Terim’in olduğu yerde her zaman iki kere düşüneceksin!

0 Yorum

Gazetelerin, gerçek gazeteciler tarafından çıkarıldığı, spor servislerinin magazin servislerinden ayrıldığı o dünlerde, Milliyet Gazetesinin ekol spor servisinde yer alan, neredeyse çeyrek asır boyunca Galatasaray’ı takip eden ama çok koyu bir Fenerbahçeli olan, spor gazeteciliğinin duayen sayılabilecek birkaç isimlerinden birisi Halil Özer ile röportaj yapmanın gururunu yaşıyoruz, Roportajlik.com ekibi olarak.

Çünkü, Halil abi tarzında gazetecilik yapanların devri kapanmak üzere ne yazık ki.  Takım muhabirliği, takım amigoluğuna evrildi son on yıldır. Tıpkı Türk futbolunun durumu gibi…

Fatih Terim belgeselinin Netflix ‘de yayınlandığı bugünlerde, anlatılanların canlı tanığı Halil Özer ile yaptığımız röportajı keyifle okumanız dileğiyle.

Röportaj: Uğur Temel – Enis Derdimentoğlu

JESUS, FUTBOLUN OBRADOVIÇ’İDİR.

Enis Derdimentoğlu (E.D): Bu sezon birçok takım kadrosunu yeniledi. Kim bu transferlerde akıllı davrandı? Kim pastasına çilek aradı?

Halil Özer (H:Ö): Hepsi kendine göre akıllı davrandığını düşünür ama geçen sene bayağı yara alan kulüplerin yaptığı transferleri ben anormal karşılamıyorum. Burada önemli olanlar nokta atışları. Baktığımız zaman geçen sene Fenerbahçe çok da başarısız bir sezon geçirmemesine rağmen teknik direktörünü değiştirdi ki; geçen sezon ligin ikinci yarısı takım oturmuş, başarılı bir ikinci yarı geçirmişlerdi. Fenerbahçe yönetimi İsmail Kartal hakkında ne kadar iyi şeyler düşünse de ilerleyen süreçte daha tecrübeli bir teknik direktörle çalışmanın kendileri için daha iyi olacağını düşündüler. Bana göre de, Fenerbahçe’nin nokta atışı Jesus oldu. Jesus gibi bir hocanın yaptığı transferler hakkında benim “akılcı ya da akılsız transferler oldu” şeklinde yorum yapmam biraz mantıksız olur. Bunu ilerleyen zamanlarda çok daha iyi göreceğiz. Fakat ligin ilk 4-5 haftasına baktığımız zaman Fenerbahçe’nin giderek daha iyi bir ivme yakaladığını, daha bir takım oyunu oynadığını görmek mümkün. Bu kısa dönemde bile özellikle teknik direktör konusunda ne kadar doğru karar verdiği, belki de Ali Koç döneminde ilk defa bu kadar erkenden Fenerbahçe taraftarının içine sinen diyebileceği bir hamle oldu. Bu tercihleri de bana göre sonuna kadar doğruydu. Ben Jorge Jesus’un Fenerbahçe için futboldaki Obradovic olduğunu düşünüyorum. Yanılacağımı da düşünmüyorum. Tabii ki futbolda işler her zaman iyi gitmeyebilir fakat son yıllarda Fenerbahçe’nin işlerinin aşırı bir şekilde iyi gitmediğini,  artık taraftarın bir kırılma noktasını beklediğini son maçlarda da verdikleri destekle gösterdiler. Fenerbahçe’nin kadrosuna baktığımız zaman yedek kadrosu dahi ligde şampiyonluğu kovalayacak bir kaliteye sahip ki; diğer takımlardan farklı olarak en iyi özelliği bu kadro zenginliği. Son Dinamo Kiev maçına baktığınızda bile bunu görebilirsiniz, maçın sonucunu ikinci yarı oyuna girenler belirledi. O yüzden ben Fenerbahçe’nin şimdilik doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Fenerbahçe’nin en büyük sıkıntısı içinde bulunduğu stres, Fenerbahçe taraftarının içinde bulunduğu sıkıntı, sabırsızlık. Bazen en ufak kötü sonuçta bile işler sarpa sarabiliyor. Burada Fenerbahçe taraftarına da önemli bir görev düşüyor. Haklı oldukları yönler çok çünkü Fenerbahçe camiası şampiyonluktan bu kadar çok uzak kalamaz. Fakat ben Fenerbahçe’nin son yıllarda en iyi döneminin bu dönem olacağını düşünüyorum.

GALATASARAY’IN EN BÜYÜK SIKINTISI; TERİM ETKİSİ

H:Ö: Galatasaray gerçekten geçen sene çok sıkıntılı bir dönem geçirdi. Hatta bir ara küme düşmeye kadar gerilediler.  Fakat Galatasaray’ın böyle bir şey yaşaması pek olası değil, alışkın olduğumuz bir şey de değil. Bence geçen sezon çok yanlış transferler de yaptılar. Bugün bile harcadıkları paranın nedeni geçtiğimiz dönemlerde yaptıkları yanlış transferlerden kaynaklanıyor. Galatasaray da Fenerbahçe gibi şampiyonluktan çok uzak kalacak bir camia değil bunun içindir ki, haklı olarak gözlerini kararttılar. Teknik direktör olarak Okan Hoca bildiğimiz, tanıdığımız, ligde şampiyonluk yaşamış, Türkiye Kupası’nı almış, ligi iyi tanıyan, Galatasaray’ı iyi tanıyan bir teknik direktör. Galatasaray’ın en büyük sıkıntılarından bir tanesi Fatih Terim etkisi. Galatasaray’ın ne olursa olsun bu etkiden kurtulması lazım. Hatta bakıyorum Okan Hoca’ya süre verenler var, doğum gününde yollanacağını, Fatih Terim’in geleceğini ima edenler var. Elbette Fatih Terim Galatasaray’ın başının tacı ama bir dönem bitti. Bunu kabul etmek lazım.

ED: Dönüşü olmaz mı sizce?

HÖ: Fatih Terim’in bundan sonra döneceğini düşünmüyorum ama bunun için uğraşanlar olduğunu net bir şekilde biliyorum. O yüzden yüzde 100 dönüşü olmaz diyemem bu konuda.

DEMOKLASİN KILICI HAFİF KALIR.

Uğur Temel (U.T):  Okan hoca’nın başında Demokles’in Kılıcı gibi Fatih Terim’in gölgesi dolaşıyor diyebilir miyiz?

HÖ: Demokles’in kılıcı hafif kalır. Bazı şeyler insanın kanına işler. Fatih Hoca’nın da böyle bir yapısı var. Galatasaraysız yapamayacak bir insan. “Ben artık kenara çekildim” demeyen bir insan. İşler kötü gittiği zaman “Galatasaray beni göreve çağırdı, hazırım.” deyip yine gelebilir.  Bu daha önce yaşanmamış bir şey değil. Ancak Fatih Terim’in çıkıp, “Arkadaşlar ben teknik direktörlüğü bırakıyorum. Artık Galatasaray’a başka yollarla hizmet edeceğim”. demesi lazım.

TERİM BAŞKAN OLMAZ

E:D: Bu seçeneklerden bir tanesi Galatasaray Başkanlığı olabilir mi?

HÖ: Başkanlık olmaz. Şunu da bilmek lazım Thomas Tuchel şu an boşta, Galatasaray’a gelse Fatih Terim yine Demokles’in Kılıcı gibi sallanır Tuchel’in başında.  Fatih Terim tabii ki Galatasaray’a faydalı oluyor ama bazen de zarar veriyor. Takımın çözmesi gereken sorunlardan bir tanesi bu. Bu sorunlar çözüldüğü takdirde Galatasaray’ın eski başarılarından daha çok şey yapabilecek potansiyeli olduğuna inanıyorum. Çünkü Galatasaray’ın bir kazanma içgüdüsü var, kazanan taraf imajı. Bu içgüdüyü, imajı hiçbir zaman kaybetmeyen bir kulüp. Başarı gelmediği zamanlarda tamamen kendi hatalarından kaynaklanıyor bu başarısızlık. Galatasaray’ın sorunları kendi iç sorunları fakat bunu önce teşhis etmeleri lazım. İlerleyen zamanlarda kötü sonuçlarla birlikte ben Okan Hoca’nın net bir şekilde tartışılacağını net bir şekilde söyleyebilirim. Hatta şimdiden “Okan Hoca bu takıma hafif kalır” çok da az değil. Kadroya gelirsek geçen seneki takım hemen hemen yüzde 80 değişti. Tabii ki hemen olacak bir iş değil fakat takım bunu en az zararla atlatmalı.

GALATASARAY’IN EN İYİ TRASFERİ, BOEY

E:D:Yeni gelen flaş transferler Mertens, Icardi, Mata gibi isimler bu geçiş döneminde tecrübe ve kariyerleri ile takıma yardımcı olabilirler mi?

H.Ö: Mertens yardımcı olabilir ama Icardi konusunda emin değilim. Çünkü geçen seneden beri maç yapmıyor, sezon başı kampına da katılmadı. Ben daha Icardi’nin  kendi psikolojisi ve hırsı ile beraber kasım ayından sonra kendini belli edeceğini düşünüyorum. Yoksa Icardi’yi inkar edemezsin. Burada çarpıcı nokta İtalya’daki ve PSG’deki ilk zamanlarındaki Icardi’yi ne kadar görebileceğiz? Ben Icardi potansiyelinin yüzde 70’ni bile sergilese Galatasaray’la beraber ligde başarılı olabileceğini düşünüyorum. Aynı zamanda burada Gomis var Seferovic var, Icardi varken ikisi de yedektir. Mertens’i zaten tartışmaya gerek yok. Ben hepsinin yanında bu sezon takımın en önemli transferinin Sacha Boey olduğunu düşünüyorum. İnanılmaz oynuyor. Kampa da katılmadı biraz Leo Dubois’in sakatlığının etkisiyle yollanmadı tabii. Sakatlıkta hayır yoktur derler ama her işte de bir hayır var. Seferovic beklediğimden aslında çok da farklı çıkmadı. Ayakları gitmiyor gibi, biraz daha takıma alışması lazım. Lucas Torreira ise geçtiğimiz sezon Berkan, Taylan, Ömer Bayram üçlüsünün yapamadıklarını tek başına yapabilen bir futbolcu. Ben bu futbolcunun başka takımlara kiralık gittiğini gördükçe hayretlere düşüyorum. İngiltere’de rahatlıkla oynayabilecek bir adam. Nokta atışı bir transfer. Diğer transferleri de görmek lazım ama Galatasaray’ın böyle bir değişime ihtiyacı vardı. Geçişler çok keskin ama takımda. Geçen sene gençlik operasyonu yapıyoruz 3 yıla ihtiyacımız var diyorsun aylar sonra gençlik operasyonundan 30-35 yaş transferlere geri dönüyorsun. Bu geçişler kolay geçişler değil.

