslı iştir.

Bu sorunlar, esir kampının üzerimde bıraktığı etki, edebiyatımızda Nazi zulmünü anlatan eserlerin az oluşu ve var oluş; Sıfır’ı bunlar oluşturdu. İçinde tek bölüm yoktur ki sahici acıdan payını almamış olsun. Oyun da var tabii metinde, postmodern öğe, sebebi de bu tür kitaplar yazan ama içine zerre kendi acısını katmayan yazarlarla hesap kesmek! Bir şey yazdığım zaman artık bir konuyla hesap kesmek isteyenlerdenim. Kemal Tahir’in Rahmet Yolları Kesti’yi İnce Mehmet ile hesaplaşmak için yazdığı söylenir. Okunduğunda ne kadar güzel cümleler yazmış denilen ama bir şey anlatmayan “güzel” kitaplarla hesaplaşmak için yazdım. Güzel yazmak yeterli mi? “Ne”yi güzel yazdığın ne olacak?

Evet Türkçe önemli, edebiyat dille yapılıyor ama ne anlatıyorsun bize? İnsana yaslanmayan herhangi bir edebiyatın yirmi yıldan fazla yaşama şansı yok.

”TÜRKİYE’DE ELEŞTİRİ ANLAYIŞI YOK KUYRUKÇULUK VAR”

ED: Peki sizce Türkiye’de kitap ya da film eleştirisi ne durumda? Nurullah Ataç gibi bir isim var mı?

OC: Yok tabii ki. Kuyrukçuluk var Türkiye’de. Partili arkadaşlarını, rakı arkadaşlarını, eski arkadaşlarını, boktan arkadaşlarını öven ama diğerlerini görmekten kaçınan bir eleştiri anlayışı var. Tabii ki eleştiri perspektif üzerinden yapılan bir şey, böyle yapılması normal, kabul edilebilir fakat ölçüler vardır.

Semih Gümüş’ün eleştiriye bakışıyla Ataç ya da Fethi Naci’nin bakışı kıyaslanabilir mi hiç? Neyse ki günümüz eleştirisinde Taylan Kara gibi isimler çıkıyor da edebiyatın bu renksiz ve sıkıcı “sosyetesine” gereken cevabı veriyor. Yeterli midir? Hiç, yoktan iyidir tabii ki…

Bizde eleştiri kültürü yok! Türkiye’de sorulan sorunun sadece “hangi kitabı beğeniyorsun” olması da durumu gözler önüne serer. Doğru soru, bir şeyi tartışmaya açmak için “hangi kitabı beğenmiyorsun” olmalı. Bir gün de bunu konuşsak ya! Bir yazarın sıradan bir şeyi eleştirmesi bile henüz normal karşılanır bir şey değil bizde. Birkaç yazımda beğenmediğim eserleri belirttim diye düelloya davet eden oldu zamanında. Benim için sorun yok…

Kısacası burada da uçlardayız, normal seviyelere inemedik. Kemal Tahir’in çok güzel bir lafı var, “bizde düello değil pusu geleneği var” diye. Karşı karşıya gelemezler sizinle, çünkü bilirler ki karşı karşıya gelseler pislikleri ortaya dökülecek… Ama gerçeklerin kötü bir huyu vardır, eninde sonunda anlaşılır. Bugün neden Ülkü Tamer’i, Nâzım Hikmet’i, Orhan Veli’yi, Füruzan’ı, sıklıkla arıyor, anıyoruz? Çünkü bu isimler hem insana yaslanan edebiyat yaptı, hem insanın acısı merkezli bir edebiyat yaptı, hem de Türk Edebiyatı yaptı. Kökünden, toprağından kopmayan… Soyağacı açıklandı mesela, merak edip bakmadık mı? Ben baktım, o ilk Caymaz’ın hikâyesini merak ediyordum. 1830 yılında Arnavutluk’ta doğan Çavuş Caymaz ile tanıştım o sayede. Bu basit işlem bile kimi aydınımız tarafından faşistlik olarak algılandı. İnsanın soyunu, kökünü merak etmesi, bir yandan da kültürünü merak etmesidir. Maalesef Türkçe edebiyat dediğimiz ucube herhangi bir kültürle bağ kuramadığı için son beş yıldır Türkiyeli roman, tek ciddi karakter veya kitap yaratamıyor. Kabız, tıkız, sıkıcı! Ancak uluslararası olabiliyor. O da üç beş kişi için. Uluslararası olmak hoş, tabii ki. Tamam da Turgut Uyar neden değil, İlhan Berk neden öyle? Gerçi Fransa’da kaç kişi İlhan Berk okuyor bu da ayrı mesele. Orada da bugün halen en çok Eluard okunuyor. Asıl hikâye burada arkadaş. Asıl hikâye gerçeğin sıcaklığı, acının kavuruculuğu, derdin büyüklüğü, merkezde insanın durması. Bunu da sokaktan iki küfür öğrenip Metin Kaçan tatlışlıklarıyla yediremezsin kimseye. Yemezler. Yemiyorlar.

ED: Sıfır yedi sene sürdü. Yeni bir kitap var mı yolda?

OC: Var tabii, bizde iş bitmez. Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu, çok sevildi. Derdi şuydu o kitabın: Ne okuyacağız? Ne dinleyeceğiz? Ne izleyeceğiz? Bu soruların cevabını verdi. Şimdi onun ikinci cildini yazıyorum. Dünya Evi diye bir şiir kitabı var, onu hazırlıyorum ama daha vakti var. Bir de roman var ufak ufak daha. Düşünme aşamasında. Böyle…

Bu güzel röportaj için teşekkürler.

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş