Nezih Erdoğan’la Türk Sinemasının İlk Yılları

0 Yorum

Can Öktemer – 13 Ekim 2014

azbilmisozneler.com

Türkiye’de sinemanın ilk yılları ve Osmanlı’da sinema denilince akla ilk gelen isimlerin başında İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlilerinden  Prof. Dr. Nezih Erdoğan geliyor.  Bununla beraber  Nezih Erdoğan, akademik kimliğinin yanında edebiyatçı yönüyle de biliniyor. Geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür’ romanı okurlarla buluşmuştu.  Bu yıl 100. yaşını kutlayan Türkiye sinemanın ilk yılları hakkında halen yeteri kadarı bilgiye sahip olmadığımız bir gerçek. Erdoğan, bu sorunun ana nedenlerinin başında, Osmanlıca bilinmemesini ve arşivlere girilememesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Nezih Erdoğan’la Türkiye sinemasının ilk yıllarını konuştuk.

Türkiye’de sinemanın ilk yılları ve Osmanlı’da sinema denilince akla ilk gelen isimlerin başında İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlilerinden  Prof. Dr. Nezih Erdoğan geliyor.  Bununla beraber  Nezih Erdoğan, akademik kimliğinin yanında edebiyatçı yönüyle de biliniyor. Geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür’ romanı okurlarla buluşmuştu.  Bu yıl 100. yaşını kutlayan Türkiye sinemanın ilk yılları hakkında halen yeteri kadarı bilgiye sahip olmadığımız bir gerçek. Erdoğan, bu sorunun ana nedenlerinin başında, Osmanlıca bilinmemesini ve arşivlere girilememesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Nezih Erdoğan’la Türkiye sinemasının ilk yıllarını konuştuk.

-Bir çok araştırmacı ve akademisyen, Türkiye sinema tarihini Fuat Uzkınay’ın 1914’te çekmiş olduğu ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ isimli filmini başlangıç saymakta. Fakat başka araştırmacılar da Türkiye sinema tarihini bu filmle başlatmanın yanlış olduğunun kanısında. Sizce Türkiye sinema tarihini bu filmle başlatmak doğru mu? Film üzerinden ortaya çıkan bu  karışıklığın sebebi nedir? 

Tarih deyince her şeyden önce kronoloji anlamamızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Mitlerle iç içe geçmiş, yerleşik anlatılarımız var. Bu anlatılar bir ilk ile başlamak refleksiyle davranıyor. Biz de bu anlatıları içselleştiriyor ve tarih anlayışımızı bu kronolojik yaklaşımın belirlemesine izin veriyoruz. Üstelik ödevimizi de doğru dürüst yapmıyoruz. ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ ilk film veya değil, ancak sözünü ettiğiniz karışıklık hayli semptomatik, bizim akıl karışıklığımızı  ele vermesi bakımından çok anlamlı. Bir sinema yazarı bu filme ilişkin ipuçlarını Kasım ayına kadar gazetelerde tarıyor, hiçbir şey bulamayınca belki de film hiç çekilmedi diyor. Halbuki Aralık ayını da tarasa bir gazetenin bu filmin bir sinemada gösterileceğini duyurduğunu bulacak. Bundan bir kaç yıl önce bir sinema profesörü Berkeley Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir konferansta anıtın yıkılmasını gösteren üç fotoğrafın film karesi gibi peş peşe sıralandığı bir klibi gösterip, bu ilk Türk filmi diyebiliyor.

Sorulması gereken, ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ filminin çekilmesiyle beraber bir şeyler değişti mi? Bize bir şeyler oldu mu? Ne yazık ki tartışmaların bu sorular etrafında gelişmesi epey vakit aldı. Yine de, son yıllarda serinkanlı bir bakışın gelişmeye başladığını söyleyebilirim. Dilek Kaya’nın bu konuda yazdıklarını okumak gerekiyor. Ana rahmine dönmek ister gibi bir ilk aramak yerine kırılma ya da bağdaşma noktalarına, değişen bağlamlara ve süreçlere bakmak bana daha doğru görünüyor.

-Bilindiği üzere Fuat Uzkınay’dan önce Osmanlı’da sinema faaliyeti mevcut. Bu faaliyetler içinde en bilineni  Manaki kardeşlerin 1911 yılında çekmiş oldukları ‘V. Sultan Mehmet Reşat’ın Manastır ve Selanik Ziyareti’ filmidir. Manaki kardeşler hakkında günümüze ulaşan bir bilgi var mı? Sizce Türkiye sinema tarihi yazılırken Manaki kardeşlerin hakkı yenmiş, ikinci plana atılmış mıdır?  

Belki de Manaki Kardeşler ile ilgili yapılan araştırmalar yapanların, tezler yazanların hakkı yenmiştir. Saadet Özen’in tezinden haberiniz var mı? Yorgo ve Sula Bozis, Burçak Evren de Manaki Kardeşler’e hatırı sayılır bir yer veriyor çalışmalarında. İleride bu konuda daha fazla yayın yapılacağını düşünüyorum.

-Osmanlı’dan günümüze sinemaya dair ulaşan belge ve görüntü sayısının azlığı dikkat çekmekte. Sizce bu durumu yaratan sebep nedir? Sizce günümüze neden bu kadar az film ulaşmıştır?

Çok temel sorunlarımız var. Osmanlıca bilmiyoruz, arşivlere giremiyoruz.  Türkiye’de arşivleri ellerinde tutan kurumların çalışma biçimlerine bakmak ve dedikodu yapmayı bırakıp, bunları kültür politikalarının çerçevesi içinde sorgulamaya başlamamızın zamanı geldi, geçiyor. Biz İstanbul Şehir Üniversitesi olarak geçen hafta (10 Ekim 2014) Osmanlı Dönemi’nde Sinema Manzaraları diye bir etkinlik gerçekleştirdik. Osmanlı dönemine dair bulabildiğimiz tüm filmler yurtdışındaki arşiv ve müzelerden geldi. Türkiye’deki kurumlarla işbirliği yapmak çok güç.

-Osmanlı’daki ilk sinema hareketinden, Yeşilçam’a bakıldığında, sinemayla uğraşanların genellikle gayrimüslimler olduğu görülmekte. Türklerin o dönem sinemaya mesafeli yaklaşmalarının özel bir sebebi var mıydı? Sizce, Gayrimüslimler, Türkiye’de sinema gelişimine ne gibi katkılar sunmuşlardı? 

Sinema’nın ilk gösterimlerinin başladığı dönemde İstanbul’un kozmopolit bir karakterinin olduğunu ileri süremiyoruz belki ama Osmanlı derken yalnızca Türk ve Müslümanların kastedilmediğini kavramamız gerekli. Hele İstanbul çok dilli, çok dinli ve çok etnisiteli bir şehirdi, hala öyle. Tarihçilerin sık sık dile getirdiği görüş, ticaretin gayrimüslimlerin elinde olduğu, ticareti biraz hakir gören “Türk”lerin kendilerini bürokrasinin çarkı içinde görmeyi tercih ettikleri şeklinde. Sinemanın da başlarda bir ticaret olarak daha çok gayrimüslimlerin ilgisini çekmiş olması makul görünüyor. Bununla birlikte elimizdeki veriler Türklerin sinemadan uzak durdukları gibi bir tezi desteklemiyor. Seyirci açısından baktığımızda sinema Şehzadebaşı’nda da Pera’da gördüğü ilgiyi belki daha fazlasını gördü. Sigorta yıllıklarını, gazete ve hatıratları incelediğimizde ise, Lokantacı Ali Efendi, Cemil Filmer, Halil Kamil, Kemal Film (Sedenler) gibi film ithalatının yanı sıra yapımcılıkla da uğraşan isimlerle karşılaşıyoruz. Bununla birlikte gayrimüslimlerin sayıca bir üstünlük sergiledikleri apaçık bir gerçek. Buna bir de ilk yıllarda öne çıkan gayrimüslim kadın oyuncuları ekleyebiliriz.

-Sinema araştırmacılarının ve akademisyenlerin Türkiye sineması üzerine yapmış oldukları araştırmaları ağırlıklı olarak Yeşilçam sineması üzerinden yaptıklarını görüyoruz. Sizce Osmanlı’daki sessiz sinema dönemine yönelik bir ilgisizlik söz konusu mu? 

İlgisizlik değil, ancak, eskilere gittikçe kaynaklar azalıyor. Biraz önce film arşivlerine erişmenin güçlüğüne değindim. Ayrıca araştırma yapabilmek için önce kaynaklara ulaşmak, sonra kaynakları ele geçirdiğimizde onları kullanabileceğimiz gereçleri edinmemiz, metodları geliştirmemiz gerekiyor. Bu yönde ümit verici girişimler var: Bilim ve Sanat Vakfı’nın İstanbul Şehir Üniversitesi ile işbirliği içinde yürüttüğü Türk Sineması Araştırmaları Projesi (http://www.tsa.org.tr),  yine İnternet üzerinden erişebileceğiniz “Sinema – Seyir Belge Arşivi (http://arsivsinemaseyir.com).” Bunun yanı sıra İstanbul Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim üyeleri – aralarında ben de varım-  bir süredir “Sessiz Sinema” ve “Erken Sinema” dersleri yürütüyorlar. 10 Ekim’de İstanbul Modern’de gerçekleştirdiğimiz uluslararası “Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” etkinliği de bu yönde ilgi gören bir girişim oldu. Önümüzdeki dönemler için tasarladığımız uluslararası sinema tarihi konferansının önemli bir odağı da Osmanlı Dönemi olacak. Son zamanlardaki yayınlara da bakacak olursak, demek ki, giderek artan bir ilgi olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

-Bugün Türkiye sinemasının hala endüstrileşemediğini ve hala bir çok eksiğinin olduğunu görüyoruz. Türkiye’de sinemanın yavaş geliştiğini düşünüyor musunuz?

Katılıyorum. Belki sinemanın yavaş gelişmesi iyi bir şeydir. Ancak endüstrileşme meselesinin hala ciddiyetle ele alınmadığını görüyorum. Endüstrileşmenin sağlıklı bir fotoğrafının bile çekilebildiğinden emin değilim. Hollywood, ABD Başkanından Türkiye veya Avusturalya’nın Amerikan filmlerine kota koyma girişimlerini isteyecek ve bunu başaracak kadar güçlü bir endüstri. Yeşilçam zamanında en az Hollywood kadar film yapmakla birlikte hiçbir zaman bu güce kavuşamadı. Bunda bir çok kurumun hatası, ihmali var. Ben bir üniversite mensubu olarak kendi payıma bizim de elimizden geleni yapmadığımız kanısındayım. Üniversitelerde film yapımı kadar film işletmeciliği, sinema ekonomisi, pazarlaması vb gibi konuların artık müfredata girmesi gerektiğini düşünüyorum. Sinemanın bir sanat olması gerektiğine o kadar şartlanmışız ki, filmlerin aynı zamanda alınıp satılır metalar olduğunu göremiyoruz.

-Bildiğiniz üzere, Altın Portakal film festivalinde yaşanan sansür olayı festivale damgasını vurdu. Bu durum için ne demek isterseniz? Sizce festivaldeki bu sansür girişimi ileride daha vahim durumlara yol açabilir mi?

Ben entropiye inanıyorum. Her an her şey daha kötüye gidebilir, kötüye gitme istidadı vardır çünkü ve eğer gidebiliyorsa mutlaka gidecektir. Bize düşen direnmek.

 

Yorumlayın
Paylaş

Bir gönderi yayınlayabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş

İngilizce Kursu - İngilizce Dersi - İngilizce Eğitimi - İngilizce Kursları