GENÇ HOCALARA İHTİYAÇ VAR

Beşiktaş ve Valerien Ismael konusunda sezonun ilk 3 haftasında özellikle Alanyaspor maçından sonra takip ettim çok ağır eleştiriler vardı. Ismael Hoca tarzındaki hocaları ben çok severim. Kendini sahaya, kendi özelliklerini takımın futboluna yansıtmaya çalışan, hızlı oynayan teknik direktörleri her zaman çok severim. Ismael Hocada aidiyet duygusu da çok fazla var. Şu an toparlandı da neden ilk başta hocaya karşı çok sert eleştirilere girdiler anlayamıyorum. Bir bakıyorsun en ufak tökezlemede Şenol Hoca denilmeye başlanıyor. Artık Türkiye’nin bu algıdan kurtulması lazım. Fatih Hoca, Şenol Hoca, Mustafa Hoca, Ersun Hoca, Aykut Hoca… O dönem bitti artık. Artık bu 5 hocayı alacaksın, ortak program yaptıracaksın, fikirlerinden yararlanacaksın. Bu hocaları bir araya getirip yuvarlak masada program yaptıran yüzyılın işini yapar, tadından yenmez. Trabzon kötü Şenol Hoca, Beşiktaş kötü Şenol Hoca, Fenerbahçe kötü Aykut Hoca… Bu dönemler artık geride kalmalı. Bu hocalarımız bir zamanlar Türk futbolunun lokomotifiydiler. Ama kendilerini geliştirmeye kapalılar. Biz bile günü geldiğinde geri çekilmeyi biliyoruz. Bu hocalarımız sadece kendi istekleri ile kenara çekilebilirler. Taraftarın da bunu anlaması lazım şu anda

Türk Futbolu’nun genç hocalara ihtiyacı var. Yaş aslında önemli değil ama kendilerini geliştirmeye açık hocalara ihtiyacımız var. Ben hala kendi otoritem ile işi götürmeye çalışıyorsam başarılı olamam. Başarılı olduğu dönemlerde oynayan futbolcularla şu anki futbolcular arasında dağlar kadar fark var. Bu dönemde oynayan futbolcular bakıyor, okuyor, dünyayı görüyor, kendini geliştiriyor. Sen bu futbolcuya 15 sene önceki sistemi anlatmaya çalışırsan bu adam sana bıyık altından güler. Bunun sonucu sahaya da yansır. Mustafa Hoca kendini biraz geri çekti ama diğer hocaların da biraz Türk Futbolunun önünü açması lazım. Dünya futbolu onlarsız olmazmış gibi davranmayı bırakmaları lazım. Onlarsız da oluyor hatta şu an daha iyi oluyor. Eskiden çok iyilerdi ama artık bir devir kapandı.

TRABZON İÇİN EN ÖNEMLİ EŞİK, ŞAMPİYONLUKTU

Trabzon’a gelecek olursak Trabzon’un toparlayacağını düşünüyorum fakat Abdullah Hoca’ya karşı bir önyargı var. Ki ben buna katılmıyorum Abdullah Hoca’nın ülkenin en önemli genç hocalarından bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Kendini geliştirmeye açık bir hoca, hata yapıyor mu? Tabii kim hata yapmıyor ki? Trabzon camiası için en önemli eşik geçtiğimiz seneki şampiyonluktu. O eşik atlandı.  Takımın artık daha huzurlu daha rahat bir şekilde önüne ve bakması lazım, Fakat Trabzon’un yapısında böyle bir şey yok. Bir kere şampiyon olduk mu hemen her sezon şampiyon olmalıyız düşüncesine giriyorlar. Fakat her sene öyle olmaz çünkü sen şampiyon olursun diğer takımlar ona göre yatırım yaparlar. Bu kadar rahat olduğumuz gelmeyecek, Sezona iyi başlamadılar fakat aradan sıyrılabileceklerini düşünüyorum. Anlayamadım bir şekilde yavaş oynuyorlar, Bunun en büyük sebebi sanıyorum ki kadroda yer yapılan değişiklikler. Visca ve Nwakaeme  gibi futbolcuların takım için ne kadar önemli olduğunu burada bir kez daha görüyorsunuz. Giderse gitsin diyemeyeceğiniz kadar önemli bir futbolcu. Yerine birini buluruz diyemiyorsunuz. Trézéguet ne olursa olsun bir Nwakaeme değil. Visca sakatlanmasa Trabzonspor çok farklı bir yerde olabilirdi. Bir futbolcu her şeyi değiştirir mi değiştirir. Visca olsa Trabzonspor, Şampiyonlar Ligi’ne giderdi diyebilirim. Ben Trabzon’un Kopenhag’a yenilmesini hazmedemiyorum. Trabzon rakibinden, 4 demiyorum, 5 gömlek daha üstündü. Elenmesini düşündükçe sinirim bozuluyor. Trabzon halkının benden daha yoğun şeyler yaşadığını düşünüyorum. Maçın bitmesine 3 dakika varken bile yan pas yapıyorlar, bu maçı bir türlü anlayamadım. UEFA Avrupa ligi gruplarındaki ilk maçında, Kopenhag maçının aynısı oldu. Bir sıkıntı bir sallantı var ama yeni transferlerin de uyum sağlaması ile beraber takımın toparlanacağını düşünüyorum. Takımın şu an kanat oyuncusu yok. Hamsik takım için ne kadar değerli bir kez daha gösterdi. Sakatlık dönüşü Bakasetas süre almaya başladı, Milli aradan sonra daha iyi olacağını düşünüyorum. Defansta Victor’un bu ara bir form düşüklüğü var. Enis Bardhi orta sahada bir ara parladı Fakat böyle gidecek mi? Toparlayacağına eminim çünkü çok iyi futbolcu. Son iki üç haftadır bir sıkıntı yaşıyor sanırım tam formunda değil.

BU SENE DUYGUSALLIĞA YER YOK.

E:D:Röportajın başında Fenerbahçe’nin en akıllı transfer yapan takım olduğunu söyledik fakat Bruma, Lemos ve Novak’ın lisansları çıkartılmadı. Bu bir transfer stratejisi mi yoksa yabancı kuralının kısıtlaması mı?

H.Ö: Yabancı kuralının tabii ki etkisi var. Lemos’un bu duruma geleceği belliydi ondan kimsenin bir umudu yoktu hoca bir iki kez denedi ama takımına uymadığını düşününce lisansını çıkartmadı. Bruma konusunda ben takıma faydalı olacağı görüşündeydim. Hoca şans da verdi, fırsatları fena da değerlendirmedi gibi ama ne yapılacak bilemiyorum. Ben Novak’ı ise göndermezdim. Novak, asla küsmez, oynatırsın çıkartırsın, tam bir görev adamı. Futbolseverler özellikle de Fenerbahçe taraftarı bazı konulara duygusallıkla yaklaşıyor ama bu sene duygusallığa çok yer yok. Fenerbahçe o boyutu çoktan geçti.

YABANCI KURALI KALKMAZ

E:D: Sosyal Medyada yabancı kuralının kalkacağına dair söylentiler var. Sizce yabancı kuralı kalkar mı?

H.Ö: Bu sene kalkacağını düşünmüyorum. Seneye de federasyon seçimleri var ne olur konuşmak için erken. Fakat bu sene devre arası kalkacağı konuşuluyor ancak böyle bir şey olacağını düşünmüyorum. Kalktığını düşünelim, bir kulüp tahkime gitse karar iptal olur. Şikayet eden kulüp, “ben bu sene kurala göre yatırım yaptım, oyun içinde kural değiştirmek olmaz” der. İptal ederler. Ayrıca bütün kulüpler oybirliğine varsa bile bu kuralın bu sene artık kuralın kalkacağına inanmıyorum. Yabancı kuralı değişmesi gerektiğini düşünenlerdenim fakat yabancıya da bir kural getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öbür türlü çöplüğe dönüyoruz bu çöplüğün önüne geçmek lazım. Bunun örnekleri çok şu anda bile kafadan birçok şey söyleyebilirim. Mesela 20 kere milli olması lazım ya da son 10 milli maçın kadrosuna çağırılmış olması lazım ya da 30’un altında futbolcu almaman lazım. Bunları hep afaki olarak söylüyorum. İngiltere’de ve birçok ülkede olduğu gibi belli kriterlere bağlanmış olması lazım. Bu kriterlere olmazsa Katar Ligi gibi bir lig oluyorsun. Şu anki kurala bakacak olursak pek çok futbolcunun Avrupa’ya bu dönemde çıktığını söyleyebiliriz bunu inkâr etmek isteyen isimler olsa da ben inkâr etmiyorum. Çağlarlar,  Melihler, Cengizler bu kural sayesinde Avrupa’da futbol oynayabiliyorlar.

SPOR MEDYASINDAN ZERRE UMUDUM YOK

U.T: Galata Sarayı Efendileri adlı kitabınızın 12. Sayfasında;  “2005 yılından günümüze kadar olan dönem Türk spor medyasının en karanlık dönemi olarak tarihe geçecek.” diyorsunuz. Bu dönemde ne oldu? Bu sözleri söylemenizdeki gerekçe nedir?

H.Ö: Eskiden de hakem yorumcuları var mıydı? Vardı.  Medya’nın takım tutması var mıydı?  Vardı. Ama dediğim dönemden itibaren bu iş o kadar zıvanadan çıktı ki… Artık insanların kulüpler olan günlük ilişkisinden buralara kadar geldik. Bir kulüple kavga eden biri bunu yazısına da, söylemlerine de yansıtmaya başladı. Taraftarlık ruhu medyanın içine işledi. Bir de bu günlerde başımızda sosyal medya diye bir sıkıntı var. Kulüplerin kendi sosyal medyaları olmasını anlarım, Orada paylaşımlar yapılmasını da anlarım. Ancak medyanın bağlı olduğu kurumlara rağmen kulüplerin sosyal medyalarını yönlendirmesi hoş bir şey değil. Öyle bir hale geldiler ki artık kulüplerin sözcüsü gibi oldular. Zaten bizim futbol ilişkilerimiz her zaman gergin bir telin üzerindedir. Bu teli iyice gerginleştirdiler artık tel koptu zaten. Bu yüzden ben bu dönemin medya için çok sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Zaten negatif yönlerini görüyoruz. Nedir bunlar? İnsanların medyaya inancı kalmadı,  Her haberde bir art niyet aranmaya başladı. Bu yüzden gazete almamaya başladılar veya okumamaya başladılar. İnternetteki haberleri bile okumamaya başladılar.  Çünkü insanlar;  ‘bu muhabir veya bu gazete taraflı ben bunu okumam.’ demeye başladı. Okuma oranı çok düşük. Zaten gazete sevgisi olmayan bir ülkedeyiz. Bu sorunlar uzun vadede başımıza büyük bir dert olarak yansımaya başladı.  Bunun yansıması olarak satmayan gazeteler, işsiz gazeteciler, inandırıcılığı olmayan haberler veya inandırıcı olmayan yorumcular… Bütün bu sorunları birleştirdiğimiz zaman ortaya berbat bir medya görüntüsü çıkıyor. Biz bu durumu ne zaman ve nasıl toparlarız inanın bir bilgim yok. Bazen ben sosyal medyada espri bile yapsam, bunun bana geri dönüşü küfürle oluyor. Hem üzülüyorum hem de bu medyayı biz bu hale getirdik diye düşünüyorum. Bizden önceki haber müdürleri bu davranışın bir getirisi olacağını düşündüler sonra kenara çekildiler. Şimdi de uzaktan izliyorlar, ancak bu halin sorumlusu onlar. TSYD’nin de bu durumda yapacak hiçbir şeyi yok. İlerleyen zamanlarda ben bu halin daha da kötüye gideceğini düşünüyorum . Bakalım ne zaman kafamıza taş düşecek ya da daha ne kadar büyük bir taş düşecek ki biz uyanacağız. Fakat benim şu an spor medyası konusunda zerre umudum yok.

FENERBAHÇELİ OLDUĞUMU SAKLAMADIM

U.T: Milliyet gazetesinde uzun yıllar çalıştınız ve Galatasaray muhabiriydiniz. Fakat hasta Fenerbahçelisiniz. Hatta bunu Hıncal Uluç da köşesine taşımış. Gazeteniz bu durumu biliyor muydu? Taraftarlık duygunuz hiç ağır basmadı mı?

H.Ö: O zamanlar insanların sadece gazetecilik yönleri düşünülürdü. Ben Galatasaray’a gidiyorum ama Halil, Fenerbahçeli diye düşünülmezdi. Bilirlerdi ki, gazeteci gazetecidir. Milliyet gazetesi, ‘Halil de gazeteciliğini en iyi şekilde yapacaktır.’ diye düşünürdü. Galatasaray da aynı şekilde düşünürdü. Ben hiçbir zaman Galatasaray’da, Fenerbahçe’li olduğumu saklamadım. Hiçbir Galatasaraylı’nın da bundan rahatsız olduğunu bu zamana kadar görmedim.

Fakat bugün istediğiniz kadar tarafsız olun bu şekilde davranmanız mümkün değil. Önceden Galatasaray Halil Fenerbahçeli ama işini en iyi şekilde yapıyor diye düşünürdü, belki de hiç kimsenin bana güvenmediği kadar güvenirlerdi.  Her zaman işimizle özel hayatımızı birbirinden ayırabilirdik. Ben Fenerbahçe yendiği zaman gece ikide, Fatih Terim’i arayıp kızdırabilirdim. Ya da futbolcularla iddiaya girerdik Fenerbahçe kazanır kazanmaz diye. Hala bana borçlu olan futbolcular var. Bu zamanda bunu yapmam mümkün değil. O zaman da amigolar vardı Bana saldırıyorlardı. Sonra bir bakarlardı ki, ‘Halil’e dokunmayacaksınız .’ diye en büyük tepki kulüpten geliyor. Bir daha yaşanmayacağını bildiğimiz için her dönem çalışan arkadaşlar olarak yaşananların kıymetini çok iyi biliyoruz.

SÜREN, TÜRK FUTBOL TARİHİNİN EN BÜYÜK BAŞKANIDIR

U.T: Ülkemiz adına futbolda en büyük başarıyı elde ettiğimiz dönemin şahitlerinden birisi de sizsiniz.  Kitabınızın 246. sayfasında :“…Son yıllarda özellikle Duygun Yarsuvat, Dursun Özbek ve Mustafa Cengiz dönemine baktığınızda Aradaki farkı daha net görebiliyorsunuz inanın bu son başkanlara yönetimi bıraktığınızda o dönem Bu kulüp UEFA Kupası’nın yakınından bile geçemezdi. Süper Kupa’yı ise rüyasında görürdü…” diyorsunuz. Ve bu iddianızı kitabınızın 264 sayfasında da tekrarlıyorsunuz. Bu iddianızı neye dayandırıyorsunuz? Faruk Süren ve ekibinin diğer ekiplerden fazlası neydi?

H.Ö: Şunu söyleyebilirim Faruk Süren Türk Futbol tarihinin en önemli başkanıdır. Bana göre en iyi başkanıdır. Bu kimisine göre değişebilir. Tabii ki bu iddiam kurucu başkanlar haricindedir. Bizim neslin gördüğü ve beraber çalıştığı en iyi başkan, Faruk Süren’dir. Neden öyledir? Geleceği gören bir başkandır, vizyonu olan bir başkandır, Teknik direktörlere boyun eğmeyen bir başkandır ki; teknik direktörünüz Fatih Terim ise bunu yapmak cesaret işidir. O yüzden zaman zaman aralarında çok büyük kavgalar, tartışmalar olmuştur. Mesela Terim,  Taffarel’i istememiştir. Terim o dönem Kocaeli kalecisi Stingaciu’yu istemiştir. Fakat Başkan Terim’in isteğine rağmen Taffarel’i kadroya katmıştır. Tabii ki hocanın istekleri de yapıldı. Fakat Terim’e karşı çıkmayı bugün ne Duygun Yarsuvat, ne Dursun Özbek ne de rahmetli Mustafa Cengiz yapabilirdi. Fakat Faruk Süren böyle durumlarda kulübü kimin yönettiğinin bilinmesini isteyen bir başkandı.

SÜREN İLE TERİM BİRBİRLERİNİ SEVMEZDİ

U:T: Faruk Başkan, patron benim diyordu yani…

H.Ö: Evet. ‘Patron benim.’ derdi. Verdiği kararların kulübün iyiliği için olduğu zaman geçtikçe anlaşıldı. Şunu da söylemek lazım Faruk Süren de başka bir teknik adamla çalışsaydı UEFA Kupası yine gelmezdi. Doğru zamanda doğru yerde birbirlerinin açıklarını kapattılar. Birbirlerini çok sevmezlerdi fakat Galatasaray’ın ve futbolun ortak çıkarları için bir yerde  buluşmasını bildiler. Fatih hocanın da bu zaman ki kadar o zaman kötü olmadığını biliyorum.  İkisine ile ayrı ayrı konuşsan çok farklı şeyler söyleyebilirler fakat bir yerde birbirlerinin kıymetini bildiklerini biliyorum.

O SÖZ, HATAYDI

U.T: Galata Sarayı Efendileri kitabınızın 132 sayfasında “Bu Terim’siz de olurdu” diye bir bölümünüz var. Galatasaray Süper Kupa’yı kazanmış ve o gece bir kutlama var. Siz Faruk Başkan’ı telefonla arıyorsunuz, Faruk Başkan size; ‘ bu başarının mimarının futbolcular ’ olduğunu söylüyor. Siz de bu söylemi bu söz üzerinden haberleştiriyorsunuz. Fakat Yazı İşleri “Bu İş Terim’siz de Olur” başlığı atıyorlar. Bu soruyu size 23 yıl Galatasaray muhabirliği yapmış Halil Özer olarak soruyorum. UEFA Kupası ve Süper Kupa başarısında aslan payı kime yazar? Faruk Süren’e mi?  Futbolculara mı? Yoksa Fatih Terim’e mi?

H.Ö: %100 3’e böl 33 herkesin payının %33…. Kalan yüzde biri de Fatih Terim’e ekle…. O zamanlar araları çok gergindi. Normalde Faruk Süren’in bunu söylememesi gerekiyordu. O da biliyor;  Terim’siz olmayacağını. Zaten hazır bir takımdı yerine gelen hoca da Lucescu’ydu. Ki bana göre Lucescu, o zamanlar dünyanın en iyi hocalarından biriydi. ‘Fatih Hoca’sız da olur.’ demek bence bir hataydı.

U.T: Fatih Hoca’nın tepkisi ne oldu bu söze?

H.Ö: Tam hatırlamıyorum ama çok kızmıştı. Bana sordu, “Gerçekten söyledi mi?” diye. Ben de, “hocam beni tanırsınız söylemeden yazar mıyım?” dedim. Sonra iş çok büyüdü. Spor servisindeki yazı aynı fakat manşette başlık farklı Faruk Süren de oraya çok kızdı. Ben de, “Başkanım yazıda var mı öyle bir başlık?” diye sordum. “Yok da sen kontrol etmedin mi?” dedi.  Kendisine Monako’da olduğumu söyledim. “Ne yapıldığından haberim yok” dedim. Hıncal Uluç yine beni yazdı; “Fenerli Gazeteciye Haber Yaptırırsan Böyle Olur” dedi. Fatih Hoca ardından Show TV’ye bağlandı ben ne yapacağımı bilemiyorum fakat gazete mutlu durumdan. Haberi Murat Köprü arkadaşım toparlamıştı “beni yaktın” dedikçe o da “Güzel oldu okunduk” diyordu. Sonra zaten sakinleşti ortalık. Fatih Hoca ile aramızın bozulmasının ilk tohumları orada atılmıştı.

‘ŞAMPİYONLAR LİGİ NE HADDİMİZE!’

U.T: UEFA kupasını kazanmasının ardından Fatih Terim yeni sezona hazırlık yapmaya başlıyor sonra bir birdenbire Fiorentina’ya gidiyor. Bunun sebebi ekonomik sebepler mi yoksa Süren-Terim gerginliği mi?

H.Ö: Ekonomik kriz var, arada bir gerginlik de var. Fatih Terim UEFA Kupasını aldıktan sonra kafasındaki tek plan Şampiyonlar Ligi idi. Faruk Başkan da aynı şeyi düşünüyordu. Belki de anlaştıkları en büyük şeylerden biri de budur. Fakat bunun için Galatasaray Kulübünün birtakım yükümlülüklerin altına girmesi gerekiyordu. O kadro belki de Türkiye’nin en güzel kadrosu idi, fakat biliyorsunuz ki Chelsea’den beş gol yemişti. Yani o kadro Şampiyonlar Ligi için yeterli bir kadro değildi. Bu yüzden yatırım yapmak zorundaydılar. Bütçeler, televizyon gelirleri gibi kalemlerde günümüzdeki kadar değildi. Nasıl gelişme olacak? Galatasaray Kulübü’nden borçlanma yetkisi alacaksın. O zamanlar işler daha farklı işliyordu. Fakat tam burada Fatih Terim ve Faruk Süren’in kafasındaki projeler Galatasaray Yönetim Kurulu’na fazla geldi. Yönetim Kurulu, “Küçük olsun bizim olsun, bizim ne haddimize Şampiyonlar Ligi, UEFA Kupası neyimize yetmiyor.” diye düşünüyordu. Faruk Başkan’a bu konuda çok fazla baskı yapıldı. Faruk Başkan da UEFA kupasını almış, adam kulübün önünü açmasını beklerken,  bu kadar baskı görmesi sonucu ortalık gerildi. Fatih Hoca da tanımaz bu durumda. Tabii o gerginlik ikisinin arasına da yansıdı. Bu noktadan sonra biraz koptular. Fakat burada asıl suçlu Galatasaray Kongresi’dir. Belki de doğru zamanda doğru yerde buluşan bu adamlara Galatasaray Kongresi’nin bir şans daha vermesi gerekiyordu. Şampiyonlar Ligi’ni alabilirlerdi diyemem ama alamazlardı da diyemem. Belki de çok farklı yerlere gideceklerdi,  belki de şu an sadece UEFA Kupası’nı değil çok başka şeyler konuşuyor olurduk. Hiçbir şey de olmayabilirdi. En azından denemek lazımdı bu vizyona sahip olmak lazımdı. Hem Fatih Hoca’da hem Başkan’da bu vizyon vardı. O da bu Vizyon Galatasaray Kongresi’nde ve Galatasaray ileri gelenlerinde yoktu.

U.T:Derin Galatasaray var mı?

H.Ö: Yok canım öyle bir şey. Medyanın iki büyük yalanı vardır. Birincisi; ‘Derin Galatasaray’, ikincisi ‘Medya Fenerbahçeli.’

MÜMKÜN DEĞİL…

U:T: Çeyrek asırı aşan süredir spor camiasının içindesiniz. İlerleyen zamanlarda Galatasaray’ın bu başarısını bir başka Türk takımı tekrarlayabilir mi?

H.Ö: Bu yapı içerisinde çok zor. Fakat doğru yatırım ve doğru planla niye olmasın. Geçtiğimiz yıl Avrupa Ligi’ni Eintracht Frankfurt-Rangers oynadılar. Fakat bu doğru yatırım ve doğru plan Şampiyonlar Ligi için geçerli değil. Şampiyonlar Ligi çok üst seviye. Türk takımlarının Şampiyonlar Ligi’nde alabileceği en üst düzey başarıyı Fenerbahçe ve Galatasaray gördüler; Çeyrek Final…  Bunun üstüne herhangi bir Türk takımının çıkması mucize. Ajax diyorsun 10 tane satıyorlar, 10 tane alıyorlar sistemleri olduğu gibi korunuyor. Barcelona Lewandovski’yi alıyor. Manchester City diyorsun gidip Haaland’ı alıyorlar. Hangisi ile baş edeceksin? Mümkün değil… Yatırım olması lazım, para olması lazım, taraftarın kafa yapısının değişmesi lazım, kulüplerin kafasını değişmesi lazım, televizyon geliri lazım, futbolcuların seni tercih etmesi lazım… Hangi birini sayacağız? Örnek verelim;  Dinamo Kiev maçında Batsuayi’nin attığı gol Türkiye Ligi’nde atılsa kameralara kaç açıdan kaç kere bakılırdı? Gustovo’nun kafayla aşırdığı pozisyonu bugün hala onu konuşurduk; ‘ vay efendim faul var mı?’ Bir kere bakmadılar. Biz bazı durumları kendi kendimize problem haline getiriyoruz. Kafa yapılarının değişmesi lazım. Bir espri yapıyorsunuz, hakemi, takımı, oyuncuyu eleştiriyorsunuz sosyal medyada küfür üstüne küfür yiyorsunuz. Gazeteci arkadaşlarımın 50 tane davası vardır sırf bu yüzden. Medyanın da kabahati var hatta son 10 yılda en büyük kabahat meydanın. İnsanları birbirine düşman ettik.

TERİM, HAGİ İLE MESUT DEĞİLDİ

U.T: Fatih Terim’in yıldız oyuncularla arası nasıldı? Yine kitabınızın 60. sayfasında Taffareli, 270. sayfasında Sneijder ve Drogba’yı istemediğini yazıyorsunuz. Terim, yıldız futbolcuları neden istemiyordu?

H.Ö: Hoca’nın bir tarzı vardır; sözünü geçirebileceği futbolcuları takımında ister. “İyi olsun ama sözümü dinlesin.” diye düşünür. Sözünü geçiremeyeceği futbolcularla arası iyi olmaz. Bir dönem takımda sözünü geçirebileceği futbolcularla çalıştı. Fakat takımda dört sene üst üste şampiyon olmuş UEFA Kupası’nı almış Süper Kupa’yı kaldırmış. Otomatik olarak futbolcuların da kafa yapısı değişmeye başladı . Sonra sinerji bozuldu. Fatih Hoca’nın bu huyu kötü mü?  Hayır işe yaradığı durumlar oldu. Bir hoca böyle bir düşünce yapısına böyle, bir tarza sahip olabilir. Drogba ve Sneijder ise ayrı bir olay. Hakan Ünsal a davrandığın gibi Drogba’ya davranamazsın. Ergün Penbe’ye davrandığın gibi Sneijder’e davranamazsın. Röportajın başında konuştuğumuz gibi Fatih Terim’in zamana ve zamanın futbolcu ayak uyduramaması ya da uydurmaya çalışmaması kendisinin en büyük zaaflarından biri. Ama büyük teknik direktörün böyle düşünmeye hakkı var. Hagi ile Fatih hoca mutlu mesut muydu sizce? Hayır. Hagi, tahammül edilmesi gereken bir futbolcu. Fakat, yirmi yıl önceki hoca ile bu zamanki hoca arasında çok fark var. O zamanlar hoca, takımın idare edilmesinin çok büyük fayda sağlayacağını biliyordu. Fakat İlerleyen zamanlarda Fatih hoca gelişeceğine geriye gitti.

FATİH HOCA, OLAYLI AYRILMAYI KENDİNE YEDİREMEZ

U.T: Kitabınızın 130. sayfasında şöyle bir paragraf var, “…Hoca bu olayı planlamasa da gözü hep eski takımındadır. Milli Takım’dan ayrılınca Milli Takımı Galatasaray’dan ayrılınca Galatasarayı takip eder . Oralara yeni gelen teknik direktörleri hiç sevmez Hatta şunu da açıkça söyleyebilirim başarılı olmalarını istemez…” İlginç bir iddia bu.

H.Ö: 3 örnek vereyim bu konuyla ilgili. Takımın başında  Souness var. Fenerbahçe maçı öncesi idmanda Hoca bir şeye sinirlendi topu havaya doğru vurdu ve antrenmanı terk etti. Biz de hocanın büyük motivasyonu diye haber yaptık. Fatih Terim de o zaman milli takımın başında. Olayın ertesi günü, haberin ardından Fatih Hoca beni aradı ve “Halilciğim ne zamandır hocanın sahayı terk etmesi motivasyon kaynağı oldu? Allah muhabbetinizi arttırsın” diyerek serzenişte bulundu ve telefonu suratıma kapattı. İkinci örnek ise Hasan Şaş bir maçta gol atıyor, Lucescu o zaman takımın başında ve hocasına koşuyor. Hemen maçın akşamında Fatih Hoca, Hasan Şaş’ı arıyor, “Ne oldu hocana koşuyorsun hocanı çok mu seviyorsun?  Allah muhabbetinizi arttırsın.” diyor ve Hasan Şaş şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor. Son örnek ise Fatih Hoca’nın milli takımdan ayrılmasının hemen ardından bir gün yemek yiyoruz.  Milli takımın gol yediği bir maçta ardından yerine gelen hoca için gülerek, “Hoca ne oldu hocanız hani çok iyiydi?” diye yine serzenişte bulunuyor. Fatih Hoca’nın bu huyları benim her zaman eleştirdiğim huylarıdır. Hoca her yerden olaylı ayrıldığı için bu gidişi kendine yediremiyor.

NEREDE KALMIŞTIK?

U.T: P eki Okan Buruk başarısız olduğu takdirde Fatih Terim tekrar göreve gelir mi?

H.Ö: Fatih Terim’in olduğu yerde her zaman iki kere düşüneceksin. Herkes Hoca tekrar göreve gelmez diye düşünüyor Fakat ben öyle düşünmüyorum. İlk fırsatta “Nerede kalmıştık” diye tweetini atar. “Galatasaray göreve çağırdı tabii ki hayır diyemem” der ve göreve gelir.

SOSYAL MEDYA KALİTEYİ ARTTIRIR

E.D: Sosyal medya ile beraber spor medyası bir dönüşümün içinde. Bütün büyük isimler sosyal medyada ve YouTube’dan programlar yapıyor. Sizce bu durum popülistliği mi arttırır kaliteyi mi?

H.Ö: Gazetenin en popüler döneminde onu da yazdığın zaman seni Türkiye’nin en ücra köşesinden bile okurlardı. Böylece senin fikirlerin her yere iyi olabilirdi bir şekilde okunurdu. Sosyal medya ise sadece belli bir kesim içine alıyor. Türkiye’de herkesin sosyal medyayı bu kadar aktif takip edebileceğini düşünme. Sadece sosyal medya üzerinden fikirlerini yaymaya çalışırsan o kesimi görmezden gelmiş oluyorsun. Elbette sosyal medyanın faydaları vardır, kaliteyi getirir. Hatta tabana doğru senin fikirlerin, görüşlerinin yayılmasını engeller. Bana göre tek zararı bu. Tabana doğru yayılmanı engelleniyor. Yoksa bende kaliteyi artırdığını düşünüyorum.

E:D: Kitabınızın önsözünde “medya bir şekilde klasik medyaya geri dönecek” diye bir sözümüz var.

H.Ö: Geri aldım o sözü.

TWİTTER YÜZÜNDEN İŞİNE SON VERDİM

E.D: Peki spor medyasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

H.Ö: Şimdi isim vermeyeceğim. Fakat adam çok önemli gazetenin önemli bir kulüp muhabiri. Twitter’da adam tweet atıyor. Örnek vereyim; ben Icardi transferini biliyordum fakat kulüp benden haber yapmamı istemediği için bu haberi yapmadım. Bu normalde tazminatsız kovulma sebebidir. Bunu sosyal medyada utanmadan söyleyebiliyorlar. Sosyal medya hesabının biyografisinde; ‘ben şu gazetenin muhabiriyim.’ diyebiliyorlar. Olayın geldiği boyutu görebiliyor musun? Adam çalıştığı gazeteye haber vermiyor ve bunu sosyal medyada direkt yazabiliyor. Bu spor medyasının geldiği durumunun sadece küçük bir örneği… Benim hayatımda hiç yapmadığım bir şeydi. HaberTürk’te, sırf Twitter yüzünden bir arkadaşın gazete ile ilişiğini kestim. Şimdi haber müdürlerinin işi zor bu durumu engelleyemiyorsun.

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş